Baba evi

1550 Kelimeler
Zeyno derin bir nefes aldı. Resul Ağa ve Nazgül Hanım, isteksiz bir tonla: — “Hoş geldiniz,” dediler. Zeyno yaklaştı. Ellerini öptü. — “Hoş bulduk,” dedi. Sesi titriyordu ama geri adım atmadı. Sonra hiç oyalanmadan Devran’ın yanına geçti, oturdu. Onun yanında durmak… tek başına ayakta durmaktan daha kolaydı. Resul Ağa Devran’a döndü: — “Ne yaptın oğul? Ali Ağa aradı diyorduki…” Devran kaldırdığı eliyle sözünü kesti: — “Destur baba,” dedi. — “Daha yeni geldik. Şu uğursuzların adını anıp da moralimi bozma.” Resul Ağa duraksadı. — “Tamam… sonra konuşuruz,” dedi. Devran’ın sesi bu kez daha net ve sertti: — “Konuşmayacağız.” — “Bundan sonra o ailenin adı bu konakta geçmeyecek,” dedi. — “Biz onlara kızımızı, bacımızı emanet ettik. Onlar emanete ihanet etti.” Gözleri babasına kilitlendi. — “Bilirsin,” dedi Resul Ağa, — “Ben ihanetten hiç hoşlanmam.” Bir anlık sessizlik oldu. Sonra: — “Hem dua etsinler,” diye ekledi. — “Sadece sakat bıraktım.” Kimse tek kelime edemedi. Sofra hızla kuruldu. Tabaklar dizildi. Ekmekler bölündü. Herkes yerine oturdu. Zeyno… sekiz yıl sonra ilk kez, kendi evinde, kendi adıyla, kendi onuruyla bir sofraya oturuyordu. Bu kez kimse başını eğ demiyordu. Bu kez kimse sus demiyordu. Sadece yemek vardı. Sessizlik vardı. Amca oğulları aram ve Araf karıştıkları bir kavga,yüzünden cezaevindeydi. Bu nedenle bu konağın’da aileninde başında devran vardı. Ve Zeyno’nun içinde, yıllar sonra ilk kez kıpırdayan bir şey vardı devran’ın sayesinde Gelecek. Akşam iyice çökmüştü. Avludaki hareket azalmış, sesler kısılmıştı. Resul Ağa bastonuna dayanarak ayağa kalktı. — “Ben odama çekiliyorum,” dedi. Kimse bir şey demedi. Ardından sofra toparlandı, tabaklar içeri taşındı. Gecenin sessizliği konağın içine yayıldı. Devran, elinde çay bardağıyla sedire oturdu. Suna ve Zeyno karşısındaydı. Bir yudum aldı, sonra Suna’ya döndü: — “Bizim odanın karşısındaki odayı hazırlayın Zeyno’ya,” dedi. Nazgül Hanım hemen atıldı: — “Eski odası dururken ne gerek var, Devran?” Devran başını bile kaldırmadı. — “Ben ne diyorsam o,” dedi, kısa ve net. Tam o sırada telefonu çaldı. Ekrana baktı, ayağa kalktı. — “Geliyorum,” deyip birkaç adım uzaklaştı. Devran daha terastan çıkmadan Nazgül Hanım’ın dili çözülmüştü bile. Zeyno’ya yan gözle bakıp: — “İşte,” dedi. — “Yuvanı yıkıp gelirsen böyle sığıntı gibi kalırsın.” Bir an durdu Zeyno. Eskiden olsa susardı. Ama Devran’ın az önceki sesi kulaklarında çınladı: Ben ne diyorsam o. Zeyno oturduğu yerde doğruldu. — “Ben burada sığıntı değilim,” dedi. — “Hatırlamıyorsan hatırlatayım; burası benim babamın evi.” Nazgül Hanım şaşkınlıkla baktı. Zeyno devam etti: — “Ve tapusu da hâlâ benim üstümde.” — “O yüzden kimin sığıntı olduğunu iyi düşün bence, yenge.” Nazgül Hanım dili tutulmuş gibi kaldı. Bir süre Zeyno’dan böyle bir hamle beklemiyordu. — “Maşallah,” dedi sonra. — “Dilin pek uzamış.” — “Uzadı,” dedi Zeyno. — “Çok sustum çünkü.” — “Hem konuştuklarımı, zamanında sustuklarıma say.” Tam o anda Devran geri döndü. — “Haydi,” dedi. — “Gözünüz aydın. Üç gün sonra misafir var, üç gün dinlenin.” Suna kaşlarını kaldırdı: — “Aşk olsun, yine kimi çağırdın Devran?” Devran gülümsedi. — “Olsun gülüm, aşkta olsun,” dedi. Suna kızaran yanaklarını saklamak için başını önüne eğerken Devran: — “Mir Bedirhan gelecek,” dedi. — “Vezirlerle birlikte. Azat’ın sünnetini konuşacağız.” Büyük oğlu Azat’ı sünnet ettirecekti. — “İyi bari,” dedi Suna. Devran ayağa kalktı. — “Hadi,” dedi. — “Şu zilli kız uyanmadan bacımın odasını hazırlayın.” Zeyno’ya yaklaştı, yanağından hafifçe makas aldı. Tam o sırada içeriden ince bir ağlama sesi geldi. — “Al işte,” dedi Suna. — “Uyandı, seni bekliyormuş.” — “Git, getir hele,” dedi Devran. — “Halasını görsün.” Suna “tamam” deyip içeri yöneldi. Biraz sonra kucağında simsiyah saçlı küçük bir kızla döndü. Devran uzanıp kızını kollarına aldı. — “Babasının gülü,” dedi. Sonra Zeyno’ya döndü: — “Bak,” dedi. — “Bu Asmin.” Gülümsedi: — “Konağın gülü… ama tabii senden sonra.” Zeyno’nun boğazı düğümlendi. — “Abi,” dedi tebessüm ederek, — “Gül olacak halim mi kaldı?” Devran ciddi ciddi baktı. — “Sen bu konağın en kıymetli gülüsün,” dedi. — “Hep de öyle kalacaksın.” Sonra Asmin’i Zeyno’ya uzattı. — “Haydi,” dedi. — “Halana merhaba de, kara kızım.” Zeyno küçük kızı kucağına aldı. Minik parmaklar eline dolandı. Asmin gözlerini ona dikmişti. Zeyno’nun içi sızladı. Yıllarca bir evlat istemişti Rabbinden hayata. Tutunacak bir can, bir sebep… Ama olmamıştı. Şimdi kucağındaki çocuk, hiç sahip olamadığı bir duyguyu hatırlatıyordu ona: anneliği. — “Allah’ım…” dedi fısıltıyla. — “Ne güzel bir şey bu.” Asmin ona bakarken gülümsedi. Ve Zeyno o gece ilk kez… yalnız olmadığını hissetti. Uykuya dalmıştı ama huzurlu değildi. Çünkü Şervan’dan kurtulduğuna hâlâ inanamıyordu. Çok şey çalmıştı ondan. Hayallerini… Hayatını… Masumiyetini… Kadın olma hakkını… Uykularını… Şimdi özgür olduğunu söylüyorlardı ama Zeyno bunu bir türlü idrak edemiyordu. Sahi… özgür müydü artık? Gece ilerledi. Evet, bedeni özgürdü belki. Rızası dışında ona dokunan bir adam yoktu artık. Ama ruhu… Ruhu hâlâ tutsaktı. Bir anda nefesi kesilerek uyandı. — “Şervan… bırak… yapma…” Sözler ağzından dökülürken gözleri açıldı. Ter içindeydi. Saçları alnına yapışmıştı. Boğazı kurumuş, kalbi korkuyla deli gibi atıyordu. Bir süre olduğu yerde oturdu. Etrafına baktı. Odaydı. Baba evi. Sessizdi. Ama bedeninin hatırladıkları… gitmiyordu. Yataktan kalktı. Kenardaki hırkayı aldı, omuzlarına geçirdi. Sessizce aşağı indi. Mutfak… Her şey yerli yerindeydi. Düzen aynı düzendi. Raftan bir bardak aldı. Suyu doldurdu. Bir yudum içti ama boğazından zor geçti. Duvardaki saate baktı. Dördü on geçiyordu. Bardağı tezgâha bıraktı. Avluya çıktı. Soğuk hava yüzüne çarptı. Derin bir nefes aldı. Ve o avlu… En son burada oturduğu gece geldi gözünün önüne. Yengesinin sözleri… Apar topar gelin edilişi… Kendi kaderine itilişi… Oysa burası ona aitti. Bu avlu… Bu duvarlar… Mal, mülk, para pul… Hiçbiri umrunda olmamıştı. Babasından kalan her şeyin üstünde hakkı vardı. Ama bir gün bile sormamıştı. Çünkü ona böyle öğretilmişti. “Kızlar bu işlere karışmaz.” “Kızlar susar.” “Kızlar razı olur.” O da razı olmuştu. Kendi evinde sığıntı