— “Yok bir şey ağam,” dedi.
— “Öyle sohbet ediyorduk.”
Devran esneyerek başını salladı.
— “İyi,” dedi.
— “Ben gidip biraz daha kestireyim.”
— “Siz de sohbet etmeye devam edin.”
Ve arkasına bakmadan çıktı.
Zeyno çayından bir yudum aldı.
İçine yayılan sıcaklık sadece çaydan değildi.
Mutfağın içi sıcaktı.
Sesler tanıdıktı.
Kimse bağırmıyordu.
Kimse emir vermiyordu.
Ve Zeyno o an fark etti:
İlk kez…
bir sabah,
ona ağır gelmiyordu.
Suna, Asmin’i kucağına aldı.
— “Ben şunu bir emzireyim,” dedi yumuşak bir sesle.
Mutfağın köşesindeki sedire geçip oturdu.
Odanın içi bir anda daha sessiz oldu.
Sadece bebeğin usul nefesi, bir de çayın ince tıkırtısı kaldı geriye.
Nurgül Hanım, Suna’nın boşalttığı sandalyeye geçti.
Oturur oturmaz gözlerini Zeyno’ya dikti.
Uzun uzun baktı.
Öyle sıradan bir bakış değildi bu.
Bir annenin, bir kadının, çok şey görmüş birinin bakışıydı.
Zeyno bu bakışı fark etti.
— “Ne oldu abla?” dedi.
— “Niye öyle bakıyorsun?”
Nurgül Hanım içini çekti.
Sesini alçaltarak konuştu:
— “Çok eziyet ettiler sana, değil mi?”
— “Gözlerindeki ışık… sönmüş.”
Zeyno’nun boğazı düğümlendi.
Bir an ne diyeceğini bilemedi.
Bakışlarını masaya indirdi.
Parmakları çay bardağının kenarında dolaştı.
Sonra…
yavaş yavaş konuşmaya başladı.
— “Bazen,” dedi,
— “bedene edilen eziyet çok da mühim olmuyor abla…”
Başını kaldırdı.
Gözleri doluydu ama sesi sakindi.
— “Benim gözlerimdeki ışığı söndüren…”
— “ruhuma yapılan eziyetti.”
Nurgül Hanım kıpırdamadı.
Sadece dinledi.
Zeyno devam etti:
— “İnsan olduğumu hiç hesaba katmamalarıydı.”
— “Çaresizlikti…”
— “Varlık içinde yokluk çekmekti.”
Bir an durdu.
Sonra aceleyle ekledi:
— “Maddi yokluk değil abla…”
— “Ondan bahsetmiyorum.”
Nefes aldı.
— “Sevilmek varken hor görülmekti.”
— “Bir parça sevgiye, şefkate, merhamete hasret bırakılmaktı.”
Suna sedirde emzirmeye devam ediyordu.
Ama kulakları bu konuşmadaydı.
Zeyno’nun sesi hafifçe titredi:
— “Her konuştuğumda yüzüme yediğim tokatlardı.”
— “Her sabah, her öğlen, her akşam…”
— “Yüzüme vurulan kusurumdu.”
Gözlerini kapadı bir an.
— “Avaz avaz bağırmak isterken susmak zorunda kalışımdı.”
— “Sırtımdaki kemer izleriydi.”
Sesi kısıldı ama durmadı.
— “Her gece katlanamadığım…”
— “Ama katlanmak zorunda bırakıldığım şeylerdi.”
Sonra cümle ağırlaştı.
Kelime kelime döküldü ağzından:
— “Bana onca zulmü hak gören…”
— “Adına koca dedikleri o adama…”
— “Kadınlık yapmak zorunda bırakılmaktı.”
Mutfağın içi buz kesti.
Zeyno yutkundu.
— “İşte…” dedi,
— “O ışık böyle söndü.”
Başını hafifçe yana çevirdi.
— “Burada da eziyet çektim abla,” dedi.
— “Ama orada çektiğimin…”
— “Yarısı bile değildi.”
Cümle yarım kaldı.
Bir damla yaş,
sessizce gözünden süzüldü.
Masaya düştü.
Zeyno sustu.
Suna’nın gözünden yaşlar döküldü,oturduğu yerde.
Nurgül Hanım ayağa kalkmadı.
Teselli etmedi.
Söz söylemedi.
Sadece uzandı…
Zeyno’nun elini tuttu.
Ve o dokunuşta,
yıllardır duymadığı bir şey vardı:
Yargısız bir anlayış.
Sessiz bir merhamet.
Suna daha fazla dayanamadı.
Bir anda ayağa kalktı, Asmin’i kucağına aldığı gibi mutfaktan çıktı.
Odasına girdi Kapıyı kapatırken kendini tutmaya çalıştı ama beşiğin yanına varır varmaz çözüldü.
Bebeğini usulca beşiğe bıraktı.
Minik gövdeyi örtüsüyle sardı.
Ve o an…
Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
Sessiz ağlamak istemişti ama olmadı.
Göğsünden kopan sesler odayı doldurdu.
Devran, başına çektiği yorganı telaşla kenara itti.
Karısının ağladığını görünce yataktan fırladı.
— “Ne oluyor gülüm?” dedi endişeyle.
Suna başını salladı.
Ağlamaktan konuşmakta zorlanıyordu.
— “Bir şey olmadı ,” dedi titreyerek.
— “En azından bana…”
Sonra sesi kırıldı.
— “Ama o kıza çok şey olmuş Devran.”
— “Çok yakmışlar canını… Çok eziyet etmişler.”
Suna nefes almaya çalıştı.
— “Öksüz, yetim dememişler.”
— “Hiç mi insanlık görmemiş bunlar?”
Gözyaşları durmuyordu.
Devran, karısının kimden bahsettiğini anlamıştı.
Bir adım geri çekildi.
Yatağın kenarına çöktü.
Başını iki elinin arasına aldı.
— “Tek suçlu onlar mı?” dedi kısık bir sesle.
— “Ben de engel olamadım.”
— “En az onlar kadar suçluyum ben de…”
Suna hemen yanına geldi.
Elini Devran’ın omzuna koydu.
— “Yapma,” dedi.
— “Senin elinden gelen bir şey yoktu o zamanlar.”
Sonra biraz daha yaklaşıp oturdu.
— “Ama şimdi var,” dedi kararlılıkla.
— “Bu kızın yaralarını sarmamız gerekiyor Devran.”
— “Babasının evinde, babasının malının üstünde hüküm sürerken…”
— “Bu kadar boynu bükük kalması doğru değil.”
Devran başını kaldırdı.
Gözleri kararlıydı.
— “Haklısın,” dedi.
— “Elimden geleni yapacağım.”
Bir süre sessizlik oldu.
Sonra ikisi de toparlandı.
Ve çıktılar odadan.
Kahvaltı sofrası, Zeyno’nun da yardımıyla kuruldu.
Zeyno sessizdi.
Çayı dolduruyor, tabakları uzatıyor ama konuşmuyordu.
Masaya ağır bir sessizlik çökmüştü.
Bir süre sonra Devran dayanamayıp bozdu sessizliği.
— “Kahvaltıdan sonra,” dedi Zeyno’ya bakarak,
— “şöyle abi–kardeş bir çarşıya çıkalım mı?”
Zeyno şaşırdı.
— “Biz mi?” dedi istemsizce.
Devran gülümsedi.
— “Evet.”
— “Hatta yengen de gelsin.”
— “Birlikte gideriz, biraz alışveriş yaparız.”
Suna’nın yüzü aydınlandı.
— “Ay, çok güzel olur,” dedi.
O anda Nazgül Hanım oturduğu yerde dikleşti.
— “Ben de geleyim,” dedi.
— “Eksiklerim var.”
Devran hiç tereddüt etmedi.
— “Sen başka zaman gidersin ana,” dedi.
— “Biz çok dolanırız.”
— “Senin dizlerin ağrıyor sonra.”
Nazgül Hanım kaşlarını çattı.
— “Çok dolanıp ne edeceksin?” dedi.
— “Hem çalışıp kazandığını böyle har vurup harman savurma.”
Devran’ın bakışı sertleşti.
— “Hayırdır ana?” dedi.
— “Kimin parasını kimden saklıyorsun?”
Masada bir sessizlik oldu.
Devran devam etti:
— “Bak, her defasında söylüyorum ama unutuyorsun.”
— “Bu konağın tamamı…”
— “Bu malın, bu mülkün yarısı zaten Zeyno’nun.”
Nazgül Hanım öfkeyle doğruldu.
Ağzını açacaktı ki Devran sözünü kesti:
— “Hele şu işlerim bir bitsin,” dedi soğukkanlılıkla.
— “Seni doktora götüreceğim.”
— “Belki ilaç verirde geçer unutkanlığın.”
Nazgül Hanım susmak zorunda kaldı.
Yedi yıl önce…
Zeyno on sekiz yaşına girdiğinde,
anne babası ne kadar baskı yapsa da
Devran bir kez bile geri adım atmamıştı.
— “Zeyno’nun malına kimse el sürmeyecek,” demişti.
— “Hakkı neyse korunacak.”
Diretmişti.
Çünkü biliyordu…
Bir gün o kızı o eziyetin içinden çekip alacağını.
Ve o gün geldiğinde,
çaresiz kalmasını istemiyordu.
Şimdi o gün gelmişti.
Ve Devran, verdiği sözün arkasındaydı.
Kahvaltıdan sonra fazla oyalanmadılar.
Evden çıkarken Zeyno’nun içi garip bir heyecanla doluydu; yıllar sonra ilk kez bir yere izin alarak değil, kendi iradesiyle gidiyordu.
Yola düştüler.
Araba çarşıya yaklaştıkça Zeyno camdan dışarı baktı.
Kalabalık, dükkânlar, sesler…
Her şey aynıydı ama o aynı değildi artık.
Çarşıya vardıklarında Devran direk yön verdi:
— “Önce telefoncuya.”
Zeyno şaşkınlıkla baktı.
— “Benim telefonum var zaten abi,” dedi.
Devran yürümeye devam etti, arkasına bile bakmadan:
— “Artık yok,” dedi.
— “Arabada bırakmışsın, çöpe attırdım.”
Zeyno olduğu yerde kalakaldı.
— “Abi—”
Devran durdu, yüzünü ona döndü.
— “O numara bitti,” dedi net bir sesle.
— “Artık sana yeni bir numara alacağız.”
Yeni bir telefon,yeni bir hayat
Sesinde tartışmaya yer yoktu.
— “Hadi,” dedi kısaca.
Telefoncuya girdiler.
Tezgâhın önünde durdular.
Zeyno her şeye uzaktan bakıyordu; sanki bu alışveriş kendisi için değilmiş gibi.
Devran cebinden bir kart çıkardı.
Zeyno’nun avucuna bıraktı.
Zeyno irkildi.
— “Abi… bu ne?” diye sordu.
Devran sakince cevap verdi:
— “Senin kartın.”
— “Bundan sonra istediğin her şeyi bununla alabilirsin.”
Zeyno hemen geri uzattı.
— “Abi, buna gerek yoktu,” dedi mahcup bir sesle.
Devran kaşlarını çattı ama sert değildi bu kez.
— “Geç bile kaldık,” dedi.
— “Sen bugüne kadar fazlasıyla yok sayıldın.”
Kartı tekrar Zeyno’nun eline itti.
— “Bu bir lütuf değil,” dedi.
— “Hakkın.”
Zeyno’nun boğazı düğümlendi.
Bir şey diyemedi.
Telefon alındı.
Hat açıldı.
Yeni bir numara…
Yeni bir başlangıç gibi.
Sonra çarşıya dağıldılar.
Bir dükkân, bir başkası…
Kumaşlar, elbiseler, ayakkabılar…
Zeyno ilk başta ne alacağını bilemedi.
Elini her uzattığında geri çekti.
Suna fark etti.
— “Al gülüm,” dedi.
— “Bakma öyle.”
Zeyno gülümsedi ama alışmak kolay değildi.
Yıllarca “gerek yok” demeye şartlandırılmıştı.
Bir süre sonra Devran durdu.
— “Siz devam edin,” dedi.
— “Ben şurada bir kahvede oturacağım.”
Kadınlara bakıp ekledi:
— “Acele etmeyin.”
Yakındaki kahveye geçti.
Sandalyeye oturdu, çay söyledi.
Uzaktan onları izledi.
Suna ve Zeyno vitrinlere bakıyor, konuşuyor, gülüyordu.
Zeyno’nun yüzünde, yıllardır görmediği bir ifade vardı:
Tereddütle karışık bir merak…
Ve yavaş yavaş filizlenen bir özgürlük.
Devran çayından bir yudum aldı.
Gözlerini onlardan ayırmadan düşündü:
Bu kez gerçekten başladı.
Çarşıda yürürlerken, Suna’yı tanıyanların bakışları ister istemez Zeyno’ya kayıyordu.
Meraklı, ölçen, tartan bakışlardı bunlar.
“Bu kim?” der gibi.
“Kimin kızı?”
“Daha önce hiç görmedim…”
Fısıltılar kulaktan kulağa dolaşıyordu.
Evet…
Ne kadar çökmüş, ne kadar yorulmuş olursa olsun, Zeyno güzel bir kadındı.
Yorgunluğu güzelliğini örtmüyor, aksine başka bir ağırlık katıyordu yüzüne.
Yaşadıklarının izi vardı bakışlarında.
Ama Zeyno bunların hiçbirini umursamıyordu artık.
Yıllarca bakışlarla ezilmişti zaten.
Bugün kimsenin merakı ona ağır gelmiyordu.
İşlerini bitirip Devran’ın oturduğu kahvenin önüne geldiklerinde, Devran yerinden doğruldu.
— “Nihayet,” diye söylendi gülerek.
— “Ağaç oldum burada. On bardak çay içtim vallahi.”
Suna gülerek cevap verdi:
— “Kusura kalma ağam, anca bitti. Bir sürü eksik varmış meğer.”
Devran saate baktı.
— “İyi, madem işiniz bitti gidelim,” dedi.
— “Sizi eve bırakayım, sonra işe geçeceğim.”
Zeyno’nun içinden bir şey geçti o an.
Okul…
Diploma…
Konuşmak istiyordu.
Ama Devran’ın aceleci hâlini görünce sustu.
Her şeyin bir zamanı vardı.
Konağa vardıklarında poşetleri tek tek içeri taşıdılar.
Poşetler bitmek bilmiyordu.
Nazgül Hanım kenardan bakıyordu.
Bakmak değil, adeta gözleriyle yiyor gibiydi.
Ama Zeyno ilk kez bunu fark edip de umursamadı.
Suna poşetleri Zeyno’nun odasına bıraktı.
— “Sen bunları dolabına yerleştir,” dedi.
— “Ben çocuklara bakayım.”
Ve çıktı.
Zeyno odada yalnız kaldığında, yavaşça yatağın kenarına oturdu.
Poşetlere baktı uzun uzun.
Hayatında ilk kez…
Birileri onun için bu kadar alışveriş yapmıştı.
İlk kez “idare eder” değil, “beğendiği” şeyler vardı önünde.
İçi garip bir şaşkınlıkla doldu.
İki günde, diye düşündü,
Hayatım yirmi beş yılda değişmediği kadar değişti.
Bir süre öylece oturdu.
Sonra kendi kendine fısıldadı:
— “Hadi Zeyno… besmele çek, kalk.”
Derin bir nefes aldı.
— “Bismillah.”
Dedim ve Ayağa kalktı.
Poşetleri açmaya başladı.
Giysileri tek tek dolaba yerleştirdi.
Aralarından birkaç parça ayırdı.
Sonra odasının kapısını kilitledi.
Banyoya girdi.
Sıcak su omuzlarından akarken, sanki yılların kiri dökülüyordu üzerinden.
Sadece bedeni değil, ruhu da biraz hafifledi.
Duştan çıktığında temiz, yeni elbiselerini giydi.
Aynaya baktı.
Gözlerinde hâlâ yorgunluk vardı ama…
Bu kez başka bir şey daha vardı:
Kendini fark etmenin sessiz sevinci.
İnsan olduğunu, bir değeri olduğunu hissetmek…
İnsana iyi geliyordu.
Kapıyı açıp odadan çıktı.
Merdivenlerden indi.
Suna’nın bütün gün koşturup yorulduğunu biliyordu.
En azından mutfakta ona yardım etmek, yükünü biraz olsun hafifletmek istiyordu.
Zeyno,
“Kolay gelsin Nurgül abla,” diyerek mutfağa girdi.
Nurgül Hanım başını çevirip baktı, yüzünde yumuşak bir tebessüm belirdi.
“Sağ ol kızım,” dedi.
“Yardıma geldim,” diye ekledi Zeyno, önlüğe uzanırken.
“Olmaz öyle şey,” dedi Nurgül Hanım hemen.
“Sen misafirsin.”
Zeyno hafifçe gülümsedi.
“Olur abla,” dedi. “Bilirsin, oturmak bana göre değil.”
Nurgül Hanım güldü.
“Bilirim bilmez miyim,” dedi. “Eskiden de duramazdın yerinde.”
Bir an düşündü, sonra tezgâhı işaret etti.
“İyi o zaman,” dedi. “Sen pilavı yap, ben de şu salatayı bitireyim. Hem özledim senin pilavını.”
Zeyno’nun içi ısındı bu sözle.
Tencereyi ocağa koydu, pirinci yıkadı.
İki kadın yan yana, sessiz ama uyumlu bir şekilde çalışmaya başladılar.
Mutfak kısa sürede yemek kokularıyla doldu.
Her şey neredeyse hazırken kapı açıldı.
İçeri eli kolu dolu birkaç koruma girdi.
“Bütün siparişler burada abla,” dediler.
Zeyno şaşkın şaşkın onlara bakarken Nurgül Hanım başını salladı.
“Yarın gelecek misafirler için,” dedi.
Zeyno merakla sordu:
“Anlaşılan bayağı önemli biri gelecek.”
Nurgül Hanım salatayı tezgâha bıraktı.
“Sen hiç görmedin değil mi Mir Bedirhan’ı?” dedi.
Zeyno başını salladı.
“Yok.”
“Mert adamdır,” dedi Nurgül Hanım.
“Buralarda herkesin saygı duyduğu bir adam.”
Bir an durdu, sonra ekledi:
“Devran’ı da çok sever. Defalarca canını kurtarmıştır. Kardeş gibiler… hatta daha çok abisi gibidir. Devran’dan yaşça büyük.”
Sonra sesi biraz daha alçaldı:
“Bedirhanların ağasıdır.”
“Hiç duymadım abla,” dedi Zeyno.
Sonra içinden geleni söyledi:
“Ama abim sevdiyse, iyi bir adamdır demek.”
Zeyno da boş durmamıştı.
Sabahın ilk ışığında mutfağa girip kolları sıvamış, iki tepsi baklavayı elleriyle açmıştı. Oklava hamurun üzerinde gidip gelirken yüzü sakindi; sanki yıllardır yaptığı bir işi yapıyordu. Aslında öyleydi de… Çalışmak, onun için düşünmemek demekti. Ne geçmişi ne de yarını vardı o an; sadece açılan yufkalar, serilen cevizler…
Yemekler tamamlandı, sofralar kuruldu.
Suna bir an durup Zeyno’ya baktı, içten bir nefes aldı.
— “Ay Allah senden razı olsun,” dedi.
— “Hakkını helal et vallahi. Sen olmasan yetiştiremezdik. Bizimki de diş çıkaracak vakti buldu, dur durak bilmiyor.”