4.BÖLÜM - EĞLENCE

2733 Kelimeler
** Gök kızıllığa bürünmüştü, güneş tenime sıcaklığını yakıcılığıyla vururken Assos’ta bambaşka bir görkemle batıyordu. Bir koyun kıyısındaydık, dağların arkasına kızıllığın tonları kusursuzlukla dağılmıştı. Karanlık çökmeye çok yakındı. Assos’a geleceğimizi ilk duyduğumda bu fikirden hiç hoşlanmamıştım fakat burasının keşfedilmemiş güzelliği sadece benim önyargılarımdan ibaretti. Her köşe başından bir eğlence sesi gelmiyordu, üç dört restorandan oluşuyordu ama bu gözüme ilk düşündüğüm gibi kötü görünmedi. Bunca yıldan sonra sakin bir tatil geçirmeye ihtiyacım vardı. Mavi beyaz kareli masa örtülerinin üzerlerine tabak ve rakı bardakları ters kapatılmıştı. Sandalyeler tahtadan örtülere uygun olarak mavi-beyaz boyanmıştı, Ege’nin boğaza yakın nemli ama serin esintileri köklü ağaçların yapraklarına vuruyordu. Antik bir çınar ağacı demeliydim sanırım, çok köklüydü. Melisa bu mekâna önceden rezervasyon yaptırdığı için denize kuşbakışı bakan en köşede iki masa birleştirilmişti. Diğer masaların birçoğu rezervliydi ve gelen bizden başka olmamıştı. Kürşat, bizi Melisa’yla almaya geldiğinden diğer arkadaşlarımızdan erken gelmiştik. Kendisi Ege kıyı şeridindeki mekanların duayeniydi, üniversitemdeki topluluktan tanışıklığımız dostluğa dönüşmüştü. Gözde, bir arkadaşıyla gelecekti. Onları bekliyorduk. Ufak çaplı analizler yapmak için etrafımızı izliyorduk, o esnada Ege’nin kıyı şeridi duayeni Kürşat, “Yarım saate iğne atsan yere düşmez burada, erkenden geldiğimiz iyi oldu.” Dediğinde mekandaki göz alıcı detaylardan ona bakamamıştım. “Dilin tutuldu bakıyorum da. Her sene Bodrum, nereye kadar?” “Çok huzurlu, değil mi?” dedim başımı kaldırıp çevremde gördüğüm yükseklere bakınarak. “Nasıl daha önce gelmedik buraya.” Melisa, Kürşat’la söylediğim komik bir şeymiş gibi bakışarak, “Gören zorla getirdiğimize inanmaz bunu, birkaç sene önce Bodrum yerine Assos’a gelsek kıyametleri koparırdın bir tatil hakkım var, onu da Assos’ta mı harcayacağım diye.” “İnanıyor musun Kürşat duyduklarına?” dedim iftiraya uğrarmış gibi fakat Melisa’nın söylediklerinin fazlası vardı eksiği hiç yoktu. Yeniliklere açık bir karakterim yoktu. Sabittim. Yazlığımız Bodrum’da diye bıkmadan usanmadan Bodrum’da tatilimi yapıp dönerdim. Kürşat tek gözünü kısarak aramızı bulmak adına ortada bir şeyler söylemek için düşündü, “Buralar sana biraz sıradan veya basit gelebilir diye düşündük.” Dedi kollarını bağlayarak. “Biz iki üç defa turladık buraları. Assos güzeldir, dingindir.” “Kim keşfettirdi sizi burayı?” Kürşat, “Oturalım, anlatırız.” Dediklerinde bir şeye kızacağım halde yaptıklarını bir saniyede anlamıştım. Tırabzanların aralarına taştan sütunlar yerleştirilmişti ve her sütunun üzerinde tarihi dokusu bozulmamış heykelcikler dikiliydi. Aile lokantasının verdiği sıcaklıkla, anne babasına yardım eden bizlerden küçük delikanlı bir erkek mutfaktan çıkarak bizi karşıladı. “Buyurun efendim, hoş geldiniz.” Derken masamızı gösteriyordu. Açık havadaydık, iki çınar gibi ağacın arasına çekilen kırmızı, yeşil ve mavi ışıklar açılmıştı ama güneş batmak üzere son aydınlığıyla etrafa ışığını verirken lambanın ışığı belli olmuyordu. Kürşat’ın yanına Melisa geçti, karşılarındaki denize en yakın sandalyeye ben oturdum. Dirseklerimi masaya yaslayarak, “Anlatın ve bir an önce kurtulun daha şimdiden gecemiz tatsız başlamasın.” Dedim elimle konuşmalarını başlatan bir müsaadeyle. “En fazla ne yapmış olabilirsiniz, çekinmeyin.” Pozitif birisi olmaya çalışıyordum. Kürşat lastikle topladığı uzun saçlarının diplerini kaşıyarak Melisa’ya kaş göz işareti yaptı, “Çok kızmayacaksın.” Dedi Kürşat. “Yemin et.” Masaya göğsümü dayadım, “Abim mi geldi yoksa?” dedim fısıldayarak, gözlerim kocaman açılmıştı. “Öyle bir şey değil.” Dedi Melisa, nefesini tutuyordu. “Söylemeyecek misiniz, bekleyecek miyiz böyle?” fikir yürütmeyi sonlandırmadım. “Assos’tan birini buldun, evleniyor musun? Düğününe mi geldik yoksa?” bir faciaymış gibi yüzüm burkuldu. “Saçmalama Alara.” dedi elini öfkeyle kaldırıp söylediklerime benimkine benzer bir faciaymış gibi baktı. Sağ avcumun içine çenemi yasladım, “E ne o zaman? Dünyanın sonu gelecekmiş sadece Assos’a gelenler mi kurtulacakmış?” diyerek gerçekleşesi imkânsız fikirleri sesli düşündüm. “Ne alaka kızım?” Kürşat’ın göğsünü dürterek, “Aynı anda!” diye bir karara bağladı Melisa. Korkuyla birbirlerine bakıp el ele tutuştular, “Hazal geldi!” dediklerinde gözlerini kapatarak birbirlerine siper oldular. O anda, insanların şuurunu kaybederek nasıl cinnet geçirebildiklerini kısa bir anda anladım. Çok kısaydı, oldukça kısaydı. Anlamamış gibi baktım, “Hazal mı?” diye sesim öfkeyle yükseldi istemsizce. “Yok, hayır, aynı kişiden bahsetmiyoruzdur,” başımı söylediklerine inanmadan iki yana salladım, “Çok kötü bir şaka yapıyorsunuz bana. Uzatmadan sonlandırın bunu.” Sandalyenin ucuna gelip ne yapacağımı şaşırmış bir halde kıpırdandım. Kürşat, “Assos tatilini Hazal organize etti.” Dediğinde öfkeden Melisa ve ona bakamıyordum. “Çok mu kızdın?” “Beni Hazal’ın organize ettiği tatile mi getirdiniz? Abimden yalvar yakar size katılmak için izin kopardım, kanlı bıçaklı olduğum insanla beni tatilimi mahvetmek içinmiş.” Hazal. Adı geçince ürperdiğim insandı, arkadaşlığımız yıllar önce başlamadan bitmişti. “Eskide kaldı, gençtik, kanımız hızlı akıyordu, hatalar yapıldı, lütfen yeniden bir arada olalım.” “Bir eksikle gayet iyi bir arada olabilirsiniz Kürşat!” ayağa kalktığımda ikisi de benimle ayağa fırladı ve Kürşat çantama el değdirmeme izin vermeden durdurdu. “Size iyi eğlenceler.” Kollarımdan sımsıkı tuttu, “Manyak mısın kızım sen? Bir eksik falan diyorsun hiç hoş olmuyor.” “Asıl hiç hoş olmayan affetmeyeceğimi bildiğiniz insanla beni aynı masaya oturtmanız.” Üniversitede Hazal’la aynı bölüm ve aynı topluluktandık. İlk bakışta anlaşamamıştık ama birbirimizi görmezden gelmelerle başlayan süreç basit bir proje yöneticiliği kavgasıyla başlamıştı. Onun istediği kadar ben de istemiştim ama Hazal, tüm dünyanın kendi etrafında döndüğünü düşünen kompleksli bir varlıktı. O istediyse onun olmalıydı; ben veya diğerleri geriye kalanlarla meşgul olmalıydık. Hazal’la kimse ego çatışmasına girecek kadar cesaretli değildi. Sözlü edilmiş bir sürtüşme olacağını düşünürken, okulun başlarında benden hoşlanan topluluk başkanını kendisine sevgili yapıp benim topluluk yönetiminden atılmama sebep olmuştu. Hatırlarken bile midem bulanıyordu. Kürşat, Melisa’dan destek göremeyince ona kaş göz hareketi yaptı, “Gençtik diyorum, yapmadık mı hatalar?” dedi parmak uçlarını birleştirip benden anlayış beklerken. Bir topluluktan atılmak, diğer topluluklar için çok kötü bir reklamdı benim için. Arkadaşlarımın büyük bir çoğunluğu etkinlikten etkinliğe koşarak köklü firmalarla iş birliği kurarken bana davetiye zarfı bile uzatılmamıştı. “Siz ne saçmalıyorsunuz şu an?” diye bağırdım masaya avcumun içini yavaşça vurarak. “Anlayamıyorum sizi sahiden.” Öfkeyle sağa doğru baktım, kuruyan dudaklarımı ıslattım. “Aklım almıyor çünkü, yaptığınızı şu an aklım almıyor!” Belki şimdi yirmi yedi yaşına geldiğim için hafif ya da çocuksu nedenler gibi gelse de, Hazal tarafından müthiş bir zorbalığa maruz kalmıştım. Okulu bırakmayı düşündüğüm bir süreç olmuştu, sosyalleşemeyip dışlanmayla baş edememiştim. Kürşat, “Büyüdük diyorum Alara, aradan kaç yıl geçti,” dedi ısrarla. “Hazal yaptıklarından ders almasa, pişman olmasa bu tatili organize etmezdi. İnan çok ısrar etti kızım, bir araya getirir miydik yok sizi.” Abimin pazarlama işini öğrenebilmesi için babamın onu sürekli yurt dışına gönderdiği zamanlardı. Aileme yaşananları anlatıp Hazal’ı şikâyet edersem babamın veya annemin olaya el koyması rezil bir durum olurdu, saklamıştım bu yüzden. Anneme de babama da zayıf görünmekten hep korkmuştum. “İsterse bin yıl geçsin Kürşat,” her kelimemi bastırarak söyledim. “Ne ders alması ne pişman olması umurumda!” “Tamam.” Diye üstüme gitmeye ara verdi. “Sen ne istiyorsan onu yapacağız şu an.” Melisa’ya kırgın bir sinirle baka kaldım, o bunu yaptığında benim büyük bir tepkimle karşılaşacağını bilirdi. “Sen ya,” dedim ellerimi aklımı kaçıracakmış gibi saçlarıma daldırarak. “Sen nasıl böyle bir şeye müsaade edersin Melisa?” aklımın almadığı gözlerle kâbus görüyor gibi bakıyordum. “Hadi Kürşat, Hazal’a ‘hayır’ diyemedi, sen benim arkadaşımsın Hazal’ın değil, onların bunu planlamasına nasıl göz yumarsın?” “Hallolur, hallederiz kendi aramızda diye düşündüm.” “İkinizin de Hazal’a ‘hayır’ diyememesini aklım almıyor!” Üniversite çağındaki genç bir kızın akran zorbalığına maruz kalıp ve bu problemi çözememesi kendimi aşağılık, zayıf birisiymişim gibi hissettirmişti yıllarca. Melisa, “Alara,” dedi titreyen sesle, sandalyesinden hızla kalkıp yanıma geldi. Kollarını mahcubiyetle boynuma doladığında buz kesilmiştim, “Hazal var diye senin gelmemen üzerdi asıl beni. Zaten hotel de kalacağız ortak bir plan yapmadığımız sürece bir arada olmayacağınız için kafam karıştı.” “Ona kızma kızım,” dedi Kürşat. “İki gün zor ikna ettim seni buraya getirsin diye, ne numaralar çevirdim bir bilsen.” O hırsla, Hazal’dan bir farkım yokmuş gibi davranmaya karar vererek okulun yılbaşı partisinde Hazal’ın içtiği içkinin etkisiyle kendi sevgilisinin yokluğunu fırsat bilerek bir başka kişiyle hiç de arkadaşça olacağını düşünmediğim bir şekilde dans videoları elime düşmüştü. Hiç uğraşmamıştım videolar için ama tek bir fotoğraf karesi yakalayabilmek için Kürşat’ın eline telefonu tutuşturup beni çekmesini istemiştim. Kürşat ilk başta çekmek istememişti ama yapmadığı takdirde Hazal’ı koruduğunu düşüneceğimden ve böylelikle arkadaşlığımızın bozulacağını bildiğinden üç kare fotoğraf çekmişti. Kameranın flaşı patladığında Hazal ve ertesi gün birbirilerini yolda görse hatırlamayacakları kişinin öpüşürken ki karesi yakalanmış oldu. Kendimi fotoğraf karesinden kırparak okulun itiraf sayfasına, işletme mühendisliği tanışma gruplarına ve topluluk etkinlik grubuna atmıştım. Hazal okulun herhangi birisi olsaydı, fotoğrafın altına numara atanlar olur ve eklenen yeni efsane dedikodularla o gün unutulurdu. Melisa’nın kollarını boynumdan atarak ayağa kalkmaya çalıştım, “Tatilimi daha başlamadan mahvettiğiniz için teşekkür ederim.” Melisa yükselen adrenalin seviyemden korkarak bakıyordu. Kürşat iki adım atmama izin vermeden önüme geçti. “Yemin ederim bir arada olalım diye yaptık, Hazal’la barış veya barışma, kırgınlığının son damlasına kadar haklısındır ama tüm arkadaşlarımızı bir araya toplayıp bir şeyler yapmak bana güzel geldi anasını satayım.” “Düşüncesiz adamın tekisin Kürşat!” diye bağırdım. Masalara yeni yerleşen birkaç aile dönüp bize baktı. “Anlaman niye kıt, bensiz de tatilinize devam edebilirsiniz diyorum, bırakır mısın beni, çekil önümden.” Kürşat’ın iri yarı vücudunu sağ sol yaparak aşmaya çalıştım ama izin vermedi. “Kıracağım bak kafanı şimdi, zor duruyorum.” Beni sokmadığı topluluk sayesinde her masada tanıdığı olan birisiydi ve onun babası Yiğit Erdal Atılgan’dı. Tanışılmak için uğraşılan ve araya birkaç kişi sokulan birisiydi Hazal. Arkadaş grubu kendisi gibi çok varlıklı ailelerin çocuklarından oluşurdu. Yalnızca birkaç ortak arkadaşımız vardı o da topluluk sebebiyle. Hiçbir zaman onunla aynı amaca hizmet edebilirmişim gibi hissetmemiştim, fırsatını yakaladığında benden başarılıydı ama büyük bir servetin varisi olduğunu yürürken bile belli etme gibi kötü bir huyu vardı. En zengin, en güzel, en başarılı… Yeterince sinirlerimi bozabilmesi için her şarta uyuyordu. “Kır kafamı yine de bırakmam yemin olsun,” diyerek güldü. “Hazal’la muhatap olmayacaksın sana söz, bu tatili çok eğlenerek geçireceksin.” Babasının astığım astık, kestiğim kestik bir mizacı Hazal’ın okulun ilk gününden beri bilinirdi. Ayağını attığı yerde bir çekimserlik yaşanırdı Hazal’a karşı, nüfuz sahibi olmayan insanların evlatlarının dikkatli davranmaları normaldi. Dikkatli davransalar bile Hazal sırtını döndüğü an, dalga geçen kahkahalarla kınayıcı bakışlar onu benimle aynı zorlayıcı sınava sokmuştu. Bahar dönemini birincilikle bitirebilseydi Palaslı Şirketler Grubunda yaz döneminin proje yöneticiliği için stajını yapabilecekti fakat her köşe başında yapılan dedikodusu, sevgilisiyle fakültenin en kalabalık saatinde kavga etmesi ve topluluktan çıkarılışıyla allak bullak olmuştu. Yaz stajına ben girdiğimde geriye kalan üç sene birbirimizin kuyusunu kazmaktan vazgeçmemiştik. Palaslı Şirketler grubunun stajı ikimizin en büyük rekabeti olmuştu okul bitene kadar. Zaman zaman aynı masada ortak arkadaşlarımızın ısrarıyla oturup samimiyetsiz sohbetler etmiştik ve son sene Palaslı’da ikimiz de uzun dönem staja başladığımızda beraber çalışmıştık. Beraber çalışmaya zorunda kalmıştık. Son olanlardan sonra aynı masaya dahi oturamayacağımızı sanıyordum. Okul bitirme projemi geri getirilemez şekilde ortadan kaldırmıştı, yalnızca projemin Palaslı Holding tarafından geliştirilmek şartıyla satın alınması sebebiyle. Alıcı odaklı gelişmiş bir modelin simülasyonu sunmuştum ve hiç beklemesem de beğenilmişti. Bir çuval inciri berbat etmişti, gece gündüz demeden sahada çalışarak ortaya koyduğum emeğimi hiç etmişti ve hiçbir ceza almamıştı. Palaslı Grubunun yaptırım uygulamamasından kaynaklı daha o gün stajımı aile şirketimin yanına çekmiştim. Palaslı insan kaynakları komitesi Hazal Atılgan’ın yaptığını asılsız iddiamdan ibaret görerek küçük bir yaptırım bile uygulamamıştı. Hiçbir zaman, Atılgan soyadını taşıdığından mı yoksa gerçekten asılsız olduklarını düşündüklerinden mi Hazal’ın, Palaslılar tarafından korunduğunu anlayamamıştım. Hazal’ı görünmez bir el koruyordu, korumuştu ve koruyacaktı. Hazal’ın en büyük rakibi bendim, üniversite yılları için konuşursak benim de en büyük rakibim oydu. Bana verdiği zararın dörtte birini ona vermemiştim ve şimdi en yakın arkadaşlarım, Hazal’ın organize ettiği bir tatile beni kumpasla ikna edip getirerek onu affetmemi istiyordular. Koca bir kahkaha atarak bu kabustan uyanmalıydım. Karşıda duran ufak bir çizgi kadar olan yer Midilli miydi? Coğrafyam olabildiğince kötü bir seviyenin bile altındaydı, Midilli’dir herhalde diye umut ettim. Hemen karşımızdaki o Midilli adasıysa oraya kaçarak kurtulabilsem ne iyi olurdu. “Ben gitmek istiyorum. Bu saçmalık ne?” Dedim son bir kez daha şansımı denemek için. “Kanlı bıçaklı olduğum bir aptalla aynı masada oturarak gecemi mahvetmek istemiyorum. Bana saygı duymamanız da ayrıca can sıkıcı diğer bir mesele ama her şeyden önce en azından beni kendi yerinize koyabilirdiniz.” Kürşat, “Hata yaptığını kendi ağzıyla söylüyor, özür dilesin kapansın gitsin artık bu kavga. Canını emanet et demiyorum, tatilimizi yapalım.” Kendisine yapılsa bu kadar basit bir şekilde affedebilecekmiş gibi anlatmasıyla hafiften alayla güldüm. “İnsanlar değişir.” Kimse değişmezdi. Kırıcı olabilirdim, sevdiklerim çok sık kırıcı ve yıkıcı konuşmaya yöneldiğimi söylediğinden ve bu kez onları haklı çıkartmamak için dudaklarımı sımsıkı birbirine bastırdım. Ağzımı açıp kırıcı denilebilir sözler etmeme müsaade etmeyen Melisa, “İnsanlar değişmez diyeceksin,” dedi tedirgin bir dimdik duruşla. “İnsanlar değişmez ama yıllarca Hazal’a duyduğun öfkeden sonra bence özrünü duymalısın.” Özrünü dileyip defolup gidebilirdi. “Özür duymaya ihtiyacım yok, insanlar değişmez bunun dışında insanların değişip değişmemesi de umurumda değil,” diye öfkeyle bağırdım en sonunda. “Edebiyat yapıyorsunuz şu an bana, gerçekçi değilsiniz çünkü bir benzeri size yapılsa size sunulan ‘insanlar değişir’ gibi bir içi boş edebiyatı kabul etmezdiniz.” “Bir gece,” diye ısrar etti Kürşat. “Bu yemekten sonra sana ısrar edersem bir araya gelmeniz için insan evladı değilim.” “Senin sözüne güvenim kalmadı Kürşat!” “Canım,” dedi Melisa. “Yemek yiyip kalkarız.” “Sen kal Melisa, değişebileceğini düşündüğün insanla iki laflarsınız. Sonuçta uzaktan da olsa kuzenin, ayıp etme. Ben yarın sabaha biletimi alıyorum.” Kürşat ve Melisa, “Saçmalama!” diye aynı anda karşı çıkan bir sesle bağırdılar. “Saçmalayan sizsiniz, bir gece yeter de artar bu saçmalığa.” Telefonumdan uçak firmasının uygulamasını açtım, en erken saatte bir uçak bulabilirsem üçüncü dünya savaşını başlamadan bitirebilirdik. Sessizlik oluşması pek hayra alamet olmazdı, söze Melisa girdi, “Abini mi sevindireceksin?” diyerek bir fikir sundu ‘karışmam’ der tarzında ellerini kaldırıp dudaklarını büzdü. “Erken döndüğün için kendi işlerini de sana yıkacak, o fırsat bu fırsat, kaçar yine İbiza’ya, yakın nasılsa. Seni götürmeyeceğini söylememe gerek var mı?” Yavaşça telefonun ekranını masaya kapattım. Yazın en can alıcı zamanında tatile kaçabilmek için küçük bir fırsatı kovalıyordu, abimin günlerce kafasını dağıtacağı bir tatil hediye etmeyecektim. Abim, dünyamızı uzaylılar istila etse dahi arkadaşlarını toplayıp götüreceği yere beni götürmezdi. Arkadaşlarıyla eğlencenin dibini vurdukları tatillerde bir fotoğraf karesini bile bana göstermezdi, annem sorduğunda da iki üç kelimelik açıklamalarla geçiştirirdi. Berkan Yücesoy’un yurt dışına, müze ve sahil turuna çıkmadığını en aptalımız da bilirdi. Aradığımda, müzedeyim diyorsa Avrupa’nın en tarihi casinosunda da kumar oynadığını beş saniyede anlardım. Ne tür partilerde, eğlencesine girilen casino ve seks turizmi dönüyordu kim bilir. “Alaçatı’ya geçelim buradan?” diye fikir verdim. “Haberi olur.” Kendime güvensiz bir tavırla, “Olmaz.” Dedim olacağını bile bile. O Berkan Yücesoy’du, haberim uçardı. Melisa, “Sen otelden çıkışını yaptırmadan haberi verilir.” Diye üsteledi. “Oteli o ayarladı, boşuna mı?” “Neden ben bir sonuç alamıyorum istediklerimden?” diye kendime sinirlendim. Kürşat, “Hazal’lar geliyor, sakin bir karşılaşma olsun rica ediyorum.” Diyerek yalvaran bir tonda gerim gerim gerildi. Rezervasyon yaptırdığımız upuzun masaya geldiklerinde Melisa, arkadaşlarımıza uzun bir aradan sonra görüşebilmenin mutluluğuyla yerinde duramadan boyunlarına atladı. Hazal’ın değişen görünüşüne gözlerime diktim, mini şık bir kot etek üstüne tek omuzlu büstiyer giymişti, kıyafet seçimleri en sade parçalardan oluşurken görmediğim zamandan beri spora gittiği her halinden belli şekillenmiş fiziğiyle dikkat çekiciydi. Üniversitenin ilk yıllarında sınavdan yeni çıkmış çalışkan bir öğrenci doğalı stresle alınan fazla kilolar olduğundan orta kiloluydu diyebilirdim fakat şimdi değişmişti, iş hayatına girince bedeniyle çalışmıştı. Yeşilin elasına dönük parlak gözleri, omuzlarının üstünde açık kahve tonunda parlak bakımlı saçları ve yüksekten baktığını hissettiren bakışlarıyla önce masaya bakarak kalan sandalyelerden oturmak istediği yeri seçti. Bana uzak sandalyeleri tümünü es geçerek yanımdaki sandalyeye çantasını koydu, masanın en başındaki sandalyeye oturduğumdan sohbetlerin hepsine atlayabilirdim. Derse girme üçlümüzün son kişisi en çalışkan güzel arkadaşım Gözde’mi görür görmez boynuna atlayarak onu boğarcasına görüşemediğimiz her günün özlemini gidermek istemiştim. Gözde’nin samimiyetinden ufacık bir azalma hissetmedim, “Seni görebildik sonunda kızım,” diyerek uzun zaman görüşmememize lafını etti. “Nerelerdesin sen kuşum?” Kürşat ve Gözde mezun olduğumuzdan bu yana kısa süren Avrupa tatilleri yapmışlardı ama hiçbirisine katılamamıştım ya çalışma programım uymamıştı ya da abim olmadığından işleri idare etmek bana kalmıştı. Genelde abim yazın her ayı tatile çıkardı, Nisan ayından başlar tatil sezonunu Ağustos’ta bitirirdi. Sarılmamız bitmezken, “Çok özledim seni.” Diyerek sızlandım. “Gelemiyorum ki oralara.” Okul bitince Ankara’ya ailesinin yanına dönmüştü ve İstanbul’a yıllık izinleri veya beş altı günlük izinlerinde gelebiliyordu. Kürşat, “Sen hiçbir plana katılamıyorsun ki, Berkan abimiz sağ olsun.” Diyerek araya girdi. İlk defa konuşan Hazal, “Şans benden yana,” dedi ayakta durmayı sürdürürken. “Bu tatile gelebilmişsin.” BÖLÜM SONU
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE