20. Bölüm

2513 Kelimeler
ALİCE Arthur, yer altından yönetilen büyük bir uyuşturucu şebekesinde en iyi tedarikçiydi. Bir tür uyuşturucu madde olan peri tozları şehirdeki tüm müşterilerine güvenle ulaştırılıyordu. Ve bu güvenin oluşturulması ve dağıtımı işinde tüm başrol Arthur'a verilmişti. İnsanlar üzerinde ve polislerin elinde dokunulmazlığı olan bir ayrıcalığa sahipti. Henüz çocuktu. Yasalar onu korumaktan yanaydı ve cezalar ona işlemiyordu. Hukukun önünde henüz ne yaptığının bile farkında olmayan bir çocuktu o. Korunmaya ve iyi bir bire olması için eğitilmeye ihtiyacı vardı. Dudakları yavaşça benimkine yaklaşırken napacağımı bilemiyordum. Kalbim heyecanla atıyor, birazdan tadacağım bu yeni duyguyla deliye dönüyordu. Arthur baş parmağını kenarda duran paketin içindeki toza bastırdı ardından dudaklarına peri tozunu sürdü. Yol ortasında, yağmurun yağdığı o akşam fark etmemiştim. Peri tozu sim gibi görünüyordu. Altın rengindeydi sanki ve ışıkla beraber parlıyordu. Arthur'un kurduğu düzenek neredeyse kusursuzdu. Peri tozları adını bilmediğim biri tarafından yapılıyor ardından Arthur'a geliyordu. Müşterileri toplayan çocuklardı. Buraya adımımı attığım andan beri gördüğüm, yaşları küçük olan çocuklar aslında bir tür kalkandı. Sokaklarda fark edilmiyorlar, düşman tarafından tehdit olarak algılanmıyorlardı. Hatta çoğu insan çocukları can sıkıcı görüyor ve ortalıkta dolaşsalar bile görmezden geliyordu. İşte o zaman meydan onlara kalıyordu. Hem gözetimi hemde müşterileri bulanlar çocuklardı. Onların başına işe Chris vardı. Bir tür gölgeydi bu işte. En üst düzeyde başkanlar hariç kimse Chris'i tanımıyordu. Arthur ise yıldız oyuncuydu. Herkes tarafından biliniyor, saygı duyuluyordu. Yine de bir çocuğu hafife almak kadar kolay bir hata yoktu. Sıcak dudakları benimkileri bulduğunda hissettiğim yeni duygularla vücudum heyecanla sarsıldı. Dudaklarımdaki baskının yanı sıra ıslaklık da vardı. Onun dudakları yavaşça hareket etmeye başladığında sarı toz tanecikleri benim dudaklarıma geçmeye başlamıştı. Arthur'un eli yumuşakça belime indi ve orayı okşamaya başladı. Kalbimin atışı arttıkça nefes alma ihtiyacım artıyordu. Dudaklarımı biraz oksijen için her aralamaya çalıştığımda onun dudakları izinsizce içeriye girmeye çalışıyordu. Örümcek ağlarının her tarafı yapışkan özellik göstermez. Bu yüzden şekilleri de farklıdır. Çünkü amaca göre ağ örümü örümcek tarafından gerçekleştirilir. Avladıkları canlıların yanına yavaş yavaş giderler. Çünkü onlar da kendilerinin hazırladıkları tuzağa düşüp ağın yapışkan kısmına takılabilirler. Ayrıca tek tip ağ üretmezler. Avın yakalanacağı kısımlar için daha farklı ipler üretirler. Arthur da tıpkı bir örümcek gibiydi. Örümcek ağı düzenli ve sık örülmüştü. Yuvasına saklanmış gelecek olan avlarını bekliyordu ve onların neyi cezbettiğini bulmuştu. Çocuklar onun savunmasıysa Deniz kızları birer silahtı. Saldırıydı. O sabah kızların büyülü güzelliklerine en ön sıradan tanıklık etmiştim. Tozun tadı dilime değdiği an sanki başka bir dünyadaydım. Her şeyin daha güzel ve huzurlu olduğu bir dünya. Arthur'un dokunuşları bir pamuktan farksız hale geldi. Vücudum inanılmaz hafifledi ve uzandığım yatakta havalanmış gibiydim. Arthur bu halime güldü. Ellerimden tutarak beni kaldırdı. Adeta havada süzülüyordum. Ormanın ortasındaki ağaç evdeydik. Arthur'un kızlarla görüşmesi bittiğinde öğleden sonra arabaya atlamış ve gece yarısına doğru ancak varmıştık. Bana verilen odada uykusuzluktan yatağa devrildiğimi hatırlıyordum. Yorgundum ama umutluydum da. Belle'nin yerini bulabilirdik. Yine de şu anda Arthur ile böyle bir pozisyonda bulunmanızın tam nedenini hatırlayamıyordum. Gecenin bir yarısı hissettiğim acı hafızamdaki en net anıydı. Nefessiz kalıyordum, vücudum donuyordu ve deli gibi titriyordum. Kaslarım gerginlikten acıyordu. Arthur ve Chris odama girdiklerinde neler olduğunu anlamaya çalışmışlar ardından tahmin ettiğim kadarıyla çözmüşlerdi. Çünkü kolumdan verdikleri iğneyle vücudum normal halinden bile daha iyi olmuştu. İçime derin bir nefes çekmiştim. Yüzüme aptal bir gülümseme kondurduğumun farkında bile değildim. Sürekli etrafımda dönen dünya başımı döndürse de arka planda duyduğum sesler o an için pek bir anlam ifade etmemişti. "Yoksunluk çekiyor," Chris'in sesi beni şaşırtacak derecede endişeli geliyordu. Kimin için endişe ettiğini merak ettim. "Ona biraz toz getireceğim." "Çıldırdın mı ?! Henüz çok geç değil, onu hastaneye götürmemiz gerek." "Kafayı mı yedin ! Polisler anında üzerimize çöksün diye mi ?!" "Hastanede yatağa yatırıp üzerini örtelim demiyorum, eğer oraya yakın bir sokak arasına bırakırsak birileri görecektir." "Hayır, peşinde bir adam var. Hastaneye giderse yakalanır." "Ne ? Neden bahsediyorsun ?!" "Doğru düzgün bir sik bilmiyorum bende. Geçmişinden bir şey çıkmadı. Kimliği yok, sanki dünya üzerinden silmişler. Yine de onu arayan biri var. Muhtemelen onu dünyadan silen kişiyle aynı kişi. Alice'in umutsuzca kaçtığı kişi." "Öyleyse kesinlikle bırakmakıyız. Başımızda fazlasıyla bela var ! Ayrıca bunu bana ne zaman söylemeyi düşünüyordun ?!" "Sana hiçbir hesap vermek zorunda değilim." "Arthur ne sikim bir belaya bulaştığın hakkında hiçbir fikrin yok. Buna değmez." "Buna karar verecek kişi sen değilsin." "Ne yani gerçekten yapacak mısın ? Bu kızın akli dengesinin yerinde olup olmadığı konusunda bile hala daha şüphelerim var benim. En başta yanlızca eğlenmek için aldığını düşünmüştüm ama tüm bu olanlara bak ! Ona fazlasıyla şey gösterdiğin yetmezmiş gibi birde şu bahsettiği Elle midir Belle midir, neyse adı, o kızın peşinden mi gideceksin gerçekten ?!" Bir inleme sesi geldi. Acı doluydu. İkisinde dikkati bana çekildi. Neler olduğunu anlamıyordum. "Ona vermek zorundayız." Arthur kapıdan hızla çıktığında Chris sinirle dolaba tekme attı. Evin içinde farklı sesler de duymaya başlamıştım. İnsanlar arka planda sürekli konuşuyordu. Öyle çok canım yanıyordu ki yardım için yalvarmak istedim. Yine de tek kelime edemedim. Uzandığım yatağın örtüsünü hissedebiliyordum. Bana işkence gibi gelen saniyelerin ardından Arthur'un sert sesini duydum. "Herkes dışarı." Bu bir istek değildi. Hemen ardındansa acılarım dinmişti. Sabah güneş doğmaya başladığında ise dışarıda yağmur çileştiriyordu. Kendimi harika hissediyordum, mutluydum. Hayatımda bir daha asla olamayacağımı düşündüğüm kadar mutluydum hemde. Şimdiyse onun yumuşak dudakları benimkilere öpücükler veriyordu. İkimizde yer çekimine meydan okumuş ve kazanmış olmalıydık. Çünkü odanın ortasında uçuyorduk. "Bu inanılmaz," "Biliyorum," güldü. Dudakları tekrardan benimkileri buldu. Yağmur yağmaya devam etti, açık camlardan içeriye toprak kokusu girdi. Biraz bile üşümüyorduk. Güneş yavaşça yükseldi ve gri bulutların ardında yerini aldı. Görünmese de gökyüzünü aydınlatıyordu. Yatakta dönüp camdan dışarıya baktım. Yağmur damlalarının ağaç yapraklarına çarpma sesini çok seviyordum. Peri tozunun etkisi geceye göre azalmış olsa da vücut sistemimden henüz çıkmamıştı. Hemen yanımda uzanan Arthur'un saçları tam bir karmaşaydı. Yatağımda başka birinin olması tarif etmekte zorlandığım bir duyguydu. Bir tarafım bu yabancı hissi hoş karşılamamış olsa da büyük bir yanım oldukça beğenmişti. Korktuğum ya da zorunda bırakıldığım için değildi. Onun yanında yatmak zorunda kaldığım için de değildi. Sadece ben istediğim içindi. Bu yüzden güzeldi. Arthur'un üzerimdeki elini kenara çekip yataktan kalktım. Dolaptan hızlıca üzerime giyecek bir şeyler aldıktan sonra duşa girdim. Sıcak vücudumu rahatlatmıştı. Duştan çıktığımda Arthur hala uyuyordu. Saçlarımı hızlıca bir saç havlusuyla kurulduktan sonra alt kata indim. Çocukların çoğu evde olmasa da Albert hala buradaydı. Beni gördüğünde selam verdi. "Günaydın, nasıl hissediyorsun ?" "İyiyim." Dedim. Dün geceki krizde herkesi ayağa kaldırmış olmalıydım. "Herkes nerde ?" "Çoğu çalışmaya çıktı. Chris de bodrum katta." "Bodrum katınız mı var ?" Dedim şaşkınlıkla. "Evet ama Chris'e aittir. Kimseyi sokmaz. Sanırım bunca çocuğun arasında kendine özel bir alana ihtiyacı var." "Biliyor musun sen hiç çocuğa benzemiyorsun." Dedim gülerek. O da güldü. "Şey, yaşıma göre zeki olduğum doğrudur. Arthur bu yüzden beni seçti." Dedi gururla. Gülerek saçını okşadım. "Kahvaltı hazırdı. Arthur gelmiyor mu ?" Dedi. "Hala uyuyor sanırım. Biz gidelim boşver." Masaya oturduğumda hazırlanmış kahvaltıya baktım. Çok aç hissetmediğim için birkaç parça bir şey ağzıma atmıştım. Elime tost makinasında kızartılmış kızarmış ekmeklerden birini aldım ve dışarıya doğru adımladım. Giriş merdivenlerinde, balkonun altında oturduğumda yağan yağmuru izledim bir süre. Arthur aşağıya indiğinde elimdeki tost ekmeğini çoktan bitirmiştim. Üzerinde siyah, şapkalı sweatshirt altında ise aynı renk bir pantolon vardı. "Yemek yedin mi ?" Dedi. Bir yandan hızlıca masadan bir şeyler alıyor ve ağzına atıyordu. "Yedim." "O halde çıkmamız gerek. Belle'yi hala bulmak istiyorsun değil mi ?" Dediğinde ayağa kalktım ve başımı salladım. Ne olursa olsun onu bulacaktım. Odama çıkıp üzerime kalınca bir şeyler geçirdim. Botlarımın bağcıklarını bağlarken Arthur içeriye girdiğinde ona baktım. "Gideceğimiz yer biraz sıkıntılı. Ama oraya yanlızca sen görebilirsin çünkü kimliğin yok. Bu yüzden sana bir tane hazırlattırdım. Yolda sana işlerin nasıl ilerlediğini ve ne yapman gerektiğini anlatacağım tamam mı ?" Dediğinde başımı salladım. Belki de bu akşam Belle'yi çoktan buraya getirmiş olurduk. Evden çıktığımızda çocuklar bizi bekliyordu. "Dikkatli olun !" "Çabucak dönün." "Sofraya Belle için bir tabak daha koyacağım." Hepsine ayrı ayrı teşekkür ettim. Albert'in saçını okşayıp kısaca sarıldım. "Bana çok iyi baktığın için teşekkür ederim Albert. Sayende hiç yabancılık çekmedim." Dedim gülümseyerek. O da gülümsedi. "Erkenden dönün, sizi bekliyor olacağız. Geri döndüğünde seni şelaleye götüreceğim. Daha görmen gereken çok şey var." "Tamam, anlaştık." "Arthur." Arabaya doğru ilerlediğimizde Chris'in sesini duymamızla ikimizde o tarafa döndük. Chris üzerinde bir şey olmadan yanlızca gri eşofmanıyla merdiven korkuluklarında yaşlanıyordu. Yüzünde hiçte mutlu olmadığı bir ifade vardı. Arthur'u vazgeçirmeyi denemesinden korkmuş olsam da durdurmak amaçlı herhangi bir şey yapmaya kalkmadı. "Chris." Dedi Arthur ciddiyetle. "Bir şey olmayacak, akşam yemeğine yetişiriz bile." dedi kendinden emin bir tonda. Sesi keyifli geliyordu. "Geri dönmek için geç değil." Dediğinde endişeyle Arthur'a baktım. Korktuğumun aksine yüzünde geri dönecekmiş gibi bir ifade yoktu. Daha çok kızgın görünüyordu. İnsanların işlerine karışmasından pekte hoşnut değildi. Ve bu konudan usanmıştı. "Akşam yemeğine yetişeceğiz." Dedi. Önden dışarıya çıktığında bende peşinden ilerlemeden önce Chris'e baktım. Sinirli biz yüz ifadesi bekliyordum. Sonuçta bunların hepsini onların başına açan bendim ve benim yüzümden Arthur kendini tehlikeye atıyordu. Kapıdan çıkamadan önce Chris'in bana gözlerindeki acımayla bakışı zihnime bıçakla kazınmıştı sanki. İkimizde arabaya bindiğimizde Chris hakkında endişeliydim. Bir sorun çıkartıp çıkarmayacağını bilmiyordum. Yola çıktığımızda saat öğlene geliyordu. Ne kadar gideceğimizden emin değildim fakat içimdeki heyecanla karışık gerginlik beni tedirgin ediyordu. Yine de Arthur'un sözleri bana güç vermişti. Akşam yemeğine yetişecektik. Bu sefer Belle de olacaktı. "Belle'nin gerçek adını duymak ister misin ?" Dedi Arthur eğlenerek. Şaşkınlıkla ona baktım. Elbette hiçbir yere hazırlıksız gitmezdi. "Evet." Dedim heyecanla. "Adı Jane Wilson. Henüz sekiz yaşında." Dediğinde hayranlıkla adını tekrar ettim. "Jane.." Ne kadar da güzel bir isimdi. "Oldukça zor büyümüş. Oturduğu mahalle ve pekte tekin ve lüks bir yer değilmiş. Ailesi içinde babası bir gemici olduğu için uzun süre eve gelmiyormuş. Annesi ise hayat kadını olarak çalışıyor." Yola bakan gözleri bana döndü. "Annesini daha önce görmüş müydün ?" Dedi. "Evet, yanlızca birkaç kez. Babasını hiç görmedim ama." Dedim düşünceli şekilde. Babasını gördüğümü hatırlamıyordum ama annesini hatırlıyordum. Çok nadiren de olsa bazen gece on ya da on bir gibi eve gelirdi. Oldukça sarhoş ve kendinde olmazdı. Eve yürüyüş mesafesi birkaç metre olmasına rağmen birçok kez yere düşerdi. Bağırarak konuşur ve küfürler ederdi. "Yine de oldukça şüpheli şeyler var." Dediğinde gerginlikle ona baktım. "Ne gibi ?" "Bell- yani Jane'i alan kişinin şekerci olduğunu düşünüyorum." Dedi ciddiyetle. "Şekerci mi ?" "Aldığımız bilgilerden ve sahte isimlerin ardında çıkabilecek tek bir kişi geliyor aklıma. Takma adı şekerci. Polisin uzun zamandır aradığı bir mayfa diyebiliriz. Oldukça pis işlerde çalışır. Kadın pazarlama dışında insan kaçakçılığı da yapar." Sözleriyle beraber kalbim korkuyla atmaya başlıyordu. Jane böyle bir adamın mı elindeydi ? "Kim bu adam ?" "Ah, adam değil. Bir kadın." "Kadın mı ?" Dedim şaşkınlıkla. Tüm bunların ardındaki kişiyi bir kadın olarak hayal etmemiştim. Yani tüm bu pis işleri yapan yanlızca bir kadındı. "O zaman daha kolay olmaz mı ?" Dedim Arthur'un vücuduna bakarak. Benim Rawen'a karşı bir an bile olsun kazanma şansım hiç olmamıştı. Erkekleri yenmenin imkanı yoktu. "O kadar kolay değil," dedi alayla gülerek. "O oldukça güçlü ve birçok bağlantısı olan biri." "Öyleyse sorun ne ? Yani şüpheli olan ne ?" "Jane'e ulaşmış olması." Dedi anlam veremeyerek. "Jane'in konumu Şekerci'nin çalıştığı alanın çok dışında. Şekerci geniş bir alana ve güce sahip olsa da aptal değil. Oldukça dikkatli hareket eder yönetemediği topraklara ayak basmaz. Jane'e ulaşmış ve onu almış olması çok garip." "Belki de kimsenin Jane'in peşinden gelmeyeceğini düşündü. Yani böylece polisle başı derde girmeyecekti." Dedim teori atarak. Endişelerimi dışa vurmamaya çalışsam da bacağım gerginlikle titriyordu. "Evet ama kendi alanının bu kadar dışına çıkmış olması mantıklı değil. Yanlızca bir çocuk için. Özel bir amacı var mıydı bilmiyorum. Jane'in bir özelliği. Onu Şekerci'yi kendi alanından çıkaracak kadar değerli kılan şey." Dedi düşünceli şekilde. Aramızda sessizlik oldu. İkimizde kendi düşüncelerimizde kaybolmuştuk. Arthur'un söylediği şey yüzünden oturduğum koltukta iyice gerilmiştim. Eğer Jane bu şekerci denilen kadın için değerliyse onu bize bu kadar kolay vermeyecekti. "Nereye gidiyoruz ?" Dedim sessizliği bozarak. "Jane'in muhtemelen koyulduğu bir bakım evine. Dışarıdan yetimhane gibi görünüyor ama aslında çocukların alındıktan sonra götürülmeden önce bekletildiği bir yer. Şüphe çekmemesi için orada çalışan görevliler var. Bu yüzden sana sahte bir giriş kimlik ayarladım." Eğilip torpido gözünü açtı. Elindeki kimliği bana uzattı. Bu bir çalışan kimliğiydi. Üzerinde Yeşil Elma Çocuk Yurdu yazıyordu. Altında ise Fiona Bennett yazıyordu. "Fiona mı ?" "Bu senin adın. Beğenmedin mi ? Üzgünüm ama birkaç saatliğine idare etmek zorundasın." "Hayır, güzel. Tam olarak napacağım ?" "Seni bakım evinin yakınına bırakacağım. Bagajda da bavul var. Bavul ile birlikte içeriye gireceksin. Ben seninle gelemem, bu yüzden yanlız olacaksın. Yapabilirsin değil mi ?" "Evet." Dedim sesimin kararlı çıkmasını sağlamaya çalışarak. Yapmak zorundaydım, artık sona yaklaşıyorduk. "Güzel. Merak etme ben sürekli dışarıda olacağım. Torpido gözünde birde telefon var. Onu da al, seni aradığımda açmanı istiyorum." Torpido gözünü açıp küçük, tuşlu telefonu aldım. Başımı tamam şeklinde salladım. Evet, yapabilirdim. "Anladım." "İçeriye gördükten sonra oraya yeni atandığını söyle. Senin hakkında soru sorarlarsa cevaplamak zorunda değilsin. Yanlızca tersle. Orada kimse yasal bir iş yapmıyor bu yüzden kimseye bir şey açıklamak zorunda değilsin. Orada çalışıyor göründüğün için kimse sorgulamaya da cesaret etmeyecektir. Herkes kendisine verilen görevi yapar ve çıkar. Sende öyle yap." Talimatlarını dikkatlice dinliyordum. Kendimi sakinleştirmeye çalıştım. "Tamam." "Etrafta iş yapıyormuş gibi görün. Çocukları kolay kolay dışarıya çıkarmazlar. Belli bir odada tutuyorlardır bu yüzden sürekli olarak gözle. Eğer iş seçebilme imkanın olursa etrafta dolaşabileceğij ya da çocuklara ulaşabileceğin bir görev al. Jane'i bulduğunda mümkünse onunla konuşmaya ve açıklamaya çalış ama kesinlikle çocuklarla konuşurken yakalanma. Şüphelenirlerse işimiz biter. Eğer konuşabilirsen ona onu buradan kurtaracağını söylersin. Seni tanıyor mu bilmiyorum ama bir şekilde halletmek zorundasın." "Tamam, anladım." "Sen içeriye gittikten sonra sana bir oda verecekler. Bavul ile içeriye gittikten sonra bavulun içindeki kıyafetleri dolaba yerleştir ki şüphelenmesinler. Jane'in yerini öğrendiğinde bana mesaj at. Sana buradan yardım edeceğim. Zamanı geldiğinde elektrikleri keseceğim böylece güvenlik devre dışı kalacak. Çok uzun süreli bir kesinti olmayacak bu yüzden acele etmek zorundasın. Bavul ile aşağıya in, Jane'e ulaş ve onu bavulun içine sok. O yaşlardaki bir çocuğun girebileceği kadar geniş. Jane'i aldıktan sonra ön kapıdan çıkacaksın." "Onu bavula koymak zorunda mıyım ?" "Evet. Girişteki güvenlik kamerası farklı bir elektrik hattına bağlı. Bu yüzden onu kapatmam. Jane ile beraber çıkarsan yakalanırsın." "Peki ya Jane dışında başka çocuklar olacak mı ?" "Muhtemelen." "Onlara ne olacak." "Bunu öğrenmesen daha iyi." Dediğinde ister istemez oturduğum yerde titredim. Orada olanları gördükten sonra nasıl öylece çıkıp gidebileceğimi bilmiyordum. Güneş tepemizde soğuğa rağmen ne kadar ısıtabilirse o kadar ısıtıyordu. Yağmur durmuştu ve gökyüzü yavaş yavaş açılmaya başlıyordu. Yakında buralar da beyazla örtünecekti. Arthur arabayı durdurduğunda saat öğleden sonra üçe geliyordu. Bir sokak arasında durmuştuk. Etrafımızda eski ve yıkık evler vardı. Sokak aralarında pek kimse dolanmıyordu. "Bu sokaktan aşağıya indikten sonra karşına çıkacak. Kameralara görünemem bu yüzden tek gitmek zorundasın." Dediğinde başımı salladım. Heyecandan elim ayağıma dolanacak gibi hissediyordum. Kucağımda sıkı sıkıya yumruk yaptığım elimin üzerinde sıcaklık hissettiğimde ona baktım. Güven verircesine büyük eliyle ellerimi kavramıştı. Elleri kan çekilmiş benimkilerin aksine sıcaktı. "Bunu Jane'i kurtarmak için yapıyoruz." Dediğinde onu onayladım. Evet, onu kurtaracaktım. Elini elimden uzaklaştırıp arka cebine götürdü. Ne yaptığının farkında değildim. Ön camdan dışarıya, mahallenin arasında yürüyen bastonlu yaşlı amcaya baktım. Arthur cebinden çıkardığı metal kutuyu avucunda tuttu. Kapağını açtığında içindeki soluk sarı toz daha önceki gördüklerimden farklıydı. "Bu da ne ?" "Rahatlamanı sağlayacak. Bu şekilde titrerken kimseyi bir şeye inandırabileceğini sanmıyorum." Dedi ciddiyetle. Titrediğimin farkında değildim. "Bu farklı." "Evet, bu biraz daha soluk kristal halinde. Seni rahatlayacak fakat ayaklarını yerden kesmeyecek." Dedi. Ardından baş parmağına batırdığı tozu dudaklarına sürdü. "Gel buraya." Eli enseme dokunduğunda çaresizce dudaklarına doğru eğiliyordum.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE