8.BÖLÜM

1521 Kelimeler
​Bora'nın çıkışından sonra oda yeniden sessizliğe büründü. Ama bu sessizlik, az önceki fırtınanın kalıntılarıyla doluydu. Gözyaşlarım, yanaklarımdaki kurumuş tuzlu izlerin yerini almış, içimdeki acı bir volkan gibi kaynamaya başlamıştı. Bora'nın sözleri, bir zehir gibi tüm damarlarıma yayılıyordu. "Seni ekibimde istemiyorum Bilge," demişti. Ama az önce… Az önce sesi neden bu kadar kırılgandı? Elinin değdiği yerdeki serinlik, tenime işlemiş, bir anlığına tüm o zehri unutmamı sağlamıştı. ​Burak odaya girdiğinde kendimi toparlamaya çalıştım. Sakince, "İyi misin?" diye sordu. Ona baktım. İyi miydim gerçekten bilmiyordum ama Burak'a da kendimi bırakmak istemiyordum. Hafifçe doğruldum. "İyiyim Burak, sağ ol," dedim. ​"Neyin var Bilge? Kim o adam? Ayrıca kulaklık ve silahın… Güvenlikte senin silahla ne ilgin olabilir?" diye, sitemle karışık merakla sordu. Bora'nın sözleri yankılandı kulağımda: "Görevi tehlikeye atıyorsun, Bilge." Hemen bir plan bulmalıydım. Gülümsedim. "Temel atıcılık kursu almıştım, ruhsatlı. Merak etme, malum, kadınların her zaman korunmaya ihtiyacı var," dedim biraz mahcup bir şekilde, bana inansın diye. Burak şüpheci baksa da inanmış gibi göründü. "Haklısın ama sakın birine ateş etme, yoksa haklıyken haksız olursun," dedi, kafasını sallayıp akıl vermeye çalışan bir tavırla. Gülümsedim. O sırada biraz daha yaklaştı. Gözlerimin içine bakarak, "Gamzen çok güzel, sen hep gül," dedi. Kafamı öne eğdim, utanmıştım. ​"Bilge," dedi, sesini toparlayıp içindeki merakı susturmak için. "Efendim?" dedim gözlerine bakarak. "O adam senin sevgilin mi?" diye sorduğunda gözlerim kocaman açıldı. Anlık duraksasam da başımı öne eğip, "Yok," dedim. "Peki kim? Üstelik beni de tanıyor," diye sorduğunda, "Dayımın oğlu Hakan," dedim bir anda. "O da Van'ın köyünde öğretmenlik yapıyor. Beni görmeye gelmiş. Biraz sinirli biridir, hiç anlaşamayız," dedim gülümsemeye çalışarak. "Pek anlaşılacak bir tipde değil kendisi" dediğinde ikimizde kahkaha atmışttık. Zaman ilerlemiş saat epey geç olmuştu. Burak'la sohbet ettikten sonra ona gitmesini söyledim. Zor da olsa ikna edip gönderdim. Biraz odada yalnız kaldıktan sonra hastanede duramayacağımı anladım. Aklım sevkiyattaydı, yapılacak şeyleri düşünüyordum. Hemen kalktım. Kolumdaki serumu hızla çıkardım. Kolumdan akan bir damla kan, Bora'nın sözlerinin bıraktığı yara gibi görünüyordu. Serumu fırlatıp odadan çıktım. Peşimden gelen hemşireye, "Sorumluluğu ben alıyorum," deyip hızla güvenliğe yöneldim. Kimliğimi gösterip silahımı, çantamı ve kulaklığımı alıp hastaneden ayrıldım. ​Hastane önündeki soğuk gece havası, yüzüme çarptığında kendime geldim. Gözlerim bir an için kapandı, Bora'nın sözleri yeniden yankılandı: "Sorumluluğunu alabileceğin insanlar olmalı etrafında." Evet, haklıydı. Ama ben de bir insandım. Benim de kalbim vardı. Ve Bora, o kalbi defalarca parçalamıştı. Yeniden kulaklığımı kulağıma taktım. Kartal-1 timinin, sevkiyatı takip ettiğini biliyordum. Mert'in sesini duydum: "Bilge, neredesin? Neden ses vermiyorsun?" Sesim titriyordu. "İyiyim, görevime geri dönüyorum. Neredesiniz?" ​Mert'in ses tonu değişti. "Hastaneden çıktığını görüyoruz. İyi misin? Bora, yani Kartal-1 yüzbaşı, senin peşinden çıktı. Hızlı ol, yakalanmamalısın. Sevkiyatı takip etmemiz gerekiyor." ​Bora'nın benim peşimden geldiğini duymak, içimdeki öfkeyi körükledi. Koşmaya başladım. Sokak aralarından geçiyor, Bora'nın beni bulamaması için elimden geleni yapıyordum. Bir an durdum. Köşeden çıkan bir motorun farları gözlerimi kamaştırdı. Motorun üzerinde, başında kaskla oturan bir silüet vardı. Tanıdık geldi. Yaklaştıkça, kaskın altından Bora'nın gözleri göründü. Elini cebine attı. "Gel buraya Bilge. Görevin bitti." Sesi, bir emir gibiydi. ​"Bitti mi? Sen mi karar veriyorsun buna?" ​"Bu görevi mahvediyorsun!" ​"Hayır! Sen mahvediyorsun! Hem bana inanıyorsun hem de inkâr ediyorsun! Beni korumak istiyorsun ama aynı zamanda beni uzaklaştırıyorsun! Neyim ben senin için, Bora? Neden benimle böyle oynuyorsun?" ​Sözlerim, bir kurşun gibi Bora'nın göğsüne saplanmıştı. Kaskını çıkardı, gözleri öfke ve acıyla parlıyordu. "Oyun değil bu Bilge! Bu bir savaş! Ve sen... sen savaşın kurallarını bilmiyorsun!" ​"Onlarca teröristle dağlarda savaştım ben, Bora! Ülkeyi korumak için, ekip arkadaşlarımla birlikte, canımı hiçe saydım! Şimdi bana savaşın kurallarını mı öğretiyorsun?" ​Bora, motorundan indi. Adımları bana doğru yaklaştıkça, kalbim daha da hızlı atmaya başladı. Yüzümdeki yaşları sildim. Ona kendimi göstermeye kararlıydım. "Yeter artık! Sivildeki ilk görevim anlasana. Sürekli imalarda bulunup beni aşağı çekmeye çalışıyorsun. Şimdi de aynı şeyi yapıyorsun! Senden tek bir şey istedim, Bora. Bana güvenmeni istedim." ​Bora, tam karşımda durdu. Gözlerimin içine baktı. "Güvenemem." Sözleri, tüm dünyamı yıkmıştı.. O an, bulunduğumuz sokakta sessizce duran bir tırın farları yandı. Bu, bir sinyaldi. Her şey, benim ve Bora'nın karşılıklı çaresizliği içinde şekillenmeye başlamıştı. ​Bora'nın gözleri hızla o yöne döndü. Bense, kulaklığımdan gelen cızırtıyla irkildim. Mert'in fısıltısı, kulaklarımda yankılandı. " Tır hareket etti. İçinde ne olduğunu bilmiyoruz ama sevkiyatın asıl bu olduğunu düşünüyoruz. Burak da tırın yanında. Bir şeyler çeviriyorlar." ​Bora'nın yüzü gerginleşmişti. Benim söylediklerimi duymamıştı bile. Gözleri, tüm dikkatini tıra vermişti. Beni geride bırakıp koşmaya başladı. Hızla motoruna atladı. "Hemen peşimden gel! Koşarak ilerle. Tır yavaş sürer zaten. Birazdan ekip seni araca alır" ​Bora hızla motoruyla ilerlemeye başladı. Ben ise arkasından, gözlerimdeki yaşlarla koştum. O, motoruyla tırı takip ederken ben de karanlık sokaklardan geçiyor, onunla aramızdaki mesafeyi koruyordum. Bu, bir kovalamaca değildi. Bu, görünmez bir savaştı. ​Birkaç sokak sonra tır, eski ve terk edilmiş bir depoya girdi. Bora motorunu depo kapısının yakınına park etti ve hızla içeriye süzüldü. Ben de adımlarımı yavaşlattım, bir duvarın arkasına saklandım. ​Kartal-1 timi, deponun etrafını sarmıştı. Ama içeride ne olduğunu bilmiyorlardı. Bora'nın emri, sessizce beklemekti. Mert'in sesi kulaklıktan geldi. "Bilge, deponun kuzey tarafında küçük bir delik var. Oradan içeriye sızabilirsin. Dikkatli ol." ​Fısıltıyla cevap verdim. "Anlaşıldı." ​Deponun kuzey tarafına ilerledim. Bahsedilen deliği buldum. İçerisi karanlıktı, ama gözlerim yavaş yavaş karanlığa alışıyordu. İçerideki hareketliliği fark ettim. Burak, bir grup adamla birlikte tırın kapaklarını açıyordu. Kutular, gizlice tırdan indiriliyordu. Kutuların arasında, metalik bir parıltı gördüm. ​Anında kulaklığıma fısıldadım. "Tırın içinde silahlar var. Ağır silahlar. Teröristler, bu silahları yurt dışına kaçırıyor. Burak da onlarla birlikte." ​Mert'in sesi geldi. "Anlaşıldı. Bora, ne yapmamızı istiyorsun?" ​Kulaklıkta bir sessizlik oldu. Sonra Bora'nın sesi geldi. Soğuk ve keskin bir emir gibiydi. "Sessiz olun. Bilge, sen içeriyi gözlemlemeye devam et. Onların ne yapacağını öğrenmemiz gerekiyor. Tek bir hamle bile yapmayın, anlaşıldı mı?" ​Burak, deponun ortasına geldi. Telefonuyla birine seslendi. "Başardık. Yükler indi. Şimdi ne yapmamız gerekiyor?" ​Karşıdan gelen ses, duyulmuyordu ama Burak'ın yüzündeki ifade, gerginleşiyordu. Birden telefonunu kapattı. "Bekleyin! Bir sorun var!" ​O sırada deponun kapısı aralandı. İçeriye gizlice giren bir adam, Bora'nın sırtına doğru ilerliyordu. Bu, bir tuzaktı. Burak, Bora'nın tuzağa çekildiğini biliyordu, Bora'yı uyarmalıydım. ​Telsizden fısıltıyla konuştum: "Yüzbaşım, arkanızdan biri yaklaşıyor." O an Bora bir anda arkasını dönüp yaklaşan adamı tek bir hamleyle etkisiz hale getirdi. Ne bir ses ne bir çığlık... Sadece usulca yere yığılan bir beden. Silah sesi duyulsa bu gizli görev, göz açıp kapayıncaya kadar bir kaosa dönerdi. Burak, bir şeyler anlamış gibiydi ama sessizce etrafı izliyordu, gözleri her şeyi kaydediyordu. ​Kulaklıkta Hasan’ın alaycı sesi duyuldu: "Ulan Burak, bayağı efendi görünüyordu, şerefsiz çıktı." Fırat da ekledi: "Sorma devrem, bebek yüzlülerden korkacaksın." Tim, o gergin anın ortasında hafifçe kıkırdamaya başlamıştı ki, Burak bir anda ortadan kayboldu. Ne olduğunu anlayamadan, içimde bir alarm zili çalmaya başladı. ​Yavaşça ilerlemeye başladım. Görüş açım sürekli Bora’daydı. Telsizden fısıldadım: "Burak görünmüyor, gören var mı?" Herkes bir anda dikkatle izlemeye koyuldu. Gece görüş gözlüklerini takıp incelerken Serkan'ın sesi duyuldu: "Rüzgar bir yönünde, kuzey 45 derece." O an, kafamı o yöne çevirdim. Burak, sabit duruyormuş gibi görünse de bir plan yaptığı belliydi. ​Tam o sırada, Muammer'in gergin sesi kulaklıktan geldi: "Arka kapıdan başka araçlar giriyor, tekrar ediyorum, başka araçlar giriyor! Destek istememiz gerek Yüzbaşım, hemen çıkın oradan!" O an Burak'ın planı kafamda şimşek gibi çaktı: Sessizce kapıları kapatıp Bora'yı içeride bırakacaktı. Zaman yoktu. Olabildiğince sessizce, hızla Bora'ya doğru ilerledim. ​Bora'nın sırtı bana dönüktü. Kulaklıktan fısıldadım: "Bora, geri çekil, hızlı adımlarla!" Bora, dizlerinin üzerinde ayağa kalkmadan geri geri hızlı adımlarla çıkmaya çalışırken bir anda kapı kollarının yavaşça aşağıya indiğini gördüm. İçimde tarif edilemez bir adrenalin patlaması yaşandı. Son anda, bir an bile düşünmeden, hızla ona doğru atıldım. Sırtından tuttuğum gibi onu geriye doğru çektim. Kapılar gürültüyle kapandığında, kapana kısılmaktan son anda kurtulmuştuk. ​Bora, ne olduğunu anlayamamış bir şekilde üzerime düştü. İki beden, deponun sert zemininde birbirine karışmıştı. Nefes almakta zorlanıyordum. "Kalk... üstümden..." diye zorla fısıldadım. Bora, anında üzerimden kalktı. "Hemen gitmeliyiz!" dedim ama hâlâ yerde yatıyordum. Bora kolumdan tuttuğu gibi beni çekti ve hızla koşmaya başladık. ​Nefes nefeseydim. Arkamızdan gelen koşuşturma sesleri, gerilimi daha da artırıyordu. Birkaç saniye içinde kulaklıktan sesler gelmeye başladı. Mert'in rahatlamış sesi duyuldu: "Aferin Bilge, güvenli bölgedesiniz. Diğerlerini ekarte ettik, Burak'ı aldık. sevkiyat için arka taraftalar.Polis birazdan hepsini paket eder." Diğerlerinin de bir şeyler söylediğini duyuyordum ama anlamakta güçlük çekiyordum. ​Bora, beni bir ağaca yasladı ve siper olmak için üzerime kapandı. Nefes nefese gözlerimi kapattım. Bora'nın göğsü hızla inip kalkıyordu. Kokusu, beni yeniden ele geçirmişti. Sarılma isteğimi tutamıyordum. Vücudum, o anın baskısıyla titriyordu. Bora, tek bir kelime söyledi: "Sağ ol." O an, tüm duvarlarım yıkıldı. Gözyaşlarım, yanaklarımdan süzülürken hıçkırarak ona sarıldım. Kendimi tutamıyordum, ağlamama izin vermişti. ​Biraz kendime geldikten sonra, yorgun bir sesle sordu: "İyi misin?" Kafamı salladım, ıslak gözlerimle ona baktım. Bana bakıp gülümsedi. "Kedi yavrusu gibi görünüyorsun, toparla kendini." O an, içimde bir yerlerde filizlenen bir umutla gülümsedim. Hızlıca gözyaşlarımı silip timin olduğu tarafa doğru yürüdük. Bundan sonrası ekiplere bildirilecekti. Dronlarla plakalar alınmıştı.kaçan olursa da yollar kesilecekti. Bizim görevimiz haini bulmaktı ve onuda halletmiştik. Üstelik kimsenin haberi olmadan sessizce.. Yorgun ama mutlu bir şekilde timin yanına gittiğimizde, kendimi bir ağacın altına bıraktım. ​Tolga yanıma geldi ve oturdu. Bora'yla anlık olarak göz göze geldiğimizde kalk ordan der gibi baksada hemen gözlerimi çektim. Tolga'ya dönüp, gülümsedim. "Nasıldı ama?"
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE