ALİCE
Dağınık, kirli, sarı saçlar; köşeli bir yüz; umursamaz ve deli bakan gözler. Kışın soğuğuna rağmen incecik kısa kollu bir tişört ve yeşil kapri. Bu kesinlikle beklediğim bir şey değildi. Napacağımı bilemeyerek delici kehribar gözlerine baktım. Söylediklerinden anlam çıkartamıyordum.
"Gölgen mi ?" Dedim fısıltıyla. Bana gülümsedi. Oldukça genç görünüyordu. Belki on altı ya da on yedi diye tahmin ettim. Daha fazlası değildi.
"Sen kimsin ?" Dediğimde biraz daha yaklaştı.
"Arthur. Duyduğuma göre beni arıyormuşsun." Dedi keyifle şaşkınlığımı izlerken.
"Sen nasıl biliyorsun ?"
"Periler söyledi." Diye fısıldadı. Küçük bir kahkaha attı. Ses tonu kalındı ama çatlıyordu da. Çömeldiği yerden ayağa kalktı. Elini tutunmam için uzattı. Endişeyle baksam da pek umrunda görünmüyordu.
Eline tutunduğumda doğrulmam için beni çekti. Benden küçük görünmesine rağmen benden uzundu. Yüzünü yüzüme denk getirebilmek için eğilmesi gerekiyordu. Gözlerimiz tekrar birbirini bulduğunda gözlerindeki delilik beni korkuttu.
"Beni bulduğuna göre, benimle ne yapmak istersin ?"
"Ben.." sorduğu sorunun garipliğinde takılı kalmıştım. Cümleleri hiç mantık içermiyordu. "Yardıma ihtiyacım var." Dedim en basit haliyle. Gözleri kısıldı. Yüzümü dikkatlice inceledi.
"Ben yetişkinlere yardım etmem."
Yine mantıksız bir cümle daha.. dedim içimden.
"Neden ?"
"Çünkü körsünüz. Hiçbir şey görmüyorsunuz. Kalıplara hapsettiğiniz aklınızı değiştirmeye çalışmak imkansız."
"Ama bu yardım bir çocuk için olacak." Dediğimde dikkatini çekmeyi başarmıştım.
"Hangi çocuk ?"
"Şey," başımı yere eğdim. Nasıl anlatmalıydım ? "Onun gerçek adını bilmiyorum, dün gece bir arabaya koyularak zorla kaçırıldı." O anlar gözlerimin önünde tekrar tekrar oynuyordu. "Onu kurtarmaya çalıştım, arabanın peşinden koştum ama yetişemedim." Dudağımı ısırdım. Gözlerim tekrar dolmaya başlıyordu. Onun sessizliği sürünce en sonunda cesaretimi toplamış ve gözlerine bakmayı başarmıştım.
Gözleri tam gözlerimin içindeydi. Ara sokakta doğru düzgün tek bir ışık olmamasına rağmen onu rahatça görüyordum.
"Polise neden gitmedin ?" Dediğinde gözlerimi utançla kaçırdım. Eğer gidersem ben yakalanacağım. Benim özgürlüğüm Belle'nin esareti olmuştu.
"Gidemem," dedim fısıltıyla. "Ama onu alan arabanın arkasında yazan numara ve harfleri biliyorum." Dedim, umutla gözlerine baktım. Bir cevap arıyordum ama ne reddedilme vardı ne de kabul etmiş bir ifade. Beni değerlendirdiğini anlayabiliyordum. O da bir çocuktu ve yetişkinlere güvenip güvenmemesi gerektiğini bilmiyordu. Haklıydı da. Ama benim ondan başka çarem yoktu.
"Lütfen," dedim yalvarırcasına. "Belle'yi kurtarmam lazım. Onu götürdüler ama yetişemedim. Lütfen bana yardım et." Çaresiz yalvarışlarımı görmezden geldi.
"Lilly'i nereden tanıyorsun ?"
"Aura beni tanıştırdı. Lilly bana senin yardım edebileceğini söyledi." Dediğimde kaşları çatılmıştı. Bundan pek memnun görünmüyordu. Bir an söylememem gereken bir şey mi söyledim diye endişelendim. Kimsenin başına bela olmak istemiyordum. Aura şimdiden merak etmiş olmalıydı.
"Onlar seni bekliyordu." Gözleri bana döndü.
"Neredeler ?"
"Ah," Sorduğu her soruya doğru düzgün bir cevabımın olmaması sinirimi bozmaya başlıyordu. "Turuncu ışıkların olduğu bir yerdi. Sokağın köşesinde ve bir sürü de masalar var." Dediğimde garip bir şekilde bana baktı.
"Üzgünüm, neresi olduğunu bilmiyorum."
"Olma, ben biliyorum." Dedi. Önden yürümeye başladığında peşinden gidiyordum ki panikle durdum. Rawen ve Tina hala oralarda olabilir miydi ? Durduğumu fark edince bana döndü. Çıkmaz sokağın girişinde duruyordu. Omuzları aşağı inikti. Elleri umursamazca ceplerine sokmuştu. Başını biraz yana eğdi.
"Napıyorsun ?"
"Ben.." Yalan söylemek istemiyordum ama gerçekler de fazlasıyla deliceydi. Deli bakan gözlerine kaldırdım bakışlarımı. Belki de onun anlaması düşündüğümden daha kolay olurdu. "Peşimde kötü adamların olduğunu söylesem inanır mıydın ?" Rawen'a kötü demek basitti. Ama onu bir başkasına anlatmak garipti. Bazen öleceğim anda bile onun yüzünü göreceğimi düşünürdüm.
Güldü. "İnanmamak için bir nedenim yok. Aslında bu kanalizasyon faresi gibi sokak aralarında saklanmanı açıklıyor." Omuz silkti. "Yargıladığımdan değil," Bana doğru adım atmaya başladı.
"Yine de burada mı kalmak istiyorsun ?"
Hayır anlamında başımı salladım.
"O zaman bacaklarını kullanmaya başla. Tabii uçmak istiyorsan başka," alayla bana baktı.
"Ben.. yürürüm." Dedim. O kesinlikle aklını kaçırmıştı.
O önde ben arkada giderken gözlerim sürekli tetikte etrafa bakıyordum. Kızıl kıvırcık saçlardan ziyade gece siyahı gözleri arıyordum. Işıklı yerin tersi yönde giderken bulutlar gökyüzünde toplanmaya başlıyordu. Küçük damlalar üzerime konmaya başladığında çatık kaşlarla yüzümü gökyüzüne kaldırdım.
"Aura ile ne zaman buluşacağız ?"
"Buluşmayacağız."
"Ama beni arıyorlardır." Dedim endişelenerek. Yüzünü bana dönüp geri geri yürümeye başladı. Tek kaşını kaldırıp beni baştan aşağıya süzdü.
"O kadar önemli biri misin ki ?"
"Ne ?"
Omuz silkti. "Kendine bu kadar değer verme. Seni şimdiye unutmuşlardır. Eminim Aura başından gittiğin için mutludur bile." Sesimi taklit etmeye çalıştı. " 'Peşimde kötü adamlar' olan birini kim ister ?"
İlk defa o an kalbim kırılmıştı. Söyleyecek, karşı çıkacak tek bir sözüm yoktu. Haklıydı, zaten istediğim de bu değil miydi ? Kimsenin başını belaya sokmadan gidiyordum. Eğer Tina ile Rawen buradaysa beni Aura ile görmeleri hiç iyi olmazdı. Aura'nın beni başında istememesi de mantıklıydı. Abisiyle bile benim yüzümden tartışmıştı. Ayrıca yıllardır mahkûmu olduğum o evde beni arayan soran olmamıştı. Aura neden arasındı ?
Başımı kaldırdığımda hemen dibimdeki vücudu beni korkuttu. Geriye çekilirken şaşkınlıkla yüzüne baktım.
"Üzüldün mü ?" Alay edip etmediğinden emin değildim.
"Hayır, haklısın. Gitmem en iyisi olacaktır." Yine de Aura'ya veda edebilmiş olmayı dilerdim. Ona sonsuz kere teşekkür etmek ve hep iyi olmasını dilemek isterdim.
"Üzülme, eğer istersen seni ben alabilirim."
"Ne ?"
"Şey, aslında fazlaca büyüksün ama henüz şekillenmemişsin. Bu yüzden senin bir ayrıcalık olmana izin vereceğim." Dedi gülümseyerek.
Ne dediğini anlamıyordum.
"Belle'yi bulabilir misin ?"
"Adı bu mu ?"
"Hayır, adını bilmiyorum. Sadece ben ona bu şekilde sesleniyorum." Dedim açıklamaya çalışarak.
"Bulurum." Dedi. Kendinden emin sesi ona bakmamı sağladı. Gözlerine bakmalıydım ki doğruyu söyleyip söylemediğini görebileyim. Rawen ve Tina'nın aksine onun gözlerinde gizemler yoktu. Saklamaya çalıştığı bir şey yoktu.
"Teşekkür ederim." Dedim büyük bir minnettarlıkla.
"Şimdi yürümeye başla." Dedi. Tekrar arkasını dönüp ilerlemeye başladığında peşine takıldım. Ne kadar yürüdüğümüzü bilmiyordum fakat bu kesinlikle vücudumun alışık olmadığı bir mesafeydi. Dört köşe bir evde hayatımı geçirdiğimi düşününce alışık olduğum mesafe fazlaca kısaydı. Yine de yorgunluktan titremeye başlayan bacaklarıma laf geçirmiyordum.
Nefes nefese yolun kenarında yere çöktüğümde bana döndü.
"Daha iki kilometre bile yürümedik." Dedi göz devirerek. Yanıma gelip hizama çömeldi. Onda oldukça garip bir şeyler vardı. Yağmur damlaları ikimizi de ıslatıyordu.
"S-sen donmuyor musun ?" Dedim. Soğuk yüzünden titreyen çenem birbirine vuruyordu. Elini yanağıma koyduğunda geri çekilmek istesem de izin vermemişti. Elleri sıcacıktı. Şaşkınlıkla baktım.
"Sende ısınmak ister misin ?" Dediğinde ne cevap vereceğimi bilemeyerek baktım.
"Gözlerini kapat." Dedi fısıltıyla. Sarı saçları yağmur yüzünden koyu renge dönmüştü. Yağmur damlaları ıslak saç uçlarında yüzüne damlıyordu. O anda ne yaşadığıma dair bir fikrim yoktu. Ama o olmadan Belle'yi kurtarma ihtimalin de yoktu. Güvenmek zorundaydım çünkü onsuz çaresizdim. Gözlerimi kapattıktan sonrası tam bir sihirdi.
Uyandığımda vücudumu ateş basıyordu. Gökyüzünde yağmur durmuş ve güneş açmıştı. Gülümsedim. Harika hissediyordum. Ona baktım. Bana gülümsedi. Saçları kurumuştu ve çok daha iyi görünüyordu.
"Nasıl hissediyorsun ?" Dediğinde vücuduma baktım. Yaralarımın dayanılmaz ağrısı geçmişti. Soğuk artık canımı yakmıyordu ve yorgunluktan titreyen bacaklarıma enerji dolmuştu. Sanki yeniden canlanmış gibiydim. Küçük bir kahkaha attım. Kendimi daha önce hiç bu kadar iyi hissetmemiştim.
"Harika hissediyorum," dedim gülümseyerek. O da güldü. Kolumdan tutup kalkmama yardım etti. Rüzgâr ılık esintisiyle vücutlarımızı okşuyordu.
"O zaman uçmaya ne dersin ?" Elimi tuttuğunda elim elinin arasında kaybolmuştu. Üzerimdeki tüm endişeler bir bir uçup gidiyordu. Her şeyi yapabilirmişim gibi hissediyordum.
"İsterim." Dedim keyifle.
Hatırladığım çok fazla bir şey yoktu. Sanki bir rüyada yaşamak gibiydi. Birçok şey oluyordu ama çok hızlıydı. Gülmekten yanaklarımın ağrıdığını hissediyordum. Arthur elimi hiç bırakmamış ve yön vermişti sarsak adımlarıma. Kendimden asla beklemediğim şeyler yaptığımı biliyordum ama korkum yoktu.
Gözlerimi gerçekten açtığım zaman acı vericiydi. Başımda inanılmaz bir ağrı vardı ve vücudum çökmüş bir haldeydi. Acılar bir bir geri dönerken yüzümü buruşturdum. Işığa rağmen gözlerimi araladığımda bir yatakta yattığımı fark ettim.
Ellerimle başıma baskı uyguladım ve gözlerimin ışığa alışması için zaman verdim. Göz kapaklarımı rahatça açmayı başardığımda ve bulanık her şey netleştiğinde, içinde bulunduğum odayı daha rahat bir şekilde görebiliyordum.
Her şey tahtadandı. Duvarlar ve yerler tahtaydı. Yan tarafımda tekli bir koktuk duruyordu. Onun hemen karşısında ikili koltuk ve ikisinin ortasında sehpa benzeri bir masa vardı. Yatağın diğer tarafında duvara dayanmış eski bir gardrop yer alıyordu. Yerde ayı postu vardı. Şömine odanın kenarında yanıyordu. Pencereler kocamandı ve yemyeşil bir ormana bakıyordu.
Yavaşça doğruluğumda elimle şakaklarıma baskı uyguladım. Beyaz örtüyü üzerimden attırıp vücuduma baktım. Hissettiğimin aksine anormal bir şey yoktu. Sargılar biraz kirlenmiş olsa da yerli yerindeydi. Şöminedeki yanan ateşe baktım. Buraya nasıl geldiğimi hatırlamaya çalışsam da hiçbir şey yoktu.
Tahta kapı gıcırdayarak araladığında gözlerim korkuyla o tarafa döndü. Bir çocuk kapının arasından bana bakıyordu. Çekingen gözleri üzerimde gezindi. Ardından hızlıca kapıyı kapatıp içeriye koştu.
"Kız uyanmış !" Diye seslendi. Merakla oturduğum yataktan kalktım. Kapının önüne geldiğimde yavaşça aralayıp içeriye baktım. Yaklaşık sekiz kadar çocuk bana bakıyordu. Salon gibi bir yer olmalıydı çünkü fazlasıyla büyüktü. Geniş bir koltuk takımı vardı. Yere beyaz hayvan postaları serilmişti. Üst kata çıkan bir merdiven bulunuyordu. Camlar ise odamdaki gibi dev gibiydi.
Bana bakan sekiz çift göze şaşkınlıkla baktım. Her biri birinden farklı özelliklerde ve farklı boylardaydı. Aralarından biraz kilolu ve kızıl saçlı olanı bana yaklaştı. En fazla on iki ya da on üç olmalıydı.
"Merhaba, ben Josef." Dedi yüzüne kondurduğu küçük bir gülümsemeyle.
"Ben Albert."
"Bende Cliff."
"Ben Dustin."
Çocukların hepsine bakarken odaya geri kaçıp kaçmamayı düşündüm. Çocuklardan biri kollarını birbirine bağlamış kısık gözlerle beni süzdü. Yüzünde memnuniyetsiz bir ifade vardı.
"Arthur neden bir yetişkini buraya getirdi ki ?" Dedi sinirle.
"Ama o çok güzel." Küçüklerden biri hayranlıkla beni izliyordu.
"Arthur getirdiğine göre karşı çıkamayız öyle değil mi ?"
"Yine de o bir yetişkin." Sinirle bana baktı. "Onunla peri tozunu bile paylaşmış."
"Gerçekten mi ?"
"Evet öyle görünüyor, gözlerine baksanıza."
Dikkatler yine üzerime geldiğinde geri adım attım.
"Siz kimsiniz ?" Dediğimde sinirli olan bana doğru adımladı.
"Asıl sen kimsin ? Burada yabancı tek kişi sensin." Gözlerimi sinirli gözlerinden kaçırdım.
"Ben Alice."
"Arthur'u nereden tanıyorsun ? Amacın onun başını belaya sokmak mı ?"
"Hayır, ben sadece..." Şaşkınlıkla bana yansıttığı nefretine baktım. "Arthur bana bir çocuğu bulmamda yardım edecek." Dediğimde tek kaşı havaya kalktı. Siyah, düz saçları ve kahverengi gözleri vardı. En az Arthur kadar büyüktü. Yine de vücut olarak nereydese benim iki katım kadardı.
"Senin çocuğun mu ?"
"Hayır, sadece tanıdığım bir çocuk." Doğru söyleyip söylemediğimi düşündü birkaç saniye. Ardından arkasını dönüp merdivenlere yöneldi. Basamakları çıkarken yarıda durup çocuklara seslendi.
"Etrafı gezdirin." Gözden kaybolduğunda çocuklar yine etrafıma üşüşmüştü. Heyecanla bana bakıyor ve hep bir ağızdan konuşuyorlardı.
"Aramıza hoşgeldin, ben Cedric."
Tanışma kısmı devam ederken her birinin adını öğreniyor fakat karıştırıyordum. Aralarından biri elimi tutup beni yönlendirmeye başladığında itiraz etmedim. Ev büyüktü, her şey tahtadan yapılmıştı. Bir ormanın ortasında olmalıdık çünkü dışarıyı gösteren her camın ardında metrelerce uzunlukta ağaçlar yer alıyordu.
"O da kimdi ?"
"Ah, o Chris. Arthur'dan sonra en büyüğümüz o. Arthur yokken bize göz kulak olur." Cümlesini bitirdiğinde umursamadan büyük bir kapıdan girdi. "Burası yemek odası," dedi. Uzunca bir masa geniş mutfağın ortasında yer alıyordu. Çevresinde sandalyeler dizilmişti ve mutfak oldukça büyüktü. Diğer odaların aksine giriş kapısının hemen karşı duvarı boydan camdan yapılmıştı. Arthur'un ne kadar parası olduğunu merak ettim.
Alt katta anladığım kadarıyla mutfak, büyük salon, birkaç oda ve tuvalet ile banyolar vardı. Üst katta ise yatak odalarının bulunduğu öğrendim. Çocuklar peşi sıra arkamdan gelirken merak ettileri soruları yöneltiyorlardı.
"Abla, sen kaç yaşındasın ?"
"Yirmi dört."
"O zaman sen yetişkinsin."
"Evet, sanırım." Yetişkinlerle dertlerinin ne olduğunu anlayamamıştım.
"Arthur'un seni getirmesi garip. O yetişkinleri sevmez."
"Neden ?"
Omuz silkti. Bu sırada kaç tane olduğunu sayamadığım banyolardan birini daha gösteriyordu. "Burası da ortak bir banyo fakat genelde herkes kendi odasındakini kullanır." Banyonun kapısını kapattıktan sonra tekrar alt kata inmek için merdivenlere yöneldik. Evin büyüklüğü karşısında şaşkındım. "Arthur büyümek istemiyor."
"Büyümek istemiyor mu ?" Dedim şaşkınlıkla.
"Evet, küçük olmanın oldukça kullanışlı olduğunu söyler hep. Peki senin ailen yok mu ?" Dedi merakla.
"Yok," dedim basitçe. Bunlar oldukça derin kuyulardı. Düşünceyi başımdan savıp ona döndüm. Kahve, dalgalı saçları vardı. Ensesine kadar uzamıştı ve saçlarıyla aynı renk gözlere sahipti. En fazla on yaşında görünüyordu. Küçük, tatlı bir yüzü vardı.
"Senin ailen nerde ?" Kocaman, ormanın ortasındaki bir evde bir sürü çocuk.. Gerçekte Arthur kimdi ?
"Burada neredeyse hepimiz yetimiz. Arthur bizi sokaklardan bulur ve yanına alır."
"Bunu neden yapıyor ?"
"Çünkü o bizi kurtarıyor, sende ondan yardım almak için gelmedin mi ?" Dediğinde haklı olduğu için sesimi çıkarmadım.
"Peki ya çocuk kim ? Aradığın çocuk ?"
"O sadece yardıma ihtiyacı olan biri. Tıpkı senin ve diğerleri gibi. Eğer yapabilirse, Arthur'un onu da kurtarmasını istiyorum."
"Hm, sen evlendin mi ?"
"Hayır," dedim. "Bu arada senin adın neydi ?"
"Ben Albert. On üç yaşındayım."
"Albert, nerede olduğumuzu biliyor musun ?"
"Şehrin oldukça kuzeyinde, ormanın ortasındayız. Burada kolay kolay kimse bizi bulamıyor."
"Peki Arthur nerde ?"
"Oldukça meşguldür. Bazen eve gelmediği bile olur. Ya çocuk kurtarıyordur ya da peri tozu yapıyordur."
Zihnime aniden çakan ışık beni kısa bir an şaşırttı. Yağmurun altında deli gibi soğuktan titrerken yüzüme çarpan o tozu hatırladım. Beni ateş gibi yakmıştı. "Peri tozu da ne ?"
"Albert !" Dedi Chris. Yüzü sert ve uyarı doluydu. Albert de benim gibi korkmuş göründü.
"Neden misafiri yemek yemesi için mutfağa getirmiyorsun. Eminim acıkmıştır." Yemek odasına girdiğinde sessizce peşinden ilerledik. Diğer çocukların hepsi çoktan masa başına geçmiş ve yerlerini almışlardı. Albert beni boş sandalyelerden birine çektiğinde karşı çıkmadan beni yönlendirdiği yere oturdum. Masada et, meyve ve bolca sebze vardı. Bu yemeklerin nereden geldiğini merak ettim.
Chris de oturduğunda herkes yemeğe başladı. Arthur'un nerede olduğunu deli gibi merak ediyordum. Bir an önce dönmesini diledim. Diğer herkes gibi yemeğe başladığında kadının oldukça iyi olması beklemediğim bir şeydi. Dün akşamdan beri vücudumdaki tanımadık sıcaklık geceye göre azalmış olsa da hala daha kendini hissettiriyordu. Çocuklar büyük bir zevkle önlerindeki yemekleri yerken hepsinin yüzlerine kısaca bakış attım. Gözlerim gözleri bana kenetlenmiş olan Chris'in gözlerinde takılı kaldığında başımı önümdeki tabağıma indirdim.
Yemek saati bittiğinde tüm çocukların hep bir şekilde sanki bunu daha önce binlerce kez yapmışlar gibi çalışması beni şaşırtan bir diğer şeylerden biri olmuştu. Bu düzeni otoriteyi oluşturanın Arthur mu yoksa Chris mi olduğundan emin değildim. Kurulmuş bu düzenin ortasındaki tek yabancının ben olduğumun farkındaydım. Bulaşıklar hızlıca masadan toplanırken seri bir şekilde yıkanmış ve kuruması için tezgaha dizilmişti. On dakika içinde tüm masa toplanmış ve üzerinde hiçbir şey kalmamıştı.
Çocukların her biri keyifle mutfaktan ayrıldığında Albert yine yanımda bitmişti. Elimi tutarak bana gülümsedi. Chris ilişkimizden pek memnun görünmüyordu. Yine de umursamadan yemek odasından çıktı ve üst kata gitti. Albert tuttuğu elimi kendiyle beraber dışarıya sürükledi.
Gece yağmur yağmış olmalıydı ki toprak ıslaktı ve yağmur kokusu tüm ormanı kendine esir etmişti. Güneş kırmızıya ve sarıya boyanmış ağaç yapraklarının arasından görünmüyordu bile. Sihir gibiydi. Gerçek olamayacak kadar güzeldi. Büyülenmiştim. Ben açık ağzımla etrafa bakarken Albert heyecanla önden ilerliyordu.
Sanırım o andı, ilk defa özgür hissettiğim an. Hayatım boyunca hayal ettiğim duyguyu tadıyor olmak gözlerimin yaşarmasına neden oldu. Birkaç damla usulca yanaklarımdan süzüldü.
"Alice ! Hadi gel !"
Albert'i sık ağaçların arasında yetişmek için kovalarken bacaklarım ben hızlandıkça daha da güçleniyor ve daha hızlı hareket ediyordu. Hayal ettiğimden bile daha güzeldi. Ancak şimdi anlıyordum Rawen'ı ve bana koyduğu katı kuralları. Binlerce kez yalvarmış olmama rağmen bir kez olsun balkona çıkmama bile izin vermemesinin nedeni, Tina nedereyse ölüyorken bile beni ne olursa olsun kitlit altında tutmasını ancak şimdi anlıyordum. Evet bu özgürlüğü bir kez tatmış olsaydım onun da dediği gibi daha fazlasını isterdim. Asla yetinmez bunun uğrunda ölecek olsam bile savaşırdım.
Ağaçların bıyık kahverengi gövdeleri yanımdan hızlıca geçerken serin rüzgar saçlarımı arkamda deli gibi savuruyordu. Ayaklarım çamura batığı her an daha sert itiyordu kendini ileriye. Kahkahaların ise ormanda yankılanıyor ve orman hayvanlarının ürkmesine neden oluyordu. Büyük bir ağacın yanından hızlıca geçtiğimde birkaç kuş gökyüzüne doğru uçtu. Gözlerimden akan yaşlar yanaklarımda kurumuştu. Ciğerlerim oksijenle yanarken ağaç dallarından birinin yüzeye çıkan kısmına takıldığımda kendimi çamur ve yosunla kaplı halde buldum. Yerde neredeyse yatar haldeydim. Bir kahkaha daha attım.
"Alice !"
Arkama döndüğümde yüzlerinde şaşkınlıkla neredeyse bütün çocuklar bana bakıyordu. Aralarında Chris de vardı ve bakışlarından alnıma deli damgası vurduğu belliydi. Onlarda benim gibi nefes nefese kalmıştı. Ne zamandır peşimden koştuklarını merak ettim. Hiç farkına varmamıştım.
"İyi misin ?" Albert endişeyle yanıma gelip kolumdan tuttu.
"Harikayım." Dedim gülerek.
"Yaralanmışsın, bak dizlerin kanıyor."
Oturduğum yerden bacaklarıma baktığımda sıyrılmış olduklarını gördüm. Kalbim adrenalinle göğsümden fırlayacakmış gibi atarken hiçbir acı hissetmiyordum.
"Ah, iyiyim."
"Sen aptal mısın ?!" Chris'in sinirli sesi herkesi susturmuştu. Endişeyle gözlerine baktım. Neden kızdığını anlamıyordum. Ben ona şaşkınlıkla bakarken nefes verip sinirle geri döndü. Oluşan birkaç saniyelik sessizliğin ardından diğer çocuklarda birer birer eve doğru dönmeye başlamıştı. Albert yanımda eğilip çamur bulaşmış kanayan dizlerime baktı.
"Yıkamamız gerek, ayağa kalkabilecek misin ?"
"Evet, kalkarım." Dedim. Ensemde saç diplerim hafif terlemişti. Yanaklarım ateş basmış gibi yanıyordu ve hala nefes düzenim yerine gelmemişti.
"Ben yanlış bir şey mi yaptım ?" Dedim Chris'in tepkisine karşılık. Albert kolumdan destek vererek beni kaldırdı.
"Hayır sadece çığlık attığın için endişelenmiş olmalılar."
"Endişelenmek mi ?" Chris benim için mi endişelenecekti ? Yüzünde her daim şuracıkta ölüp gitse de kurtulsak ifadesi vardı.
"Burada tehlikeli insanlar var. Arthur'un düşmanları var." Dedi ciddiyetle. Kafam karışmıştı.
"Neden ?"
"Şey eğer güçlüysen o gücü elinden almak isteyen insanlar her daim olur. Her neyse hadi gel aşağıda bir nehir var. Bacağını yıkayalım."
Soktuklarım düzene girdikçe vücudumu daha çok hissetmeye başlıyordum. Bacağımdaki acı kendini göstermeye başladığında kendi kendime kıkırdadım. Albert önden giderken kısa bir an arkasını dönüp bana baksa da bir şey demedi. Özgürlüğün bedeli bu olacaksa seve seve bacaklarımı feda etmeye hazırdım. Hayatta bile anlam kazanan başka şeyler de vardı. Düşününce kötü şeyler yapan insanları neden hapishaneye attıklarını da ancak şimdi anlıyordum. Sağlıklı olduktan sonra hayatında en önemli şey özgürlük olmalıydı. İnsanlar özgürdü ve ben yıllarca kapana kısılmış fare gibi yaşamıştım. Rawen beden çok şey almıştı. Hızla akan nehre baktım. Benden daha fazlasını çalmasına izin vermeyecektim.
"Su soğuktur, dikkatli ol."
Gerçekten öyleydi. Ellerimi soktuğumda çarpan buz gibi soğuk güç, çok hoşuma gitmişti.
"Daha önce hiç görmemişsin gibi davranıyorsun." Albert'in beni izlediğinin farkında değildim. Gözlerimi ayakta kollarını önünde bağlamış çocuğa baktım.
"Aslında öyle." Dedim fısıltıyla.
"Burayı beğendin mi ?"
"Bayıldım, o kadar güzel ki.." Sesimdeki karşı konulmaz hayranlığı duymuştu. Memnuniyetle gülümsedi. "Burada özgür hissediyorum." Dedim. Kısa bir an düşündü. Soğuk suya elimi sokup bacağımdaki kanı temizledim. Kan durmaya başlarken benim ellerim soğuk yüzünden uyuşmaya başlamıştı.
"Sana göstermek istediğim başka bir şey vardı." Dedi keyifle. "Yürüyebilecek misin ?"
"Koşarım bile." Dedim heyecanla. Tekrar koşmak istiyordum. Yine de Chris ile şansımı daha fazla zorlamak istemedim.
"Yürüsek daha iyi," dedi gülerek. "Biliyor musun biraz çocuk gibisin."
"Öyle miyim ?"
"Evet. Arthur'un seni neden getirdiğini anlıyorum galiba." Nehirden uzaklaşmaya başladığımızda yolu gösterdi. "Bu taraftan."
"Nereye gidiyoruz ?" Dedim merakla.
"Sana beğeneceğini düşündüğüm bir şey göstereceğim." Dedi hevesle. Peşinden giderken mutluydum. Ne kadar süreceğini bilmeden peşinden aynı hevesle ilerledim.
Sonbahar'ın tüm renklerini almış ağaçların arasında görmeyi beklediğim şeylerden biri değildi kesinlikle. Ağacın dalına asılmış salıncak o kadar güzel görünüyordu ki ağzım açık kalmıştı.
"Çok güzel !" Salıncağa koşturdum ve üzerine çıktım. Rüzgâr yine saçlarımın arasında uçmaya başladığında durduramadığım kahkahalarım geri dönmüştü.
Eve geri dönerken güneş batmaya başlıyordu. Albert hemen yanımda yürürken rüzgardan birbirine dolanmış saçlarımı parmaklarımla ayırmaya çalışıyordum.
"Neden eviniz şehre bu kadar uzak ?"
"Böylece insanlar bizi rahatsız etmiyor."
"Hm, peki Arthur'un ailesi var mı ?"
"Bildiğim kadarıyla yok, geçmişinden pek konuşmaz. Sadece anı yaşıyor."
"Ya Chris ?" Dedim merakla. Eve girmeden önce aklıma takılanları sormak istiyordum.
"Ona gölge deriz. Arthur'dan sonra bir anlamda en yetkili kişi oluyor."
"Gölge.." Karanlık sokak arasında Arthur'un söyledikleri aklıma geldi. Bana gölgesini aradığını söylemişti. O Chris miydi ?
"Neden ona gölge diyorsunuz ?"
"Çünkü Arthur'a birçok yönden çok benziyor ve varlığını hissetmeden bile bir şekilde her zaman orada oluyor." Kulağıma doğru yanaştı."Tıpkı tüm gün bizi izlemiş olması gibi." Dedi fısıltıyla. Şaşkınlıkla durdum. Tüylerim diken diken olmuştu. Etrafıma bakmak istiyordum ama gözlerim Albert'in gözlerine endişeyle bakıyordu.
"Ne ?" Dedim aynı şekilde fısıltıyla. Tepkime güldü.
"Sakin ol, sadece eğleniyordum." Dedi kıkırdayarak. Önden ilerleyerek çalıların arasından geçtiğinde peşinden ilerledim. En sonunda evi dışarıdan gördüğümde şaşırmıştım. Elbette içerideki odaları ve yapıyı gördüğümde böyle bir şey bekliyordum fakat dışarıdan görmek inanılmazdı.
Arthur bizi giriş kapısında bekliyordu. Sarı saçları batan güneşin de ışığıyla çok daha büyüleyici görünüyordu. Sokak arasında gördüğüm haline nazaran altında bacak kaslarını gösteren bir pantolon ve üzerinde lacivert kısa kollu bir tişört vardı. Saçları sanki yeni uykudan uyanmış gibi başında dağınık halde duruyorlardı. Biz eve yaklaştıkça yüzündeki gülümseme büyüdü.
"Albert, ona salıncağı mi gösterdin ?"
"Evet, seveceğini düşündüm."
"Sevdi mi ?"
"Evet." Dedi. İçeriye girdiğinde napacağımı bilemeyerek kapı eşiğinde onun yanında durdum.
"Ne zaman geldin ?"
"Çok olmadı. Siz neler yaptınız ? Çocuklara alışabildin mi ?"
"Evet, çok iyiler. Bana evi gezdirdiler ve sonra ormana gittik. Nehir kenarını gördüm ve salıncakta sallandım. Harikaydı, burası çok güzel. Masal gibi, sanki gerçekmiş gibi hissettirmiyor. Sihir gibi."
Sözlerimi keyifle dinledi. Güneş huzmeleri ağaç yapraklarının arasından sinsice sızıyor ve onun gözlerine vuruyordu. Kehribar gözleri parladı. İnanılmazdı.
"Burayı sevmiş gibi görünüyorsun. Rahatladım."
Gülümsedim. "Sen nerdeydin ?"
"Çalışıyordum. Hemde küçük bir araştırma yaptım. Belle için,"
Sözleriyle ona döndüm. Gözlerim heyecanla açılmıştı. "Bir şey bulabildin mi ? O yaşıyor mu ?"
"Onu alan arabayı buldum. Ve nerede olduğunu da. Yine de bunu hala yapmak istiyor musun ?"
"Evet ! Onu kurtarmam gerek, lütfen." Ellerim ellerine yapıştı. Onsuz bunu asla başaramazdım. Umutla tutunduğum elimi sıktı.
"O zaman bu daha fazla vakit kaybetmeye gerek yok. Bu gece çıkabiliriz."
"Belle'nin yanına mi gideceğiz ?!"
"Henüz değil, adresi doğrulamam ve küçük bir hazırlık yapmam gerek. Yakında onu bulacağız."
Umutla başımı salladım. "Teşekkür ederim,"
Gülümsedi. "İçeriye girelim, yemek vakti."
Akşam yemeğinden sonra kaldığım odaya girmiş ve çocukların bana getirdikleri kıyafetleri giymiştim. Aynanın karşısına geçtiğimde kendimi süzdüm. Siyah bir pantolon, üzerimde ise beyaz, geniş bir kazak vardı. Ayağıma giydiğim sporlar alışık olduğum hayatın çok dışında yer alıyordu. Montu üzerime geçirdikten sonra dışarı çıktım. Chris ve Arthur dış kapının önünde beni bekliyordu. İkiside simsiyah giyinmişti. Chris'in aksine Arthur'un sarı saçları karanlığındaki tek renkti. Chris ise adının hakkını veriyordu. Gölge gibiydi.
"Çıkalım." Dedi Arthur. Ben nasıl gideceğimizi anlmamışken ormanın içinde biraz yürüdükten sonra bir binay doğru yaklaştık. Garaj girişi gibi olan kapısını tek bir düğmeyle açtığında gece siyahı araba karşımızda duruyordu.
Arthur sürücü koltuğuna yerleşirken yan koltuğa Chris geçmişti. Bende hızlıca arka koltuğa yerleştikten sonra arabayı çalıştırdı.
Yol beklediğimden de uzun geçmişti. Gökyüzünde yıldızlar yerini almış ve ay kendini bulutların ardına saklamıştı. Şehir merkezine girmeden doğruca kuzeye yönelmiştik. Ses çıkarmadan camdan dışarıya bakıyor ve Belle'yi düşünüp duruyordum.
"Dış kapıda bir sorun çıktı mı ?" Chris'in sorusu saatlerdir süren sessizliği bozduğunda gecenin karanlığında hızla yanımızdan geçip giden bulanık ağaç gövdelerinden gözlerimi çektim ve ona baktım.
"Ne zamandır bu kadar paranoyaksın ?" Dedi Arthur alayla. Neden bahsettiklerini anlamıyordum. Dışarıyı izlemeye devam ediyormuş gibi yaptım.
"Geçen gece sorun çıkardığımı kabul ediyorum sadece," dedi umursamazca. Arthur gözlerini yoldan ayırıp kısa bir an ona baktı. Dudağının kenarı yukarıya doğru kıvrılmıştı.
"Aptal olduğunu kabul etmeliyim." Dediğinde Chris göz devirip başını cama döndürdü. Arthur kısa bir gülüşün ardından tekrardan sessizliğe bürünmüştü.
Arabanın içi sıcak ve karanlıktı. Sessizlik Arthur'un gülüşünün ardından geri dönmüştü ve bu göz kapaklarımın üzerinde büyük bir baskı oluşturuyordu. Başımın ara ara geriye devrildiğinj fark edip yeniden toparlanmaya çalışsam da göz kapaklarım ben ne zaman olduğunu anlamadan tekrar kapanıyor ve beni bilinçsizliğe sürüklüyordu. Bu savaşta ne kadar karşı koyabildiğimi hatırlamasam da kaybettiğimi fısıltıları duymaya başlamamla anlamıştım.
Chris, "Yani gerçekten de ona yardım edeceksin ?" Dedi.
"Bir çocuktan bahsediyor," Arthur'un sesi umursamaz çıkmıştı. Gözlerimi kırpıştırsam da hala karanlıktaydım. Rüya gördüğümü düşündüm.
"Yalan olmadığını nereden biliyorsun," dedi sertçe. Sesini kısık tutmakta zorlanıyor gibiydi.
"Söylediği gibi verdiği plaka numaralı bir araç var ve çalıntı."
"Bu hiçbir şey kanıtlamaz. Hem o bir yetişkin. Bunun nasıl bir sorun çıkartacağını iyi biliyorsun."
"Gerçekten onun bir yetişkin olduğunu mu düşünüyorsun ?"
"Aslında aptal olduğuna eminim."
"Hayır, bence o tüm bunlardan çok daha fazlası. Daha önce hiç o yaşa gelmiş ve bu kadar bozulmamış kalan birini görmemiştim."
"Bozulmamış," diye alayla tekrar etti Chris.
Sessizlik yeniden oldu. Bilincim geldiği dalgalara geri dönerken fısıltılar devam etmiş fakat artık bana ulaşamayacak kadar uzağımda kalmıştı. Bense çok daha derinlere çekilmeye devam ettim..
Kabuslarımdan birinde yine Rawenlaydım. Daha önce onu hiç görmediğim kadar korkunç bir haldeydi. Ona bunu kimin yapmış olabileceği hakkında bir fikrim yoktu. Oturduğu beyaz deri koltukta parmaklarının arasındaki sigarayı derince içine çekiyordu. Beyaz sigara kağıdı dudaklarına her dayandığında kırmızıya boyanıyordu. Son nefesini alıyormuş gibi içine çekti. Sigaranın ucundaki ateş ona biraz daha yaklaştı.
"Onu parçalara ayıracaklar," her kelimesinde dudaklarından duman çıktı ve havaya karıştı. Göz altları siyaha dönmüştü ve gözünün beyazı kıpkırmızı damarlanmıştı.
"Hayır, bulabiliriz." Tina çökmüş haldeydi. Üzerinde daha önce giydiğini hiç görmediğim sade beyaz bir tişört vardı. Ya da eskiden sade beyaz olmalıydı çünkü sanki desenmişçesine yer yer kırmızıya boyalıydı. Dudakları şiş ve patlamıştı. Gözlerindeki yorgunluk Rawen'ınki ile benzerdi.
"Belki de ölmüştür," Rawen'ın gözleri siyaha bürünmüştü. Üzerindeki gömlek kan içindeydi. Gömleğin bileklerindeki düğmeleri açmış ve dirseklerine kadar sıyırmıştı. Sigarasından derin bir nefes daha çekti.
Tina ağlamaklıydı. Yüzü acı çekiyormuşcasına acıyla buruştu. Gözlerinden yaşlar sırasıyla inmeye başladı.
"Hayır, hayır Rawen ! Ondan vazgeçemeyiz !" Yalvarırcasına bağırdı.
"Ondan vazgeçtiğimi mi düşünüyorsun ? Siktir, beynini peynir ekmekle mı yedin sen ?!" Tina'nın sertçe saçlarını kavradı ve geriye çekti. Tina acıyla bir çığlık attı. Rawen'ın demir gibi parmaklarından saçlarını kurtarmaya çalışsa da gereksiz bir çabaydı. Rawen yüzünü Tina'nın yüzüne yaklaştırdı. Nefesindeki alkol kokusunu alabiliyordu Tina.
"O sikik kaltak isterse en küçük deliğe girmiş olsun onu yine de bulup çıkartırım. İşe yaramaz ruhu siktiğimin bedeninden çıkmış olsa bile onu ne olursa olsun buluşacağım. O ölse bile benden kaçmayacak."