olmuştu. Ama avlunun ortasında otururken fark etti: Artık buna izin vermeyecekti. Hırkasını biraz daha sıkı sardı. Başını gökyüzüne kaldırdı. İlk kez… kendine bir söz verdi. Sessizce ama net: — “Bir daha kimsenin hayatımı çalmasına izin vermeyeceğim.” Gece sessizdi. Ama Zeyno’nun içinde bir şey uyanmıştı. Bu kez korku değil… karar. Kendine bir hayat kuracaktı Zeyno. Bu düşünce, gece boyunca avluda verdiği söz gibi, içinin bir köşesinde duruyordu. Yıllarca susturulmuştu. Ezilmişti. Hor görülmüştü. Ama artık bitmişti. Kimsenin onu hor görmesine izin vermeyecekti. Ne bir sözle, ne bir bakışla, ne de suskunlukla. İlk işi, yıllardır aklının bir köşesinde duran ortaokul diplomasını almaktı. Sonra lise… Belki üniversite hayaldi ama olsun. Herkes büyük hayaller kurmak zorunda değildi. Kendi için bir şeyler yapmak istiyordu. Kursa gitmek… Dikiş, nakış öğrenmek… Kendi parasını kazanmak… Kimseye muhtaç olmadan yaşamak… “Şu birkaç gün geçsin,” diye mırıldandı kendi kendine, “Her şeyi halledeceğim.” Bu düşünceyle odasına geçti. Sabah, çocuk sesleriyle açtı gözlerini. İlk an… nerede olduğunu çıkaramadı. Bir an yine o eski ev sandı kendini. Kalbi sıkıştı. Ama sonra tanıdık bir ses geldi kulaklarına: — “Azad, gel buraya!” Suna’nın sesiydi bu. İşte o an çözüldü düğüm. Baba evindeydi. Yavaşça doğruldu. Elini yüzünü yıkadı. Üzerini giyindi. Yatağını düzeltti. Sonra kapıyı açıp koridora çıktı. Merdivenlerden inerken Suna onu fark etti. — “Ay gülüm,” dedi, — “Çok ses ettik galiba. Uyandırdık seni değil mi?” Zeyno başını salladı, gülümsedi. — “Yok,” dedi. — “Ben zaten erken uyanırım.” Suna kahkaha attı. — “Desene sen de bendensin.” — “Gerçi benim bebeler durmuyor.” — “Dursalar, beni bu saatte kimse kaldıramaz.” Zeyno tebessüm etti. Bu konuşmalar… bu sesler… ona iyi geliyordu. — “Hadi gel,” dedi Suna, — “Mutfağa geçelim.” — “Çay taze.” — “Kimse kalkmadan iki çift lafın belini kıralım.” Mutfağa geçtiler. Suna çayları doldurdu. Zeyno masaya oturdu. Etrafına bakındı Zeyno. Dolaplar… tezgâh… pencere… — “Nasıl?” dedi Suna. — “Değişmiş mi buralar?” Zeyno başını iki yana salladı. — “Yok,” dedi. — “Eskiden nasılsa hâlâ aynı.” Tam o sırada Nurgül Hanım kümesten aldığı yumurtalarla içeri girdi. Zeyno’yu görünce durdu. — “Yavrum,” dedi, — “Niye bu kadar erken uyandın?” Suna hemen araya girdi: — “O da benim gibi erkenciymiş, Nurgül Sultan.” Nurgül Hanım gülümsedi. — “Bilirim,” dedi. — “Eskiden de öyleydi.” Suna kahkaha attı. — “Ben de onu diyordum işte,” dedi. — “Değişmiş mi buralar diye sordum, yok dedi.” Nurgül Hanım başını salladı. — “Nasıl değişecek,” dedi, — “Bizim başımızda o Nazgül deccalı varken.” Bu söz, mutfağın içini kahkahaya boğdu. Tam o sırada kapı gıcırdadı. Devran içeri girdi. Üstünde pijamaları vardı. Saçı başı darmadağındı. Kucağında küçük Asmin… — “Ooo,” dedi, — “Ben yukarıda bebeyle boğuşuyorum.” — “Sizde maşallah keyifler gıcır.” — “Neye gülüyorsunuz bakayım?” Kadınlar, Devran’ın hâline bakıp bir kez daha güldüler. — “Ne oluyor be?” dedi Devran, şaşkın. Suna ayağa kalktı, Asmin’i kucağına aldı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE