Bugünün öğleninde Gökalp'in sokakları hiç olmadığı kadar ıssız ve karanlıktı. Gökyüzüne toplanan kara bulutlar sert esen poyrazın da etkisiyle hızlıca ilerliyorlardı. Gök gürlüyor, şimşek çakıyordu. Gece başlayan sağanak yağmur yerini çiselemeye bırakmıştı. Soğuk havanın bedenime çarpmasıyla birlikte ürpererek kabanıma iyice sarındım.
Kerem, Berke ve ayrı olarak Akgün ile birlikte okula gidiyorduk, saat on iki buçuk civarlarıydı. Kimseden çıt çıkmıyordu ve Kerem'in gözleri uykusuzluktan adeta çığlık atıyordu. Berke de kapişonunu gözüne kadar çekmiş, ellerini ceplerine sokuşturmuştu. Akgün pisliği zaten yüzünü bile yıkamamıştı. Bunu, gözlerindeki o çapaklardan teyit edebilmiştim. Saat öğlen on iki buçukta da uykusuzluk çekilmezdi yani ama! Uykusuna en düşkün olan ben bile bu insanlardan daha dirayetliydim bugün.
Hepimiz sessiz sedasız yolda bir süre yürümeye devam ettik. Kabanımın kapişonunu ben de tıpkı Berke gibi gözüme kadar çekerken fazlasıyla mutluydum. Çünkü kendi sıcağımdaydım. Üzerimdeki kaban zaten bana bir iki beden büyük olduğu için içinde birazcık da kaybolduğum doğruydu. Ama bundan şikayetçi de değildim.
Botlarımın altındaki ıslak taşlara baka baka diğerlerinin biraz gerisinde tek başıma ilerliyordum. Uzun, sarı saçlarımı kabanın içinde bırakmadığıma pişman olmuştum çünkü sert esen rüzgardan dolayı coşuyorlardı. Şimdi kapişonumu indirip saçlarımı içeriye tıkmam demek donmam demekti ve ben de omuz silkerek bu düşünceme bir son verdim. Üşengeçlik seviyem tam olarak budur...
Araba geçmemesinden istifade ederek sokağın ortasından yürüyorduk ve ben önüme bile bakmıyordum. Sadece başımı eğmiş, adımlarıma odaklanmıştım ama çok geçmeden duraksamak zorunda kaldım. Çünkü kafam bir şeye çarptı. Hem de tahmin edin neye? O halde size minik bir ipucu, çarptığım şey nefes alıyordu. Kafamı yavaşça kaldırdığımda, yine tahmin edin bakalım o nefes alan şey neymiş?
Bertan Kalenderoğlu'ymuş.
Bana, "Tünaydın." diyen adama bir süre bön bön baktım. Suratım asık, bakışlarım bomboştu. Buna karşın benden cevap bekleyen Belalı kaşlarını çattı. Hemen ardından benden aldığı cevap ise yapmacıkça bir gülümseme ve kafa sallamadan ibaret oldu. Yanından geçip gitmek üzereyken de buna izin vermedi. Ah, bu adam bir kere de istediğini almasa şaşardım.
"Bir tünaydın, demek de mi yok yani?" Dedi sol kaşını kaldırarak. "İnsan nezaket gereği der bari."
Ona olan boş bakışlarımı sürdürerek, "Ya ben insan değilsem?" diye bir soru patlattım. İlk başta bana anlamsız bir bakış attı, daha sonra ise kafasını iki yana sallayarak seslice güldü. Kirli sakallara sahip o soluk dudakların arasında beliren inci gibi dişlerle ne kadar can yakıcı göründüğünün farkında mıydı acaba? Ona karşı duyduğum bu beğeniyle beraber gözlerimi kırpıştırdım.
"O konudan ben de şüpheliyim. " Dedi birden. Anında kaşlarımı çattım. Bu adam bana ne demek istiyordu?
"Sen bana hayvansın demek mi istiyorsun yani?"
Gözlerini devirdi, "Ben öyle bir şey mi dedim şimdi?"
"Ama ima ettin?.."
"Evet aslında," dediğinde somurtarak ona baktım. "Bir hayvana benziyorsun."
Berke gibi olsa suratına bir tane patlatırdım ama bunu yapmak yerine yalnızca, "Kötü söz sahibine aittir." dedim. Ah, kötü söz sahibine aittir mi? Neyim ben, ilkokul birinci sınıf öğrencisi falan mı? Bunu Belalı da fark etmiş olacak ki bana hayretle baktı ama bir şey demedi. Sadece uyuz bir sırıtış yayıldı yüzüne. Bu adama sırıtmak yasaklanmalıydı.
"Hem de hangi hayvansın biliyor musun?.." Diye devam ettiğinde kapkara gözleri adeta ışıldıyordu. "Kedisin. İçinde vahşi bir aslan taşıyan küçük, sarı bir kedi..."
Gözlerim tekrardan eski ifadesizliğine büründüğünde, "Ben kedi sevmem." dedim. "Ve onlardan korkarım da... Bu yüzden bana kedi demezsen sevinirim."
O da bunun üzerine cıkladı ve "Kesinlikle sana kedi diyeceğim." dedi. Bu o kadar sinir bozucuydu ki o an suratına tekme atasım gelmişti. Ne olurdu yani domuzluk yapmasa? Okul yolunda sinirlerimi bozmuştu. Üstelik ileride, bir binanın dibinde Yaren, Sema ve Meryem kıkırdayarak bizi izlerken daha da fazla sinirlerim bozuluyordu. Bu yellozlar da her şeyde bir şey arıyorlardı zaten... Aman yanıma erkek sinek dahi yaklaşmayıversin.
Kaşları kalkarken, "Yemin ederim ki ilginçliklerle dolu bir kızsın," dedi. "Senin hakkında nereden ne çıkacağı belli olmuyor."
"Bu, beni yeterince tanımadığından kaynaklı olabilir mi?"
"Peki ya bu, senin gerçek Almina'yı tanımama engel olmandan kaynaklı olabilir mi?.. İzin vermiyorsun ki tanıyayım."
"Sana neden kendimi tanıtacakmışım?" Diye sordum. O sıra kaşlarını çattı ve sakallarını kaşımaya başladı. Sakallarını kaşırken kolunu yukarı kaldırmıştı ve kolunu yukarı kaldırdığı için ceketinin bilek kısmı da hafifçe yukarıya sıyrılmış oldu. O an sol bileğinde, tam da nabzının attığı yeri kaplayan küçük dövmesi dikkatimi çekti. Kibar, naif ve itiraf etmek gerekirse güzel görünüyordu. Bir süre o bölgeye baktım ve ne olduğunu anlamaya çalıştım.
"Bence seni daha fazla tanımam harika olur da ondan."
Şu durumda söylediklerine konsantre olamayacak kadar bileğine odaklanmış durumdaydım çünkü dövmesinin garip bir güzelliği vardı. Dövmeyi yeni yaptırmış olduğu, capcanlı duran renklerinden belliydi.
Bileğinin ortasında -bileğine göre- iri, tıpkı dipsiz bir kuyuyu andıran gözleri kadar kapkara, kusursuz bir yuvarlak vardı. O yuvarlak dümdüz siyahtı ama yuvarlağın kenar kısımları kızılla çerçevelenmişti. Yuvarlağın etrafına ise tıpkı o kızıllık yansıyormuş gibi uçuk kızıl gölgeler yapılmıştı. Bu, güneş tutulmasını anımsatıyordu. O kusursuz yuvarlağın sağ yanına aynı boyutta kızıldan turuncuya çalan bir hilal, sol yanına ise diğer hilalle aynı özellikleri taşıyan ters bir hilal konumlandırılmıştı. Dövme adeta kusursuz görünüyordu, gözlerimi alamadım.
"Beğendin mi?"
Belalı'nın cümlesiyle düşüncelerim bir tarafa kaçışırken dövmesinden kaçırdığım gözlerimi o kömür karası gözlerine çevirdim. O kara gözler benim mavi gözlerimi yerle bir ederek sanki içlerinde bir şeyler arıyor gibiydi. Nefesimi tuttum.
"Hım hım," diyerek kafamı onaylar biçimde salladım. "Çok güzel, beğendim."
Bileğine bakıp onu bana tekrar gösterdiğinde, "Bunun ne olduğunu biliyor musun?" diye sordu.
"Emin değilim ama güneş tutulmasına benziyor?" Soru sorarmış gibi söylediğim cümleye gülümsedi. Bu adamın gülümserken gözlerinin kısılması kaçıncı leveldi? Biraz da kusur, öyle değil mi ama...
"Evet," dedi. "Bu bir güneş tutulması."
Tekrar bana çevirdiği o anlam dolu bakışlarıyla birlikte heyecanlandığımı hissediyordum. Damarlarımda kol gezen adrenalin titrememe neden olurken onun bakışlarının üzerimde ne denli bir etki bıraktığını şimdi daha iyi anlıyordum. Kalp atışlarım şiddetlendiğinde yanaklarıma hücum eden ısı yine beni bozguna uğrattı. Bu adam beni bakışlarıyla bile alt etmeyi her seferinde nasıl da başarıyordu...
"Şey," dedim gözlerimi kaçırarak. Her ne kadar bakışlarının ağırlığından dolayı utansam da bunu merak etmiştim. "Peki... Niçin güneş tutulması?" Bana bu denli bakmaya devam ederse irademe ne denli hakim olabilirim, bilmiyordum. "Tabi, özel değilse."
Bir süre öylece durduktan sonra hafifçe gülümseyerek yanıtladı beni, "Pek de özel sayılmaz. Aslında özel ama özel olması anlamında gizli."
Güneş tutulmasının ne gibi bir anlamı olabilirdi ki? Evet, güzel bir olaydı ama onu özelleştiren şey neydi peki? Merak ediyordum. Eğer beni etkileyen o gece karası gözlere yenilmezsem bunu öğrenebilirdim.
"Anlamı ne ki?" Diye sorduğumda tekrardan verdiği nefesinin havaya karışarak buhar olup yok oluşunu izledim. Soluk renkli dudaklarını yaladı, bana cevap vermeye hazırlanıyor gibiydi.
"Anlamı..." dediğinde havaya baktı. Ve ardından gözleri tekrar beni buldu, "Herhangi bir anlamı yok aslında. Anlamı yok ama aynı zamanda bir anlamı var." Ona anlamsız bakışlar attığımda o her kadını etkisi altına alabilecek gülüşünü yine ve yine gözler önüne serdi.
"Demem o ki Sarı Bela..." işaret parmağını iki göğsümün arasına nazikçe bastırdı, "Bunun anlamı sende, yani Almina'da gizli. Sana vereceğim en büyük ipucu da bu olsun. Bugün, benim için buna kafa yormanı istiyorum. Zahmet olacak ama... O güzel beyninin bir jimnastiğe ihtiyacı var bence. Çünkü sendeki jeton köşeli değil duvarlı, maşallah."
Bu adam bana salaksın, filan demeye çalışıyor olmalıydı, kaşlarımı derince bir çatarak baktım ona. Bu duruma eğlendiğini ele veren uyuz ifadesi yine yüzünde yerini almıştı. Yine domuzluk yapmasa olmayacaktı yani.
"Sen..." Diyerek işaret parmağımı ona doğrultmuştum ki, Kerem ve Berke ileriden bana seslendiler. Öte yandan sanki Kerem ve Berke'yi duymamışım gibi Meryem de bana, onların beni çağırdığı haberiyle seslendi. Ardından yetmedi, hızlı adımlarla yanıma doğrı geldi. Yaren ve Sema da onun tam arkasındaydı.
Yanıma gelmesinin ardından, "Almina," diyen Meryem otuz iki diş sırıtıyordu. "Bölmek istemezdim ama Kerem ve Berke seni çağırıyor... Ayrıca akşam Yaren'lerde toplanacağız, sen de gelirsen güzel olur. Bunun haberini vermek için gelmiştim..." Daha sonra Belalı'ya baktı. "... Bertan ağabey, anı böldüğüm için kusuruma bakmazsın artık."
Belalı Meryem'e bakarak, "Problem değil." dedi ve bana döndü. "Ben de arkadaşına hayat dersi veriyordum tam. Büyüklerine karşı selamsız sabahsız... Bir tünaydın, bile yok yani!" Ona yalancı bir gülümseme bahşettiğimde yüzümdeki uyuz edici olduğunu düşündüğüm o ifademi bozmayarak Belalı'ya döndüm. Domuz domuz sırıtması, kafasını asfalta sürterek kıvılcım çıkartmama neden oluyordu.
Buna karşılık ben de ona, "Duruma göre bakarım, size haber veririm Meryem ve ayrıca..." Büyüğüm, öyle mi? "Çok haklısın Bertan ağabeyciğim. Sana da tünaydın." dedim. Ve bunu dediğim an sırıtışı yüzünde dondu, yerini daha farklı bir ifadeye bıraktı. Her ne kadar bir anlam veremesem de bu ifadesinden zevk almıştım. Sonuçta bir büyüğüme selam vermemiştim öyle değil mi? Büyük erkeklere ağabey denirdi.
Belalı bunun üzerine,"Ağabeyciğim, nedir ya?" dedi ve yüzünü buruşturdu. "İğrenç bir kelime..." Bizim kızlar arkada gülmemek adına kıpkırmızı olmuş bir halde ellerini ağızlarına kapatmışlardı. "Bir daha," dediğinde işaret parmağını öfkeyle bana doğrulttu. "Bana ağabeyciğim dediğini duymak istemiyorum, Almina!" Sanırım ciğim kısmı, onu bu kadar irite etmişti fakat bu, bana daha da keyif verdi.
Dudaklarımı gülmemek adına birbirlerine bastırdığımda, "Peki ağabeyciğim!" diye çığlık atarak kızların kolundan tuttuğum gibi onları da yanıma katarak koşmaya başladım. Dört kız, birbirimize bakıp kahkahalar atarak sokakta Kerem ve Berke'nin yanına kadar koştuk.
En son Belalı'nın, "Sana bu lafları yedirmeme az kaldı, Sarı Bela! Bekle sen!" diye haykırdığını duymuştum. Çok kısa bir süre sonra ise koşa koşa ve kahkaha ata ata nefesimiz kesilirken, kızlarla vedalaştıktan sonra Kerem ve Berke'yle birlikte minibüse ancak yetişebilmiştik.
***
Okuldan çıktığımda ruh hastası modundaydım çünkü üç ders üst üste sayılarla uğraşmam gerekmişti. Artık gözlerimin önünde fizik formülleri uçuşuyordu. Meryem'le yolda karşılaştıktan sonra Yaren'lere gitmeden evvel Biber'de biraz oturmaya karar verdik. Belki de esen rüzgar, ruhumdaki sıkılmışlığı bir nebze de olsa alabilirdi böylelikle.
"Beynim acıyor ya," diyerek şakaklarımı ovuşturdum. "İşkence ve matematiksel hesaplamaların arasında hiçbir fark göremiyorum."
Meryem atılarak, "Alışıyor insan bir süre sonra," dedi. "Bazen ölmüşsün gibi hissediyorsun ama aslında yaşadığını fark ediyorsun."
Berke gözlerini devirdi, "Matematik işin içine girince sıkıntı büyük oluyor ve bence matematik insanı gerçekten öldürüyor. Sadece geç gömülüyoruz, o kadar."
"Kafanız basmayınca derse atmak kolay geliyor tabi..." Hepimiz sesin sahibine baktığımızda, siyah montu ve beline tam oturan kot pantolonuyla bize fizik şov yapan Mert Arslan yine ortalığı yakıp geçiyordu. Her daim ciddiyet Mert ağabeyin süsü konumundayken sert mizacından etkilenmemek elde değildi ve bir matematikçi olarak bize işini elbette savunacaktı. "Siz yatın kalkın da matematiğe dua edin. İçinde bulunduğunuz her şey onun çemberinden geçiyor."
Berke sırf yalakalık olsun diye, "Çok haklısın, özür dilerim ağabey." deyince Mert ağabey gözlerini devirdi. "Matematik en çok Kasımpaşalı'ya yakışmıyor mu arkadaşlar? Şu adama bir bakın... Hayatınızda bu kadar yakışıklı bir matematikçi zor görürsünüz."
Herkes aslında içten içe, yalakalık yapmış da olsa Berke'yi onaylıyordu fakat Mert ağabeyin öyle bir ifadesi vardı ki kimse çıtını çıkaramadı o an. Tabi Meryem hariç... Bir şey demedi ama deseydi daha az etkili olacağından emindim. Berke'ye karşı yalnızca güler gibi bir ses çıkardı, ardından da alaylı dolu gözlerini Mert ağabeye çevirdi. Geçmişte aralarında her ne geçtiyse, Meryem'in bu adamdan hoşlanmadığı çok barizdi. Tabi bu durum Mert ağabeyin de gözünden kaçmıyordu.
Mert ağabey hiç beklemediğimiz bir anda, "Hayrola Meryem," diye sorduğunda hepimizin dikkatini çekti. "Karadeniz'de gemilerin mi battı, ne bu surat?" Meryem, bu soruyla birlikte anında sinir küpüne döndü.
"Ne varmış suratımda?" Dedi adeta tükürür gibi.
Mert ağabey derin bir nefes vererek, "Birçok şey," dedi ve yeşil gözlerini hafiften kıstı. "Suratında birçok şey var." Ardından kafasını dikleştirdi.
Meryem o andan itibaren ona meydan okuyan bir havaya büründü, "Söyle de biz de bilelim o halde?"
"Onu ben değil sen söyleyeceksin."
"Böyle olduğumu iddia eden sensen eğer, sen söyleyeceksin."
"Ama ben söylersem ortalık karışır."
"Ben söylersem de daha çok karışır."
"Benimle çene yarıştırmaktan hiç vazgeçmeyeceksin değil mi?"
Meryem güler gibi bir ses çıkardı, "Asla."
Bunun üzerine Mert ağabeyin dudakları gülümsemekle gülümsememek arasında kaldı. Ne yapmaya çalışıyordu bilmiyordum ama yaptığı şeyin Meryem'i öfkelendirmekten öteye gitmediğini biliyordum ve bence o da bunun gayet farkındaydı.
Ardından Mert ağabey kuruyan dudaklarını ıslattı ve "Umursamadığın insanlara cevap vermeye tenezzül etmezsin, sanıyordum." dedi. "Yanlış mıyım, Çapan?"
Bu konuşma sonrası Meryem'in zaten öfkeden kırmızıya dönmüş olan yüzü bu kez de patlıcan moruna doğru dönmeye başladı. Bir müddet bunu sindirmeye çalışıyor olsa gerek, yalnızca sustu. Bunda bu kadar sinirlenecek ne vardı anlayamamıştım ama buna bu kadar sinirlenmesinin Mert ağabeye duyduğu hoşlanmazlıktan kaynaklandığını sanıyordum.
Uzun sayılacak bir sürenin ardından Meryem, "Yanlışsın, Arslan." diyerek sessizliğini, dikleştirdiği başıyla birlikte bozdu. "Artık umursamadıklarıma da cevap veriyorum ve böylece zavallılıklarına bakıp onlarla eğlenebiliyorum."
Ortamda gerginliğin yarattığı serin rüzgarlar eserken Mert ağabeyin yeşil gözlerine öfkeden bir perde indiğine şahit oldum. Aralarında ne vardı bilmiyordum ama her ne varsa bunun gerçekten olumsuz bir durum olduğunu iliklerime kadar hissediyordum. Fakat burada bir gariplik var gibiydi. İkisinin arasında mekik dokuyan gözlerimin onlar hakkında edindiği ilk izlenim dopdolu bir karmaşaydı. İçimden bir ses bu karmaşanın çözümünün çok derinlerde gizli olduğunu söylüyordu.
Her ne kadar aralarında soğuk rüzgarlar esse de, şu an gözlerinin merkezinde gidip gelen o yakıcı elektriği fark etmemek için aptal olmak gerekirdi.
Tabi bunu düşününce aklıma birden Meryem'in nişanlı olduğu aklıma geldi. İrkildim. Çünkü bu oldukça yanlıştı.
Mert ağabey öfkeli bakışlarını biraz daha daha sürdürdükten sonra pes ederek Meryem'e bakmayı kesti. Bir süre etrafına bakındıktan sonra da her zamanki ciddiyetini yüzüne takındı ve burnunu çekerek gözlerini hepimizin üzerinde bir kez gezdirdi. En son ise Meryem'de durdu ve onu şöyle bir süzdü. Ardından ufak bir baş selamıyla ilerledi ve kısa bir süre sonra gözden kayboldu.
Gerisindeyse bize, bomboş gözlerle düşünce dehlizlerinde kaybolan bir Meryem bırakmıştı. O an Berke'yle gözlerimi buluştu. İkimizin de gözlerinde aynı ifade vardı, anlamsız...