8. Bölüm

4825 Kelimeler
ALİCE Aptalca. Bu yaptığım aptallıktı. Kanayan ellerim soğuktan dolayı uyuşmuş, deli gibi titremeye başlamışlardı. Gözlerimden hiç durmadan akan yaşlara rağmen kalbim yaptığım bu aptallığı şiddetle reddediyordu. Uzun zaman sonra aldığı özgürlük için göğsümden fırlamak istercesine atıyordu. Gözlerimden akan yağmurların baş sahibi ise mantığımdı. Hava zifiri kararmış, sokak kedisi gibi çıkmaz sokağın birisinde, binaların balkonlarının altında yağmurdan kaçınmak için köşeye sinmiş oturuyordum. Gözlerim sürekli Rawen'ın ateş püskürterek bir köşeden çıkması için bekliyordu. Beni bulacaktı, bir dakika, bir saat ya da bir gün. Önemi yoktu beni mutlaka bulurdu. Rawen'ı belgesellerde izlediğim yırtıcı hayvanlara benzetiyordum. Dişlerini ve pençelerini gözlerini ayırmadan izlediği avına geçirmek için sabırsızca bekleyen bir katil. Burada otların arasındaki zavallı tavşan ben oluyordum. Bacaklarımdaki ve ellerimdeki kesiklere göz gezdirdim bir kez daha. Bileğimdeki inanılmaz ağrı keskin soğuğa rağmen hissettiriyordu kendini. Kendimi ikinci kattan aşağıya bırakmış olduğum gerçeği hala mantığıma gerçek dışı geliyordu. Aldığım yaraların farkında olmadan tüm gücümle koşmuştum siyah arabanın ardından. Bacaklarım fazla zayıf gelmişti ona yetişmek için. Çığlıklarım yetersizdi beni duyması için. Onun kurtarıcısı olmak istemiştim. Belle'nin çığlık çığlığa cama attığı yumruklar gözlerimin önündeydi. Gözlerini sonunda ilk defa görmüştüm. Küçük ama parlayan kahve gözleri vardı. Bunu yapanlar ondan bu ışığı çalacaklar mıydı ? Çığlık atmak istedim. Saatler geçerken ayağa kalkmayı başarmış ve en sonunda durmuş olan yağmurun biraz verdiği cesaretle etrafta yürümeye başlamıştım. Arabanın arkasından dakikalar boyu koştuğum yolları hatırlamaya çalışıyordum. Geri dönmeli miydim ? Rawen çoktan eve gelmiş olmalıydı, ya da belki henüz gelmemişti. Kaç saattir dışarıdaydım ? Ona olanları açıklayabilirsem beni çokta kötü bir şekilde cezalandırılmazdı belki de. Eğer gidersem kesin olarak şunu biliyordum ki buraya veda ederdim. Bir gece uyumam için beni yatağa götürürdü. Ardından mutfağa gider ve elinde hap ile bir bardak suyla geri dönerdi. İçmem için zorlardı. İlacı içtiğimde aniden tüm vücudumu saracak olan tüketici ağırlığı hala daha hatırlıyordum. Parmak uçlarımdan gizemlice çekilen ruhum olurdu. Gözlerim kendini karanlığa teslim ederken Rawen üzerime doğru eğilirdi. "Bunun senin suçun olduğunu biliyorsun değil mi ?" "Eğer uslu dursaydın bunların hiçbiri olmazdı." "O insanlar senin yüzünden ölecekler." "Hepsi senin suçun." Hayır. Bu sefer kurtarmak istiyorum. Belle'yi kurtarmak istiyorum. Çıplak ayaklarım uzun zaman önce hissizleşmişti. Eğer bakarsam kan ve çamur içinde olacaklarını göreceğimi biliyordum bu yüzden beni durdurmalarına izin vermemek için başımı hiç indirmedim. Keskin bir şeye bastığımda ve derimin yırtıldığını hissettiğimde bile yürümeye devam ettim. Ben ilerledikçe evler azalıyor, yoğun bir orman başlıyordu. Nereye gittiğime dair bir fikrim olmasa da geldiğim yönün tersine ilerliyordum. Korkumun beni geri döndürmesine izin veremeyeceğim kadar uzakta olmam gerekiyordu. Sonra arabanın arkasında yazan sayı ve harfleri onu bulabilecek birine söylemem yeterliydi. Belleyi kurtaracaktım. Ne kadar süre yürüdüğüme emin olmadığım bir anda karşıma çıkan kadına şaşkınlıkla baktım. Üzerinde eski bir elbise ve altında uzun botları vardı. "Sen iyi misin ?" Dedi merakla. İstemsizce geriye atıp korkuyla ona baktım. Kötü biri miydi ? Bana zarar verecek miydi ? "Kötü görünüyorsun. Ayakkabıların yok mu ?" Dedi ayaklarıma bakarak. Ne diyeceğimi bilemeyerek başımı iki yana salladım. Tina dışında yıllar sonra konuştuğum ilk kadındı. Merak ve heyecan korkumu biraz olsun bastırabilen tek duygulardı. "Ben Aura, senin adın ne ?" Dedi merakla. Otuz yaşlarında görünüyordu. "Alice," dedim fısıltıyla. Duyup duymadığından emin olmasam da gülümseyerek başını salladı. "Yardıma ihtiyacın var gibi görünüyor. Ben biraz ilerideki aş evinde çalışıyorum. Benimle gelmek ister misin ?" Sesindeki nazik ton beni etkilemişti. Vücudum soğuk yüzünden istemsizce titrerken ayaklarımdaki acı gittikçe katlanılmaz bir hale geliyordu. Başımı salladığımda gülümseyerek bana yaklaştı. "Ben biraz ilerideki kasabada yaşıyorum ve orada çalışıyorum. Şurada kamyonum var." Dedi destek olmak için elimi omzuna attırırken her dokunuşunda zıplıyordum. Bunu fark etse de umursamadan ağırlığımı üstlenmişti. Kahverengi, paslanmış kamyoneti yolun kenarına park edilmişti. "Kış geldiğinden beri üç günde bir buraya geliyorum." Dediğinde bomboş yola ve çevreye baktım. "Gel sana göstereyim." Dediğinde kamyonetin etrafından geçip ileride deli gibi köpek mamasına saldıran yavruları gördüm. Genellikle siyah ve beyaz rengindeki yavrulara hem şaşkınlık hemde hayranlıkla bakıyordum. "Kış geldiğinde beri yiyecek bir şey bulmaları çok daha zor. Anne geçen hafta doğum yaptı. Biraz ilerde terk edilmiş bir barakada yaşıyorlar." Dedi merhametle yavrulara bakarak. Kamyonetin yük taşıma kısmında köpek maması paketi duruyordu. "Hadi gidelim, donmuş olmalısın." Kamyonete bindiğimizde içerisinin ısınması için klimayı açtığında donmaya yüz tutmuş vücuduma sıcak havanın çarpmasıyla kendime gelmiştim. Ellerimi klimaya yapıştırırken bana nazikçe gülümseyerek bakıyordu. Ne kadar yol gittiğimizden emin değildim ama kamyonetin içi sıcacık olmuş ve gerinlen tüm kaslarım gevşemişti. Oturduğum koltukta jöle gibiydim. Vücudum sıcaklıkla ısınmış ve soğuktan uyuşan tüm yaralarımı hissetmeye başlamıştım. Kamyonetin çalışan motorunun sesi kulaklarıma oldukça yabancı gelse de yorgunlukla gözlerimi kapatmama engel olamamıştı. Aslında beni yaşadığım şu anın gerçekliğine inandırıyordu. Gözlerimi açtığımda yine odadaki yatakta olmayacağıma inandırmak için gürültüyle hırlıyordu sanki. Aura motoru durduğunda yarı baygın haldeydim. Uyku tüm vücudumu sarmış beni içine çekmek için bekliyordu. Aura eliyle kolumu hafifçe sarstığında bilincimi geri kazanmaya çalıştım ama beni içine çeken uyku girdabı çok daha güçlüydü. "Kahretsin, yanıyorsun sen." Dedi endişeyle. Gözlerimi aralayıp yangının nerede olduğunu görmeye çalıştım. Parlak ateşin ışığını ararken gördüğüm tek şey iyice zifiri karanlık ve çiseleyen yağmur damlalarının cama her çarptıklarında camın üzerinden aşağıya doğru kaymalarıydı. "Alice ?! Beni duyuyor musun ?" Sıcak elleri yanaklarıma dokundu. "Mhm," cevap vermek istesem de bu çok zordu. Öyle yorgun ve bitkindim ki vücudumu oynatcak tek bir kasımın bile doğru dürüst çalışacağından şüpheliydim. Aura bir şeyler daha söyledikten sonra kapısını açmış ve dışarıya çıkmıştı. O kısacık aralıkta bile bana çarpan rüzgar yüzünden titredim. Donuyordum. Dışarıdan gelen konuşma seslerinin farkında olsam da kapalı gözlerimin ardında bambaşka resimler ve senaryolar oynuyordu. Birinde Tina onun için yaptığım özel tatlıyı deniyordu, diğerinde Rawen alt kattaki oturma odasında, koltukta uyuya kalmıştı. Rüyalarım bulanık şekilde gözlerimin ardındaki karanlıkta oynuyordu ama dışardaki sesler gittikçe yükselerek yakınlaştığında resimler de bir bir silikleşti. "Alice ?!" "Nereden buldun bu kızı ?" Duyduğum erkek sesi beni endişelendirse de endişem vücuduma ulaşmıyordu. Gözlerimi aralamak istediğimde iflas etmiş kaslarım buna izin vermedi. "Yardım et, onu içeriye götürmeliyiz." Dedi panikle Aura. Benim tarafımdaki kapı açıldığında çarpan rüzgar ve soğuk yağmur damlaları yüzümü buruşturmama sebep oldu. Kendimi soğuktan geri çekmeye uğraştığımda bir çift büyük ve sıcak el beni bacaklarımdan ve sırtımdan yakalamıştı. Burnuma gelen yabancı koku neredeyse bilincimi yerine getirmişti. Bu ellerin sahibi Rawen değildi. Bu yabancı erkek kokusu da ona ait değildi. Bana ne yapacaklardı ? Gözlerimi panikle araladığımda adamın geniş omuzları ve boynu arasındaydım. Yoğun odun ve erkek kokusu burnuma geliyordu. Güçlü kollar beni içeriye taşırken kendimde onun kollarından kurtarma gücü bulamıyordum. "Kız yanıyor." Diye yakındı. Yine yangından bahsediyorlardı. Konuşmaların çoğuna anlam veremiyordum. Sürekli üzerime yağan soğuk yağmur damlaları sinirimi bozuyordu. Eski bir kapı büyük bir gıcırtıyla açıldığında yağmur durmuştu. Yine de burası arabanın içi kadar sıcak değildi. "Onu koltuğa yatır." Dedi Aura. Büyük kollar beni yumuşak bir yere bıraktığında derin bir nefes alabilmiştim. Yabancı koku benden uzaklaşmıştı. Dakikalar sonra gözlerimin ardındaki karanlıkta ışık yandı. Aradığım ateşi bulmuştum. Kısık gözlerle araladım kirpiklerimi. Şöminede yanan ateş çok parlaktı. Bilincim gitmeden önce parlak ateş göreceğim kabusun en büyük tetikçisiydi. Rüyamda nereydese ömrümü geçirdiğim o evdeydim. Ama aynı zamanda yoktum da. Bu ikilem bana çok garip gelmişti. Bu ev bir nevi benim hayatımdı. Yokluğumda ise orada hiçbir şey kalmamıştı. Rawen soğuk yağmurun altında ıslanmıştı. Hiçbir zaman şemsiye taşımazdı bu yüzden fırtınalı zamanlarda sanki duşun altına girip çıkmış gibi görünürdü. Gözlerinde yine o her zamanki yorgunluk vardı. Fakat içeriye adım atar atmaz yanlış bir şeyler olduğunu hissetmişti. Evin içi olması gerektiğinden çok daha soğuktu. Ayakkabıları çıkarmadan bir hışımla içeriye girdiğinde paramparça olmuş pencerenin karşında bir anlığına donup kalmıştı. İçeriye sürekli bardaktan boşalırcasına yağan yağmur suları giriyordu. Geçen tek bir saniyede Rawen'ın zihninden binlerce resim geçmişti. Her biri hayal gücünden parçalardı. Olabilecekleri kafasında bir bir resmetmişti. Camlardan içeriye giren onlarca adam.. Dışarıdan ağır silahlarla açılan ateşler.. Eve gizlice kapıdan giren adamın Alice'i camdan dışarıya fırlatması.. Rawen'a işkence eden o saniyeler geçtiğinde paniğinin yerini reflekslerine bırakmaya çalıştı. Elleri kendisi bile farkında olmadan belindeki silahına gitmişti. Tüm vücudu tetiğe geçmişti. Vücudundaki her kas kasılmış ve savaşa hazır hale gelmişti. Yine de zihninin büyük bir bölümünde tek bir kişi vardı. Silahı ateşlemeye hazır halde tutarak içeriye sessiz adımlarla girdi. Gözleri evin içinde gezinirken herhangi bir arbede dövüş izleri arıyordu. Alice'in ne kadar karşı koyabileceği belli olsa da kendini öylece verecek biri değildi. Ne durumda olursa olsun savaşırdı. Bunu en iyi bilen Rawendan başkası değildi. Evin içinde itişme, karşı koyma izleri göremedi. Tetikte kalarak cam kenarına yaklaştı ve paramparça olmuş pencereden dışarıya baktı. Dışarıda karanlıktan başka bir şey görünmüyordu. Hızlıca üst kata çıkarken zihninde alarm şeklinde çalan kızın adını seslenmemek için dudaklarını üstün bir güçle birbirine bastırmıştı. Karanlık odalarda bir bir gezerken her odaya girdiğinde silahı doğrultuyordu. İçinde bir yerlerde güçsüz ve zayıf vücuduyla saklandığı yerden çıkmasını bekleyen bir umut vardı. Gerçekte bunun imkansız olduğunu bilse de aslında bir tür yalvarıştı. Eğer kızı almak için geldilerse ellerinin boş dönmesine imkan yoktu. Fare deliğini bile iki kez kontrol ederlerdi. Rawen zihnindeki panik çığlıklarını susturmaya çalıştı. Ama girdiği her odada sesleri daha da artıyor ve düşüncelerine karışıyordu. Bütün evi gezdiğinde tekrar alt kata indi. İnerken hızlıca cebinden telefonu çıkarmış ve Tina'yı aramıştı. Eğer telefon açılmazsa Tina'nın cesedini araması gerektiğini biliyordu. Uzun birkaç çalıştan sonra telefon açıldığında tuttuğu nefesi bıraktı. "Tina ?!" "Rawen, sorun ne ?" "Nerdesin !" "Havaalanındayım. Noluyor ?" Rawen içinden siktir çekti. "Alice yok." "Ne ?" Şaşkınlık doluydu. Rawen zihninin bir köşesindeki ihtimallerin üzerini örtmesine yetecek kadar gerçekçiydi. "Ne demek yok ?! Ben evden çıkarken-" "Salondaki cam kırılmış. Alice yok Tina !" Rawen'ın sesinden duyulan çaresizlik Tina'yı birkaç saniyeliğine şoka sokmuştu. "Hemen geliyorum, daha bir saat öncesine kadar bir sorun yoktu. Onu bulmuş olsalar bile çok fazla uzaklaşmış olamazlar." "Ağh ! Sikeyim böyle işi ! Siktir ! Siktir ! Siktir ! Siktir !" Rawen nefretini ve öfkesini kusmaya başladığında Tina telefonu kapatmıştı. Büyük bir güçle içindeki siniri atmak için ortadaki masaya tekme geçirdi. Televizyonu duvara fırlatırken eline geçirdiği eşyaları parçalıyordu. Sinir krizi biraz olsun geçtiğinde hızla mutfağa geçip mutfak dolaplarından birini açtı. Eğilip kalın arka bölme tahtasını sertçe kenara çekerken karşısında birçok silah ve onlarca kutu mermi duruyordu. Silahları beline ve bacaklarına yerleştirirken mermi kutularını ceplerine doldurdu. Mutfaktan çıkmadan önce fırının yanına gidip gazı açtı. Eline kenardaki çakmağı almış ve evden çıkmadan önce kapının önünde bırakmıştı. Arabanın yanına geldiğinde açık kapıya döndü ve belindeki silahı çıkarıp ateşledi. Silah sesi sokakta şimşek gibi patlamıştı. Çakmak parçalara ayrılırken aynı anda büyük bir patlama oldu. Eski ev saniyeler içinde alevlere yenik düşmüş ve yutulmuştu. İlk önce alnımdaki soğukluğu hissettim. Islaktı ve ondan akan damlalar boynuma doğru ilerliyordu. Zihnimdeki rüya karmaşası bir bir kayıp giderken göz kapaklarındaki yük inanılmazdı. Başımdaki ağrı dikkatimi toplama engel oluyordu. Dakikalar sonunda gözlerimi aralamayı başardığında rüyamdaki parlak ışığın aksine beni karanlık karşıladı. Kulaklarımda sürekli bir tik tak sesi yankılanıyordu. Üzerimde ince bir örtü vardı. Ay'ın verdiği ışıkla aydınlanan odada gözlerimi gezdirdim. Yabancıydım her şeye. Ve bu her seferinde kalbime korku salıyordu. Odanın içi sade bir şekilde dizayn edilmişti. Uzandığı koltuğun hemen önünde küçük bir masa vardı. Masanın karşı tarafında ise büyük ekran televizyon duruyordu. Ekranı öyle büyüktü ki küçük dilimi yutacaktım bir an. Hayatımın tüplü bir televizyonda geçtiği düşünülürse belki de bu kadar şaşılacak bir şey bile değildi. Odanın sağ tarafında kitaplık benzeri bir ünite duruyordu. Sol durarda ikili pencere vardı ve cama vuran damlaların sesine bakılırsa yağmur hızlanmış gibi görünüyordu. Uzandığım yerden kalkmak için hamle yaptığımda yan tarafımda tekli koltukta oturan Aura'yı gördüm. Başı geriye düşmüş uyukluyor gibi görünüyordu. Alnımdaki ıslak bezi kenara bırakıp doğruldum. Vücuduma baktığımda yaralarının temizlenip bandajlandığını gördüm. Ayaklarım kısmen sarılıydı. Kollarımdaki ve belimdeki cam kesikleri de bezlerle kapatılmıştı. Islak elbisemin yerini kuru bir kazak ve eşofman altı almıştı. Hareket ettiğim her saniye kesikler açılıp kapanırken canımı yakıyordu. Bu tür bir acıya katlanmayalı oldukça uzun zaman olmuştu. Ayağa kalkmak istiyordum ama enerjimin tamamı emilmiş gibiydi. Ne kadar süredir uyuduğumu bilmiyordum ama yeterli gelmemişti. Vücudum çok bitkindi. Küllerin arasında yanan ateş parçalarına döndü gözlerim. Siyaha döndürdüğü odun parçasının içine girmiş yakmaya devam ediyordu. Orada yer edinmişti. Aura'ya baktım. Onun da üzerindeki kıyafetler değişmişti. Uzun kollu bir tişört ve geniş bir pijama benzeri alt vardı. Yüzü küçüktü ve burnunun üzerinde görülür büyüklükte çiller vardı. Burnuna ve elmacık kemiğinin üzerine yayılmışlardı. Siyah, dalgalı saçları boynuna kadar geliyordu. Gözlerinin rengi yeşildi. Kemikli bir burnu vardı ve bu onun yüzünü daha eşsiz kılıyordu. Yeşil gözler kıpırdanmaya başladığında gözlerimi üzeriden kaçırıp cama döndüm. "Uyanmışsın," dedi rahatlamayla. Midemde garip sancılar hissettim o an. Benim için endişelenmişti. Garip bir histi değer görmek. Bir birey olmak. Gözleri beni izlerken başımı salladım. "Nasıl hissediyorsun ?" "Daha iyiyim, teşekkürler." Kelimelerim ne kadar da yetersizdi. Ettiğim teşekkür o kadar kuru ve basitti ki suçlulukla başımı kucağıma indirdim. Ona kuru teşekkürlerden başka ne verebilirdim ki ? "Daha iyi hissetmene sevindim." Dedi gülümseyerek. "Ateşin çıkmıştı, yağmurda ne kadar kaldın böyle ?" "Uzun süre," dedim nasıl açıklayacağımı bilemeyerek. "Bak, neler yaşadığını bilmiyorum. Başına ne geldi bilmiyorum ama ben buradayım. Artık sana kimse zarar veremez bu yüzden eğer gitmek istersen seni en yakın polis merkezine götürebilirim." Sıcak elleri kucağımdaki ellerimi yakalamış ve sıkıca sarmıştı. Kalbim korkuyla çarptı. Ya beni Rawen'a verirlerse ? O zaman napacaktım ? Eğer polise gidersem beni koruyabilirler miydi ? O zaman Rawen benim yerimi öğrenmiş olacaktı. Aura gözlerimdeki korkuyu yakaladı. "Sorun yok, eğer istemezsen gitmeyiz. Ben sadece senin için söylüyorum." Diye kendini açıklamaya çalıştı. "Ben gitmek istemiyorum." Dediğimde başını salladı. Neden zorlamasını beklediğimi bilmiyordum. Hiçbir zaman seçim hakkımın olmadığındandı belki de. "Tamam o zaman gitmiyoruz." Dedi tebessüm ederek. Ben ona nasıl karşılık vereceğimi bilemezken ellerimi bırakıp oturduğu yerden kalktı. "Biraz odun getirsem iyi olacak. İçerisi soğumaya başlamış." İçeriye girdiğinde arkasından bakıyordum. Ateşin sönmesiyle içerisi de soğumaya başlamıştı. Ayak ucumdaki örtüyü kucağıma doğru çektim. Aura kolunun altında birkaç odun ve kağıt parçasıyla geldikten sonra şöminenin önünde eğilip odunları yerleştirdi. Kağıtları eliyle parçaladıktan sonra odunların arasına sıkıştırdı. Cebinden çakmağı çıkartıp kağıdın birini tutuşturdu ve odunun üzerine koydu. Yaklaşık bir dakika sonra ise şömine tekrar yanmaya ve hem ışık hem sıcaklık olmaya devam etti. Ateşte her zaman korkuyu görürken o an ilk defa onun sıcaklığıyla tanışmıştım. Aura kalkıp bana baktı. "Aç mısın ?" "Değilim," dedim. Kendini hala daha halsiz hissediyordum ve mide bulantım vardı. "Emin misin ? Senin için hemen bir şeyler yapabilirim." "Gerçekten canım bir şey istemiyor." "Peki o zaman, sıcak çikolata sever misin?" Dediğinde başımı hevesle salladım. Gözlerimde çakan ışığı görmüş olmalıydı ki içeriye giderken gülüyordu. Sıcak çikolata dolu kupalarla geldiğinde kupayı almak için uzandım. Sıcak çikolatanın kokusu burnuma dolarken tebessüm etmeden edemedim. "Çikolata sever misin ?" "Evet, hemde çok." Tekrar güldü. Eski yerine yerleşip ayaklarını altında topladı. "Kaç yaşındasın ?" "Yirmi dört." "Bende bu hafta otuzuma basmış olacağım." Dedi hayıflanarak. "Yaşlanıyorum artık," dediğinde ben gülmüştüm. Yaşlılık ve onun arkasında en az bir otuz yıl daha gerekiyor gibi görünüyordu. "Evli misin ?" "Değilim," dedim basitçe. "Sen ?" "Evliydim, boşandım." Sesini umursamaz tutmuştu. "Bazen her şey aynı kalsa da değişen sen oluyorsun." Dedi durumu anlatmaya çalışarak. Çatık kaşlarla ne demek istediğini anlamaya çalıştım. Halime tekrar güldü. "Ben çok genç evlendim, evlendiğimde on dokuz yaşındaydım." Diye açıkladı. "Adı Zackti ve onunla yaklaşık on yıl evli kaldık. Evliliğimiz boyunca değişen bir şey yoktu. Demek istediğim, o hala aynı Zack'ti. Aşık olduğum adam, birbirimiz için kurduğumuz ev, komşularımız, çevremiz aynıydı. İlk başlarda sorunun ne olduğunu anlayamadım. İçimde bir yerlerde bir şeyler vardı ve bu ister istemez hayatımı da etkilemeye başlamıştı. Bunalıma girdiğimi sanmaya başlamıştım. Hiçbir sorun yokken en küçük şeyde bile kavga etmeye başlamıştık." Nefes verip yanağına dökülen saçlarını kulağının arkasına sıkıştırdı. Yine de birkaç isyancı saç yine çilli yanaklarına dökülmüştü. "İşler çok daha kötüye giderken evin içine huzurumuz kalmamıştı. İkimizde sorunun ne olduğunu anlayamıyorduk ve ne yapacağımızı da bilmiyorduk. Zack sürekli orta yol bulmaya çalışıyor olsa da işten eve gelmek bile istemiyordum. Sorunun ne olduğunu anladığımda boşanma kağıtlarını Zack'e yolladım." "Sorun neydi ?" Aşk üzerinde konuşarak yorum yapabileceğim bir konu değildi. Deneyimlemeyi bir kenara bırakırsak üzerinde doğru düzgün hiç düşünmemiştim bile. "Değişen bendim. Büyümüştüm ve artık onun bana sunduğu hayattan fazlasını istiyordum. Zack sürekli içiyordu. Alkol problemi vardı ve bazen bu o kadar ileriye giderdi ki şiddete başvururdu. Tabii ertesi günü elinde demet demet çiçeklerle gelir ve tonlarca özür sıralardı. O zamana kadar başka bir seçeneğim olduğunu anlamamıştım. O kadar küçük yaşta kendimi o kafese koymuştum ki bu kapısı olduğunu unutmuştum." Gülümseyip sırtını dikleştirdi. "Şimdi ise özgür bir kadınım. Mecbur bırakıldığım hayattan kurtuldum ve kendi ayaklarımın üstünde duruyorum." Dedi gururla. Hissettiğim ilk şey tanıdık bir duyguydu bana. Hayatım olmuş o evde yaşarken camdan dışarıya her baktığımda, okuduğum her kitapta, izlediğim her belgeselde bile kalbime cam batıyormuş gibi bir his çökerdi üstüme. Ve bu şu anda yaşadığım duyguyu tek anlatan şeydi. Kıskançlık ve imrenme. Haksızlık ve nefret. İsyan. "Sen gerçekten güçlüsün." Dedim. Sesimdeki pis kıskançlığı duymamış ve bana gülümsemişti. "Bazen bazı şeylere sahip olmak için savaşmak gerekiyor." Bir süre ateşin odunları yakarken çıkardığı çıtırtı sesi odadaki tek sesti. Saatin kaça geldiğini bilmiyordum ama gece yarısını geçmiş gibi görünüyordu. "Sanırım sende hiç kolay şeyler atlatmadın." Dediğinde gözlerimi kaçırdım. "Seni buraya kadar getiren ne oldu ? Yanlış anlama, hiçbir şey anlatmak zorunda değilsin. Sadece seni kan içinde, saatlerce yağmurun altında gördüğümde oldukça şaşırdım." Birkaç saniye parmaklarımla oynadım. Ne söylemem gerektiğini bilemeyerek düşündüm. Yine de o dışarıdaki hayatımda tanıştığım tek kişiydi. Ve bana yardım etmişti. Aura bana güvenip kendi hikayesini anlatmıştı, bu yüzden bende benimkinin birazını ona verecektim. "Bir çocuk vardı." Dedim nereden başlayacağımı bilemeyerek. "Çocuk mu ?" "Evet, Belle. Yani bu onun gerçek adı değil ama. Şey, o bulmam gereken bir çocuk." Dedim endişeyle. Napacağımı bilmiyordum, nereden başlamalıydım ? Belle'yi nasıl kurtaracaktım ? Belki de kendim için bencillik etmeyi bırakmalı ve polise gitmeliydim en başından. O zaman Belle şu anda güvende ve iyi olur muydu ? "Ne oldu ?" "Onu arıyorum." Gözlerim yaşarmıştı. O anları tekrar yaşıyordum sanki. "O kayboldu. Onun gerçek adını ya da nerede yaşadığını bilmiyorum." "Evsiz bir çocuk muydu ?" Dediğinde bilemeyerek başımı salladım. "Kayboldu derken ne kastediyorsun ?" Gerçeği söylemek istedim ama ben bile neler olduğunu anlamıyordum. "Gitti, kayboldu." Dedim bir şey anlatamamanın verdiği çaresizlikle. "Polise ihbar ettin mi ?" "Hayır," yanaklarım göz yaşlarımla ıslandı. "Polise gidemeyiz." Bencil pisliğin tekiydim. Aura ona anlayamadığım bir şeylerin olduğunun farkındaydı. Yeterince zekiyse eğer yalan söylediğimi de anlamış olmalıydı. Yine de bunun hakkında bir şey söylemedi. Yanlızca endişe ve vicdanının ağır yüküyle gerilmiş vücudumu rahatlatmak için bana destek oldu. "Sorun değil, sana yardım edeceğim. Onu bulacağız tamam mı ? Sen sakin ol ve güçlü kal. Buraya yakın bir şehir merkezi var. Orada birini tanıyorum, çevresi oldukça geniştir ve çocukların hepsini tanır." Dediğinde gözlerim ışıldamıştı. "Gerçekten bana yardım edecek misin ?" "Tabiki, bende bir zamanlar en az senin kadar çaresizdim. Bu zamanlarda kadınlar birbirine destek olmalı." Ve duygusal olarak çöktüğüm andı. Gözyaşlarım ben daha farkına bile varmadan yanaklarımdan birbiri ardına inmeye başlamıştı. Aura ilk başta ne olduğunu anlamasa da bir şey demeden kollarını etrafıma sarmıştı. Gece boyu hiç durmadan ağlamış olmama rağmen beni bir an olsun yanlız bırakmamış ve gözyaşlarımla tişörtünü mahvetmeme aldırmamıştı. Ne zaman uykuya daldığımı hatırlamıyorumdum ama uyandığımda gökyüzü günlerdir hiç olmadığı kadar açık ve parlaktı. Kuşlar yağmur dolu günlerin ardından cıvıldıyordu ve ben bı kez daha o evde uyanmamış olmanın şaşkınlığını yaşıyordum. Aura içeriye girdiğinde bana gülümsedi. "Günaydın, nasıl hissediyorsun ? Ağrıyan bir yerin var mı ?" Rüya olmadığına emin olduğumda bende tebessüm ettim. "Günaydın," dedim kısılmış sesimle. "İyiyim." "Sesin gitmiş, sanırım grip oldun. Yürüyebilecek kadar iyi hissediyor musun ? Eğer istersen-" "Hayır iyiyim." Dedim vazgeçeceğinden korkarak. "Pekala sen nasıl diyorsan öyledir. Hadi kahvaltıya gel. "İçeriye girdiğinde bende üzerimdeki örtüyü kenarıya bırakıp doğruldum. Bandajlı ayaklarımı yere indirdiğimde ilk başta acısı kesin gelmiş olsa da birkaç denemenin sonunda ayağa kalkmayı başarabilmiştim. Aura'nın peşinden koridora girdiğimde sıcak yemeklerin kokusunu anında almıştım. Karnım büyük bir açlıkla guruldadığında utançla elimi karnıma bastırdım. Küçük adımlarla kokunun geldiği yönü takip ederken mutfağa girdiğimde masada oturan yabancı adam beni korkutmuştu. Şaşkınlıkla geri adam atarken gözleri üzerimdeydi. Aura geldiğimi fark edip bana döndü. "Gelsene," dedi keyifle. Ardından bakışlarımı takip etti. "O benim ağabeyim Finn, bu da Alice." Dedi ikimizi tanıştırarak. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum, bu yüzden gözlerimi ayaklarıma indirdim. Rawen'ı tanıyor olabilir miydi ? Ya onun arkadaşıysa ? Sonuçta evden çokta uzakta değilim. En fazla iki saatlik bir mesafede olmalıyım. "Orada dikillecek misin tüm gün ?" Kalın sesiyle korksam da başımı kaldırıp gözlerine baktım. Belki de tecrübesiz ve aptal olduğumdandı ama Rawen'ın gözlerinde gördüğüm şiddeti ve nefreti göremiyordum. "Sorun yok Alice." Dedi Aura. Garip davrandığımı fark edip masada bir sandalye çektim kendime. Tabağıma krep bıraktığında gülümsedim. "Teşekkürler," "Afiyet olsun." Kahvaltı bir süre hepimizin sadece yemeğine odaklanmasıyla sessiz geçti. Aura arda sırada bana masadakileri yemem için uzatmış ve ne kadar zayıf göründüğüm hakkında şikayet etmişti. Daha dün tanıştığım birinden bu denli ilgi görmek beni suçlu hissettiriyordu. Onun bu iyiliğini hak etmiyordum. Ona kendim hakkındaki tüm gerçekleri anlatmamıştım bile. Fakat beni içten içe yiyenin bu olmadığını biliyordum. Önceki geceden beni zihnimden çıkmayan düşünce gitmek zorunda olduğum gerçeğiydi. Rawen beni her saniye bulabilirdi. Hemen şu anda kapıdan içeriye girer ve elindeki silahla herkesi öldürebilirdi. Yapamayacağı bir şey değildi. Aura'nın yanında kalmak için her şeyi yapabilecek olsam da Belle için gösterdiğim bencilliği ona karşı da yapamazdım. Gitmek zorundaydım. "Nereden geliyorsun ?" Finn'in sesi beni daldığım düşüncelerimden çekip çıkarmıştı. Aura ona uyarı dolu bakışlar gönderdiğinde Finn sinirle 'ne var' dedi. "Emin değilim," dediğimde ikisinin arkasındaki sözsüz tartışma bitmiş ve gözler bana dönmüştü. "Emin değil misin ?" Dedi alayla. Peki, neden fırtınada ayakkabın bile olmadan yolun ortasında yürüyordun ?" "Finn !" Aura sinirle kızdığında Finn omuz silkti. "Bilmek hakkımız değil mi ? Kimin neyi olduğunu bilmiyoruz ve onu evimize aldık." "Finn kes şunu !" "Ben üzgünüm, bugün gideceğim." Bu gitmek için iyi bir fırsattı. Bana güvenmemekte son derece haklıydı. Varlığım onları daha büyük tehlikeye sokacaktı. "Hayır, Alice. Sorun yok sen şu koca kafalının söylediklerine aldırma. Burası benim evim ve istediğin kadar kalabilirsin." "Ha, onun için beni kovuyorsun yani ?" "Hayır, sadece evimde kimin kalıp kalamayacağına ben karar veririm diyorum." "Sadece seni korumaya çalışıyorum," "Lütfen tartışmayın," dedim mahcup olarak. Aura bana özür dilercesine baktığında gülümsedim. Kahvaltı bittiğinde Aura'nın kalın kıyafetlerinden birkaç parça giymiştim. Finn anladığım kadarıyla bugün portakal bahçelerine gidecekti. Saat sabah ona gelirken Aurayla ben şehir merkezine gitmek için kahverengi kamyonetine bindik. Güneş günler sonra hiç olmadığı kadar parlıyordu gökyüzünde. "Senin gelmenle güneş açtı." Dediğinde utanıp başımı çevirmiştim. Aura ile beraber yaklaşık bir saat süren yolculuğumuz oldukça keyifli geçmişti. Radyodan yüksek ritimli bir müzik açmış ona eşlik etmişti. Tina ile olan bu benzerliği tüylerimi ürpertmişti. Eğer tanışsalar birbirlerini çok severler gibime geliyordu. Sinirle başımı iki yana salladım. Böyle bir şeyin olmasına izin veremezdim. Ne Tina ne de Rawen onların yaşamasına izin vermezdi. "Pekala, aradığın çocuk hakkında pek bir bilgin yok sanırım." Dedi şehir merkezine girerken. "Evet, üzgünüm." "Dert etme, Arthur halledecektir." "Arthur mu ?" "Ah, dün gece sana bahsettiğim kişi. Pek tekin birisi gibi görünmese de iyi çocuktur. Eğer bir çocuk arıyorsan ona gitmek en iyi seçenek." Endişelerimi saklı tutmaya çalıştım. Korkaklık etmenin zamanı değildi. Ben bu savaşa sandalyeyi asla kıramayacağımı sandığım o cama attığımda başlamıştım. Belle şu anda nerede ve ne halde olduğunu hayal etmek bile istemiyordum. Arabayla geçtiğimiz her mağazalara ve binalara hayranlıkla baktım. "Neredeyse geldik sayılır." Dedi keyifle. Ara sokaklardan birine girdikten sonra ilerlemeye devam ettik. Şehir evleri yavaş yavaş azalırken çok fazla ilerlemeden büyük bir çiftliğe gelmiştik. "Burası Lily'nin yeridir. Ben veteriner olarak çalıştığım için haftalık olarak ineklerinin kontrolünü yapmaya geliyorum. Yakında aralarından birkaç tanesi doğum yapacak." Kamyoneti çiftliğin girişinde durduğunda kontağı kapattı. "Arthur bazen buraya Liliy'i görmek için uğrar. Aralarında çözemediğim bir bağ var." Dedi gülerek. Siyah botlarıyla çamurlu toprağa basarak indiğinde bende peşinden gittim. İçeriden ineklerin ve kuzuların sesleri gelirken Aura gülerek bağırdı. "Lilly !" Lilly denen kadın çamur içinde kalmış tulumuyla çıktığında bize el salladı. Dalgalı, sarı saçları ve mavi gözleri vardı. Gerçekten çok güzeldi. "Hey ! Hoşgeldin !" İkisi birbirine sarılırken kenarda bekledim. Bir hayatının olması böyle oluyordu demek. Seni koruyan birileri, seni seven birileri vardı. Ve ben bunu Aura'dan alamazdım. "Merhaba," dedi Lilly baba dönerek. Elini sıkmak için uzattığında gülümseyerek elini tuttum. "Merhaba, ben Alice." "Merhaba, bende Lilly. Tanıştığıma memnun oldum." "Bende," "Napıyorsun Lilly ?" Dedi Aura. "İnekleri besliyordum, yakında doğum yapmak üzereler ve bunu sabırsızlıkla bekliyorum. Yoksa saman yetiştirebileceğimi sanmıyorum." Dedi gülerek. "Kızıl dünden beri huysuz. Bakmaya geldiğin için sağol." "Lafı bile olmaz." Dedi Lilly ile beraber çiftliğe doğru giderken. Bende peşlerine takıldığımda içerideki gübre ve saman kokusu burnumu kırıştırmama sebep oldu. Tanıştığım bu yeni dünyadan her saniye büyüleniyordum. İneklerin yanına vardığımızda Aura hayvanları kontrol etmeye başladı. Yanında getirdiği küçük çantasından birkaç eşya çıkartırken ineğin karnını dinliyor ve eliyle muayene yapıyordu. Lilly'e inek hakkında birkaç soru sordu. Etrafı gezmeye başladığımda çiftliğin ne kadar büyük olduğunu fark ettim. Tavuklar, inekler, kuzu ve keçilerle doluydu. Ağaçların altında bekçi olarak Max'in kulübesi duruyordu. Şişko köpek kış güneşinin olabildiğince tadını çıkartıyordu. Yaklaşık iki saat sonra saat öğlene gelirken ineklerden biri doğrurmaya başlamıştı. Tüm bu sıkıntılı süreci kendi gözlerimle görmüş olmak inanılmazdı. En sonunda yavru doğduğunda hepimiz hayranlıkla yavruya bakıyorduk. Yüzlerimizdeki gülümseme ortak tek noktamızdı o anda. "Küçük Tosun sonunda gözlerini dünyaya açtı." Dedi Aura ellerinden eldivenleri çıkartırken. Gülerek bana döndü. "Nasıldı ?" Dedi keyifle. Tarif edebileceğim çok fazla kelime yoktu. "Büyüleyici, mucize gibiydi." Lilly yanımıza geldiğinde elinde yeni doğum yapmış anne için getirdiği su tası vardı. Annenin önüne koyduktan sonra bize döndü. "Hey, neden akşam yemeği için kalmıyorsunuz ? Ateşte tavuk yapacağım." Dediğinde Aura bana göz attı. "Aslında sormak istediğim başka bir şey vardı." "Nedir ?" "Arthur hala geliyor mu ? Görüşüyor musunuz ?" "Ah, o hergele bugün benimle görüşmek istedi. Akşam merkezde onunla buluşacağım. Neden ?" "Alice bir çocuk arıyor. Arthur'un yardımcı olabileceğini düşündüm." "Senin çocuğun mu ?" Dedi Lilly. "Hayır, değil." "Ah," Anlamış gibi başını salladı. "Tabiki, akşam benimle beraber gelin. Arthur eminim yardım edecektir." Dediğinde umutla gülümsedim. Öğleden sonrayı çiftlikte geçmiştik. Biberonla kuzuları beslemiştim ve keçilerden süt sağmayı denemiştim. Lilly bu konularda uzmandı ve hiçbir hayvan ondan korkmuyordu. Hava kararmaya başladığında soğukta onunla beraber gelmişti. Lilly söylediği gibi bizim için ateşte tavuk pişirdiğinde kokusuyla karnım gurulduyordu. Tüm o anların arasında kendimde fark ettiğim bir şey vardı. Mutluydum. Gerçekten mutluydum. Ve bu rüyanın bitecek olmasından her şeyden çok korkuyordum. Merkeze Arthur ile buluşmak için Aura'nın kamyonetine yerleştiğimizde heyecanlıydım. Tek umudum Arthur'un Belle'yi bulabilecek olmasıydı. Karşılığında ona verebilecek bir şeyim olmasa da ne istiyorsa yapmaya hazırdım. Merkeze geri döndüğümüzde sabah gördüğüm manzaranın aksine şehir sihirli gibiydi. Rengarenk ışıklar sokakları aydınlatıyor, insanlar soğuğa rağmen sokaklarda yürüyordu. "Pekala işte burası." Sokak arasında durduğumuzda kamyonetten inip etrafa bakındım. "Genelde burada buluşuyoruz." Sokağın köşesindeki ışıklı yere girerken ördek yavrusu gibi onları takip ediyordum. İçerisi sıcaktı. Ve parlak. Turuncu lambalar tavandan iplerle bağlanmış ve sarkıtılmıştı. Tahta masalar etrafa yayılmıştı. Şöminede yanan ateş içeriyi kış soğuğuna karşı koruyordu. Çenemin açık kaldığını fark ettiğimde hemen kapattım. Masalardan birine oturduğumuzda heyecandan kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Birisi gelip ne istediğimizi sorduğunda üç tane limonata istemişlerdi. Bana sordukları her şeye evet diyordum. Sanki bir masalın içinde yaşıyor gibiydim. Sihir ve büyülerle dolu bir dünyadaydım. Lilly ve Aura konuşurken dakikaları sayıyordum. Lavaboya girme ihtiyacı hissettiğimde Aura'ya döndüm. Görevli adama yerini sormak için elini kaldırdı. "Buyrun efendim ?" "Lavabo nerde acaba ?" "Lavabolarımız dışarıda köşeyi dönünce." "Teşekkürler." Adam giderken bana döndü. "Seninle gelmemi ister misin ?" "Ben giderim," dedim utanarak. Masadan kalkıp çıkış kapısından çıktıktan sonra köşeyi dönerek lavabo yazan tabelanın işaret ettiği yöne doğru ilerledim. Üzerinde kadın resmi olan kapıya ilerlerken içeriden turuncu, kıvırcık saçlı bir kadının çıkmasıyla kendimi köşeye atmıştım. Gözetlemek için kenardan baktığımda arkası dönük bir şekilde telefonla konuştuğunu fark ettim. Kısa, kızıl, kıvırcık saçları vardı. Zayıf ve güzeldi. Kalbim korkuyla karışık dehşetle attı. Hayır, hayır, hayır. Beni bulmuş olamazlardı. Gözlerim korkuyla yaşardı. Eğer Tina buradayda Rawen da burada demekti. Geldiğim köşeden geriye dönerken koşmaya başladım. Saklanacak bir yer bulmalıydım. Soğuk rüzgar yüzümü keserken hiç durmadan koştum. Sokak aralarından dolanıyor, gördüğüm ilk araya giriyordum. Gözyaşlarım yanaklarımdan akmaya başladığında umursamadım. En sonunda çıkmaz bir sokağa döndüğümde panikle yığılı kutuların arasına girdim. Karanlık sokağı aydınlatmaya ne bir sokak lambasının ne de ay ışığının gücü yetiyordu. Her tarafı onlarca kat binalarla dolmuş sokak arasında gökyüzü yap-bozun eksik kalan boş kısmı gibi görünüyordu. Tek bir parça daha yerleştirilirse gökyüzü yok olacaktı sanki. Bir anda duyduğum ayak sesleri kalbimi yerinden çıkartacaktı neredeyse. Korkuyla olduğum yere sinerken gelen kişi ayaklarını yere sürüyor, ayaklarının altındaki taşların ileriye fırlamasına neden oluyordu. Rawen ! Panik zehir misali vücudumda yayıldı. Silüet gittikçe yaklaştı ve tam arkasına saklandığım eski kutunun önünde durdu. Nefesimi tutmuş beklerken kalp atışlarım tüm sokakta yankılanıyordu sanki. Titreyen elini kaldırıp ağzıma bastırdım. "Bir şey kaybettim," çocuğun sesi kalın olduğu kadar pürüzlüydü. Şehrin uyurken çıkardığı seslerin arasında olmasını beklemediğim sesini duyduğumda korkuyla sıçramış, arkasına girdiğim kutuya çarpmış ve ileriye gitmesine sebep olmuştum. Simsiyah görünen beden bana dönük bir şekilde tam karşısımda dikiliyordu. Elleri cebinde olan beden ne sıskaydı ne de kas yığınıydı. Kocaman olmuş gözlerle başımda dikilen çocuğa bakarken ağzımda duran elimi dudaklarıma daha çok baskı yaptım. Karanlık silüet benimle onun arasındaki kutuyu sert bir tekmeyle yok etti. Kutunun birkaç metre ileriye giderken çıkardığı her ses şehrin gördüğü kâbusu bile bastırıyordu. Silüet bana doğru bir adım atıp ayaklarının üzerinde önüne çömeldiğinde katlanan dizlerine kollarını yerleştirmişti. Karanlığın yüzünü örttüğü yerde dalgalı, kısa saçları seçiliyordu. Delici bakışlar içimi delip geçerken ne bir ses çıkartabiliyor ne de bir şey diyebiliyordum. "Gördün mü ?" "Ne ?" Sesimi bulmayı başardığımda yavaş yavaş düşünmeye de başlamıştım. Dizlerimi kendime yasladığım için karnım ile dizlerim arasında kalan ellerimi kurtarıp iki yana bıraktım kendimi kurtaracak bir silah bulmak için. Parmaklarıma dokunan küçük çakıllar pek de umut vaat etmiyordu. "Kaybettiğim şeyi gördün mü ?" "Hayır." Hızlıca verdiğim cevaba çocuk dişleri görünecek kadar sırıttı. "Daha ne olduğunu söylemedim ama," alayla güldü. "Gölgemi arıyorum."
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE