Ben oysaki sokakta olay çıkaracaklarını bile düşünmüştüm fakat bunun yerine hepimiz, beklediğimden daha sakin bir şekilde eve girdik. Ama bu benim adıma tehlikenin geçmiş olduğu anlamına gelmiyordu; hala olay çıkabilirdi ve hala terlik yiyebilirdim. Bu yüzden her an her yerden bir şey çıkacakmış gibi hissederek tetikte bekliyordum.
Selin ablam ve ben Meltem yengemin de yönlendirmesiyle birlikte balkona geçip oturduk. Meltem yengem de kısa bir süre sonra yanımıza, elindeki tepside üç adet fincanla çıkageldi. Bize Nescafe hazırlamıştı. Bizim ailenin görünmeyen kuralı da bu Nescafe'den geçiyordu. Neden mi? Çünkü evimizde ne zaman Nescafe yapılsa, orada mutlaka esaslı bir dedikodu dönerdi. Bugünkü dedikodunun da ana başlığında ben olmalıydım. Onlara uyduracağım yalanı düşünürken derin bir nefes verdim.
"Almina sanırım..." Diyerek başlayan Selin ablam fincanından bir yudum aldı. "...bize açıklaman gereken bazı şeyler var."
Yeniden derin bir nefes alıp verdim. Şu an gerçekten çok gergindim. Bu evde ailem, hiçbir zaman yalan söylemeyi beceremeyen bir kız olarak tanımlardı beni çünkü gerçekten yalan söylemeyi beceremiyordum. Yani yalanım dört dörtlük de olsa ben bir şekilde kendimi ele vermeyi başarıyordum. Ya kızarıyordum, ya bozarıyordum, ya kekeliyordum veya kendimi ilginç şekiller içerisinde buluyordum. Şimdiki çekincem de buydu zaten. Marifet yalan bulmakta değil, bulduğun yalanı söyleyebilmekteydi. Çünkü yalan çoktu.
Rahatmışım gibi gözükmeye çalışarak, "Açıklanacak ne vardı ki?" diye sordum ama bunu sorarken bile oldukça gergindim. Üstelik Meltem yengem bana pür dikkat bakıyorken işim çok daha zordu.
Selin ablam bu cevabım üzerine bana şaşkınlıkla baktı, "Açıklanacak ne var ki, mi? Gece yarısı tanımadığım bir adamın arabasından pijamalarında çıkıp eve geliyorsun ve hala açıklanacak ne var ki, diyebiliyorsun öyle mi? Vallahi pes!"
"Ama adamı ben tanıyorum." Deyip kaşlarımı kaldırarak baktım ona. Bu cümlem üzerine Selin ablam gözlerini devirerek elini alnına vurdu.
"Senin tanıman yetmez, anladın mı? Benim de tanımam gerekiyordu. Hatta belki de daha önceden böyle birinin olduğunu bana anlatman gerekiyordu!"
"Anlatmaya değer bir şey yok ki anlatayım..."
Bu kez de güler gibi bir ses çıkardı, "Ah, öyle mi? Yani bir sevgilin olduğunu, tesadüfen sizi görmesem benden saklayacaktın... Aşk olsun."
O an önümüzdeki masa, "Ne!" diyerek zıplamamın hemen ardından sallanarak, üzerindeki fincanların kahvelerinin taşmasına sebep oldu. Allah'a bin şükür ki üstlerimize dökülüp de bizi canlı canlı haşlamamıştı. Selin ablama dehşetle baktım. Sevgili ne demekti ya öyle?
"Ne sevgilisi ya," diye cırladım. "Sen bizi çok yanlış anlamışsın. O domuz benim sevgilim falan değil ve olamaz da. "
"Yalan söyleme bana."
"Ya gerçekten sevgilim değil, neden inanmıyorsun bana?"
"Arabadan inerken elinden tuttu."
"Birincisi, elimden değil kolumdan tuttu. İkincisi bunu, bana arabadan inmeden önce bir şey söyleyeceği için yapmıştı. Üçüncüsü, o benim sevgilim değil ve dördüncüsü, her elimden tutan sevgilim olabilir diye bir kural var da ben mi bilmiyorum?.."
"Bence gayet sevgili gibi görünüyordunuz, seni çok bilmiş ukala böcek."
Belalı ve benden sevgiliymişiz gibi bahsedilmesi, ne yalan söyleyeyim bana kendimi biraz garip hissettirmişti. Gün boyu yaşadıklarımızı gözden geçirdiğimde aslında dışarıdan bir çift gibi göründüğümüzü fark etmiştim. Daha doğrusu o anları görenler bizi çift sanabilirlerdi, bunu fark etmiştim. Ama bunu düşünmek biraz garip oluyordu. Yani o, benden biraz büyüktü. Hatta biraz değil bayağı büyüktü. Kim bilir kaç yaşındaydı. Yirmi sekiz? Yirmi dokuz? Belki de otuz? Üstelik o yaşlarda gayet olgun bir adam olarak benimle ne işi olabilirdi?.. İçimdeki Almina bu düşünceyle birlikte derin bir iç çekti. Çünkü adam yaşına göre birçok erkeği sollayıp geçecek kadar karizmatikti. Esmer erkekler pek ilgimi çekmediği halde bu özelliğiyle benim bile dikkatimden kaçamamıştı.
Ayrıca insanı baktıkça içine çeken kapkara gözlere sahipti. Sadece ben mi onun gözleri hakkında böyle düşünüyordum bilmiyordum ama birisi bunu bir şekilde bana soracak olsa kesinlikle bu cevabı verirdim. Bir de uyuz olmasa aslında samimi ve iyi bir adamdı. Tabi o uyuzluklarının sadece bana karşı olması da ayrı bir uyuzluktu ya neyse. Velhasıl onunla sevgili olma ihtimalim biraz hayaldi ama eğer böyle bir şey olsaydı bu mahallede kesinlikle havamdan geçilmezdi. Yani bunu bu şekilde düşünmek belki zavallılıktı ama adam Gökalp'in duayeni gibi bir şeydi çünkü biraz çevreye kulak verildiği takdirde görülüyordu ki herkes onun başarısından, mesleğinden, samimiyetinden, mürüvvetinden ve daha sayamadığım bir çok şeyinden bahsedip duruyordu. Bendense yalnızca -geçenlerde bir densizden duyduğum üzere- minik civciv diye bahsediliyordu, aman ne komikti! Oysaki misler gibi mühendislik okuduğumdan filan bahseden yoktu! İkiyüzlü şeyler, ne olacak!
"Ay yok kız," diyerek nihayet benden bakışlarını çekip Selin ablama bakan Meltem yengem fincanından bir yudum alarak konuşmasına devam etti. "Bertan bunun neyine baksın? Yakışıklı adam sonuçta. Almina'dan bin kat daha iyileriyle vakit geçirdiğine eminim."
Yengemin son tespiti üzerine kaşlarımı derince çatarak baktım ona, "Benim neyim eksikmiş yenge?"
Yengem bu kez de aldığı yudumu höpürdettiğinde yüzümü buruşturdum, "Zekan eksik yavrum."
"Zekam eksik de nasıl üniversiteye kadar okudum acaba?"
"Bak işte orasını bilmiyorum. Bu kafayla nasıl üniversiteye kadar çıktın, buna hep hayret ettim doğrusu. Doktora gösterecek olsak sana mucize derler."
Selin ablamla birlikte bana güldüklerinde somurtarak baktım yüzlerine. Bu aralar zekam çok gündemdeydi ve açıkçası bu beni rahatsız ediyordu, tabi Belalı'ya layık görülmemek de aynı şekilde. Benim ondan hiçbir eksiğim yoktu! Yani tamam, belki biraz vardı ama bunun dile getirilmesinden hoşlandığımı söyleyemezdim. Elbette benden daha iyileriyle takılıyor olmalıydı ama bunun söylenmesinden de hoşlanmamıştım. Kendimi çok özgüvensiz hissettim bir anda. Bu özgüvensizlik beni öfkelendirdi.
"Tamam tamam kızma annem," diyerek devam eden Meltem yengem sanki bir köpeğin kafasını okşuyormuş gibi okşadı kafamı. "Şaka yaptım ben. Hem eksiğin yok fazlan var. Bence Bertan da bunun gayet farkında. "
Omuz silktim, "Bertan'dan bana ne!" Benden daha iyileriyle vakit geçiriyorsa bundan bana neydi mesela öyle değil mi?
"Ondan sana çok şey varmış gibi görünüyor, ha..." Yengem bu kez de göz kırptı. "Öyle değil mi, Sarı Bela?" Gözlerimi ölümüne devirdim. Bu insanların diline düşen de bir daha kurtulamıyordu yani.
Bu dakikadan sonra -ne kadar becerebildim bilmiyorum- neden o arabadan indiğime dair açıklamamı yaptım. Sözde kızlarla oyun oynamıştık, oyunu kaybetmiş ve ceza olarak da onlara cips almaya çıkmıştım, mahalledeki bakkal kapalı olduğu için Biber caddesinin karşısındaki markete gitmiştim, orada da istedikleri cipsi bulamamıştım, dönerken de Belalı'yla karşılaşmıştık ve eve kadar beni bırakabileceğini söylemişti, birlikte mahalleye dönmüştük. Olay tamamıyla bundan ibaretmiş gibi anlatmıştım. İkisi de garip bir şekilde bana inanmış görünüyorlardı ve bundan anladığım kadarıyla az önce yalan söylerken inandırıcı olduğum ender anlardan birini yaşamıştım. Sonrasında ise sanki hiçbir şey olmamış gibi kahvelerimizi içmeye ve farklı konulardan sohbet etmeye devam etmiştik. Bunun bu kadar kolay olacağını hiç tahmin etmemiştim ama bu durumdan oldukça memnundum. Eh, demek ki yalan söyleyebilme konusunda bayağı bir ilerleme kaydedebildim desenize...
Nescafe'lerimizi bitirdikten sonra hepimiz yataklarımıza çekildik. Selin ablam beni özlediğini söyleyerek bugünlük bizim evde misafirdi. Benim odamda birlikte uyuyacaktık. Onu kendi yatağıma yatırdım bense kendime bir yer yatağı yaptım. Normalde olsa yerde uyumaya azıcık isyan edebilirdim ama Meltem yengemin yer yatakları o kadar rahat ve mis kokulu olurdu ki o yüzden bundan pek şikayet edemiyordum.
Selin ablamla birbirimize iyi geceler diledikten sonra odamın ışığını söndürdüm ve gece lambasını yaktım. Ardından hızlı bir hamleyle yatağıma girip üzerimi sıkı sıkıya örttüm. Aslında en fazla beş dakika öncesine kadar çok yorgundum ve feci halde uykum vardı hatta bu yüzden bir an önce yataklarımıza girmeyi ilk teklif eden de bendim. Ama şimdi yatağıma girince uykumun dağıldığını hissediyordum. Ah, benimle dalga geçiyor olmalıydı! Öfkeyle diğer yanıma döndüm ve bir müddet orada uyumayı denedim, işe yaramadı. Bu işe yaramayınca tekrar öteki tarafıma döndüm, tabii ki o da işime yaramadı. Yüzüstü yatmayı denedim, olmadı. Sırtüstü yatmayı denedim, yine olmadı. Yastığımı ters yöne koyup bir de orada uyumayı denedim, elbette bu da olmadı. Bu kez de bir hışımla kalkıp yatağıma oturdum. Uyumak -hele de benim gibi uykusuna oldukça düşkün birisi için- bu kadar zor olmamalıydı öyle değil mi? Üstelik her yerim de ağrıyordu ve bu yüzden uykumun beni çoktan ele geçirmiş olması gerekirdi. Derin bir nefes alıp verdikten sonra pes ederek yeniden sırtüstü yatağa uzandım. Belki bir süre boş boş tavanı izlersem uykum gelirdi. Yani... Sanırım.
Düşüncelerim elbette ki tavanı öyle kuru kuruya izlememe izin vermediler, zaten fırsat kolluyorlarmış gibi aniden zihnime saldırdılar. Başladım kendi kendime bugün -daha doğrusu saat gece yarısını geçtiği için dün- ne yaşadığımı sorgulamaya.
Ekmek almaya gönderilirken beni arabasına almak isteyen o adama öylece kandığıma inanamaz bir halde buldum kendimi. Birine bu şekilde güvenmek yanlıştı belki ama tuhaftı ki o adam o güveni yalnızca tek bir hareketiyle sağlayabiliyordu. Aslında hareket de demeyelim, adamda, böyle güven verici bir enerji vardı ve o enerji sizi anında kendine çekebiliyordu. Güven anlamında tabi, başka bir şey için değil. Onunla bir evde intikam uğruna akşama kadar tıkılı kalmıştım, yetmemiş ona yemekler yapmıştım ve üstüne üstlük bir de o saray yavrusu sayılabilecek koskoca evi tek başıma temizlemiştim. Neyse ki bu sayede bir daha Range Rover'e tekme atmadan evvel kırk kez düşünecek olgunluğa erişmiştim. Bu düşünceme kendi kendime güldüm. Açık söylemek gerekirse bir intikam öldürmek dışında ancak bu kadar etkili alınabilirdi.
Her ne kadar itiraf etmek bana zor gelse de bugün bazı kısımlar hariç eğlenmiştim. Yemek yapmak ve temizlik bu eğlence için ödediğim ufak bir bedeldi belki de. Tabi bu durum hala o adama uyuz olduğum gerçeğini değiştirmiyordu. Öyle bir şeydi ki bu, bir insanı nasıl çıldırtması gerektiğini çok iyi biliyordu bu adam. İstese kullanamayacağı insan yoktu çünkü insanı net tavırlarıyla ve o kara gözleriyle çok iyi manipüle edebiliyordu. Ya da sadece beni manipüle edebiliyordu, neyse ne. Ama sonuç itibarıyla delirerek de olsa onu dinlemiş, ona güvenmiştim. Evet bu çok garipti. Acaba arabada o eve doğru giderken beni hipnoz etmişti de ben mi hatırlamıyordum?..
Kapıya gelen çakma sarışının anısı zihnimde iğrenç iğrenç sırıtırken gözlerimi devirdim. Aptal! Eğer orada Belalı beni tutmasa kesinlikle onun derisini yüzerdim. Nasıl da ukala ve kendini beğenmişti! Neymiş benimle olduğu için adamın göz zevki bozukmuş da kendimden büyük adamların altına... Tövbe tövbe! Öfke vücudumda kol gezmeye başlayınca o şıllığı unutmaya çalıştım ama bu kez de onun arsızca Belalı'ya kur yaptığı anları hatırladım. Ardından adeta midem ağzıma geldi. Neyse ki Belalı da ona karşılık vermemişti, aksi takdirde kurda kuşa yem olacağımı da bilsem kapıyı çarpıp o evden çıkardım. Bunu düşününce tüylerim diken diken oldu. Tüylerimi diken diken eden bir olay daha varsa o da o kirli sakalların örttüğü yanağı öptüğümü anımsamamdı. Bunu anımsamamla birlikte ayak parmak ucumdan başlayıp kafama kadar hızlı bir sıcaklık vücuduma yayıldı. Yeniden yattığım yerden kalkıp doğruldum ve elimle yüzümü yellemeye başladım. Tamam Almina, sakinsin kızım...
Hemen ardından un savaşımız (!) geldi aklıma, o domuz yüzünden saçlarımı yıkamak zorunda kalmıştım ama her şeye rağmen onun o esmer suratının beyaza bulanmasını izlemek zevkliydi. Gülümsedim. Fotoğrafımızı kitapların arasında saklayışı vardı bir de öyle değil mi? İşin en can alıcı kısımlarından birisi de buydu sanırım. Birlikte çekildiğimiz fotoğrafı saklaması da ayrı bir konuydu ama neyse. Bunu sorgulamak istemiyordum. Çünkü eğer sorgularsam kafamda birçok şey kurabilirdim ve bunu düşünürken kafama çıkan sıcaklığın şiddetini arttırdığını hissettim.
Yaşanan bütün her şeyden öte onunla paylaştığım hayat hikayem geldi aklıma. Hiçbir zaman hayat hikayesini insanlarla kolay kolay paylaşabilen biri olmamıştım ve sanırım o an yalnızca boşluğuma gelmişti. Anlattığıma pişman mıydım? Pek sayılmaz... Çünkü dediğim gibi o adamda gerçekten insanı içine çeken çok tuhaf ve özel bir enerji vardı. İnsan istemese de güveniyordu. Sadece ben değil, tüm mahalle ona karşı böyleydi bunu görebiliyordum.
Hayat hikayemden bahsederken onun gözlerinin önünde ağladığımı bir müddet düşünmemeye çalıştım ama bilirsiniz, bir şey aklınıza geldiğinde ve aklınıza gelen o şeyi unutmak istediğinizde unutabilmenizin imkanı yoktu; siz düşünmek istemedikçe o şey beyninizi kemirir, içinizden çığlık atıp kafamdan siktir git artık dediğiniz zamanda bile hala bir pislik gibi sırıtırdı anılarınızın içinde. Böyle zamanlarda kafamı duvarlara vurmak gelirdi içimden ama değil duvarlara vurmak, beynimi de uyuştursam asla unutamayacağımı biliyordum. İyisi mi, onu unutmak yerine onunla yakinen yüzleşmekti. Ben de yüzleşmeyi denedim. Evet onun yanında, henüz doğru düzgün tanımadığım bir adamın gözleri önünde acizce ağlamıştım. Bu benim için utanç vericiydi ve bir müddet utancımın ateşinde kavruldum. Ama sonra garip bir şekilde bu his azalmaya başladı. Sanırım yüzleşmeyi denemek işe yarıyordu.
Ağlarken bana sarılması, duyumsadığım o temiz kokusu, sarfettiği cümleleri, gözlerinde gördüğüm şefkati... Ah, benim neyim vardı böyle? Bütün bunların beni bu kadar etkilememesi gerekiyordu ama ben neden hala etkisinde olduğumu hissediyordum?..
***
Ertesi gün okuldan eve dönerken mahallenin bir köşesine kümelenen kalabalığı görünce kaşlarımı çatarak dikkatimi oraya verdim. Yine bir mevzu olmalıydı veya birisi fenalaşmış filan olmalıydı, bilemiyordum. Orada neler olduğunu öğrenmenin tek yolu yanlarına gidip bizzat sormaktı. Ben de tam bunu yapmak üzere adımlarımı o yöne doğru çevirdim.
İçlerinde arkadaşlarımın da olması olayı daha da ilginç bir hale sokuyordu çünkü bizimkiler, genelde olayların içlerine girmiyorlar, onları daha çok kıyıdan köşeden izlemeyi tercih ediyorlardı. O halde bu mesele onları da ilgilendiriyordu, ilgilendirmese bile en azından bunu bayağı bir ciddiye aldıklarını gösteriyordu. Bunları düşününce merakım daha da arttı.
Etten duvar oluşturan insanların arasına ben de katıldım ve ileride hararetli hararetli bir şeyler konuşan Barış'la Akgün'ün yanlarında yerimi aldım. Akgün her zamanki gibi olayları tiye alan tavırlarıyla Barış'ı çileden çıkartıyordu.
"Ya var ya," diyordu Akgün. "O kadar boktan sebeplerden tartışma çıkıyor ki çıldırıyorum lan! Yok o ona aşıkmış da yok onu önce o sevmiş de yok bilmem ne, bilmem ne... Önce sevmek ne ya? Bu insanların saçma sapan aşk muhabbetleri artık gerçekten midemi bulandırıyor. Şu an boğazıma parmak atıp kendimi kusturasım var yeminle."
Barış bu cümleler üzerine gözlerini devirdi, "Salak! Olay sadece bundan mı ibaret sanıyorsun? Duymadın mı, adam en yakın arkadaşının sevdiği kadınla flörtleşiyormuş. Sence bu, saçma sapan aşk muhabbeti denilerek bu kadar basite indirgenebilecek bir şey mi?"
"Bir kadın için değer mi ama kanka?"
"Delikanlı adam yengesi sayılacak bir kadına yan gözle bakmaz."
İkisi arasında mekik dokuyan gözlerimle birlikte burada dönen muhabbeti anlamaya çalışıyordum. Bir yandan da insanların tam ortasında devam eden tartışma sürüyordu. Akgün'le Barış'ı anlamaya ayıracağım vakti bu tartışmaya kullandığım takdirde kesinlikle olaya hakim olacağımı fark ettiğimde, didişmeye devam eden arkadaşlarımı kendi hallerinde bırakarak olayı izlemeye başladım. Yalnız gitgide mahallelinin özelliklerini almaya başlamam da gözümden kaçmamıştı. Artık nerede bir olay, orada izleyen bir Almina oluyordu. Bu düşünceme kendi kendime güldüm.
Ortada en fazla benim yaşlarımda iki adam vardı ve yanlarında da yargıç misali duran Mert ağabey vardı fakat Mert ağabey yargıçtan çok azılı bir suçlu gibi duruyordu. Çünkü her an dalacakmış gibi duru, sakin ama bir o kadar da ürkütücü bir havası vardı. Bu adam da her haliyle bir garipti yahu! Mert ağabeye odaklanmak bir kenara, yanındaki iki adamın -kavga ettiklerinden olsa gerek- yüzleri gözleri pert haldeydi. Bu iki adamı tanımasam da yüzlerine bir göz aşinalığım olmalıydı. Sebeplerinin ne olduğunu tam olarak kavrayamasam da bunu konuşarak da halledebileceklerine emindim. Mahalle insanlarının bu denli şiddete eğilimli olmaları beni ürkütüyordu ama bilirsiniz, serbest mahalle kültürü ve delikanlılık raconu gibi birtakım oluşumlar insanları bu hallede getirirdi.
"Mert ağabey bırak da şunu öldüreyim," dedi boyu biraz daha kısaca olanı. "Hem böylece cümle aleme de ibret olur."
"Senin cesaretsizliğinin bedelini ben niye ödüyorum piç kurusu," diyen diğeri ağzındaki kanı yere tükürdü. "Adam olsaydın da çıksaydın kızın karşısına!" Son cümlenin ardından kısa boylu olan adam diğerine saldırmak için bir hamle yaptı fakat Mert ağabey onu engelledi.
Yeşil gözleri alev püsküren Mert ağabey, "Ulan siktirin gidin ha buradan," diyerek birden parladı. "Gidin de kavganızı başka bir yerde yapın! Mahalleyi huzurundan edeysınız... Ula biz sizin afkurmanizi duymak zorunda miyiz?"
O ana kadar burada olduğunu bile bilmediğim Meryem, "Hah," diye kendi kendine bir alay nidası koparttığında kollarını göğsünde birleştirmişti. "Dinime küfreden bari Müslüman olsa..." Meryem bunu söyledikten sonra kümelenen kalabalıktan gülüşme sesleri yükseldi. Mert ağabeyin öfkeli gözleri kalabalığı taradığında ise herkes bir anda suspus oldu. Bu kadar saçma bir olayın içine girdiğime inanamıyordum. Kimin kime kızdığı bile belli değildi ki arkadaş! Ama şu belliydi ki Mert ağabey Meryem'e inanılmaz kızmıştı. Lakin bir şey demedi. Yalnızca ona kötü bir bakış attı, daha sonra -sakin kalmak için olsa gerek- derin bir nefes aldı ve hemen ardından o iki adama geri döndü.
Meryem'i gördükten sonra olayın detaylarını ondan aldım. Şöyle ki; bu iki adam aslında en yakın arkadaşmış ve birisi uzun zamandır bir kızı seviyormuş, kızı seven arkadaş sevdiği kıza açılma cesaretini bir türlü gösteremeyince en azından ona ilgi duyduğunu belli etmek için kızı türlü türlü hareketlerle etkilemeye çalışıyormuş, tabi kız anlamıyormuş ve adam da bunu bile bile umutsuzca devam ediyormuş; sonra yakın bir zamanda kızın, kendisinin en yakın arkadaşıyla flörtleştiğini öğrenince iş çığırından çıkmış; adam böylelikle hem kıza açılma şansını kaçırmış hem de en yakın arkadaşının onu aldattığı gerçeğiyle sarsıcı bir şekilde yüzleşmek zorunda kalmış... Bence bu oldukça acıklı bir hikayeydi ve bu konu bahse girerim, üzerinde biraz eklemeler yapıldığı takdirde izlenme rekorları kırabilecek potansiyele sahip bir diziye oldukça uygundu.
Ben kendi kendime düşünedurayım, bir süre sonra bir anda ortalık feci derecede karıştı. Mert ağabeyin boşluğundan yararlanmış olacaklar ki iki adam da aniden birbirine girdi ve etrafta bir bağırış çığırış koptu. Meryem kolumdan tutarak beni kalabalığın ortasından çekip kurtardığında olaya Azad ağabey, Gökhan ağabey ve Belalı'nın da dahil oluşunu izledim. Tabi nerede olay, orada cehennem tayfa! Yahu bu adamlar çalışmıyorlar mıydı? Birisi matematik öğretmeniydi, birisi bilgisayar mühendisiydi, birisi avukattı, birisi de iç mimardı. Neden hiç kimse bunlara işler ne alemde, diye sormuyordu? Gerçekten işlerinin peşinde koşmak yerine koca koca adamlar mevzuya mı dalıyorlardı? Koca yürekli kırolar!
Ben ne olduğunu anlayamadan başlayan kavga yine ben ne olduğunu anlayamadan son bulduğunda gözlerimi ölümüne devirdim. Ah, okuldan dönerken buraya uğramam aptallıktı. Burada ayakta dikilerek harcadığım vaktimi evde televizyonun karşısında uzanıp keyif çatarken harcayabilirdim ve bunu fark etmek canımı bir hayli sıktı.
"Ay Meryem gitsek mi ne yapsak?" Dedim Meryem'e dönerken. "Bunlar yesin dursun birbirlerini..."
Mert ağabeyin, "Dağılın ulan!" diyerek haykırması bütün kalabalığı unufak ederken Meryem gülerek bana baktı. Bence bu kızda da hafif bir kaosseverlik vardı.
"Onlar yesin birbirini, biz de izleyip eğlenelim işte fena mı?.."
Bu kez ben de güldüm, "Aslında haklısın ama ben okuldan dönüyorum ve inanılmaz derecede uykusuzum. Neden eve gitmeyip buraya geldiğim hakkında ise hiçbir fikrim yok."
"Bu mahallenin kaosu insanı içine çeker, hayatım. Buna alışsan iyi edersin."
"Hakikaten öyle... Bak buraya gelme sebebimi hatırlamıyorum ama şeyi hatırlıyorum, eve doğru giden ayaklarım bu kalabalığı fark ettikten sonra içlerine dahil olmam için resmen çığlık atıyorlardı. Bu da kaos sevdasına dahil mi?" Meryem beşlik çakmam için elini kaldırdı ve ben de ona karşılık verdim. Dağılan insanlar bu kez de bizim havada şaklayan ellerimize dönüp baktılar.
"Kesinlikle dahil!" Ortada durmak yerine en azından biraz daha köşede durmayı tercih ederek birlikte bir binanın köşesine doğru yürüdük. "Ya ben şunu anlamıyorum," diyerek devam etti Meryem. "Bir insan en yakın arkadaşının sevdiği kıza nasıl yürür ki?"
Hemen yanı başımızdan gelen bir ses, "Eğer şereften yoksunsa yürür." dedi. Meryem'le aynı anda sesin sahibine doğru baktık. Azad ağabey kaşlarını çatmış bir haldeydi. Belli ki bu durum onun da canını sıkmıştı. Kimin canını sıkmazdı ki zaten?..
"Ama ben de şunu anlamıyorum," diye konuşmayı sürdürürken ilerinden elinde araba anahtarı, sigarası ve cüzdanıyla gelen Belalı dikkatimi çekti bu kez. "Adam neden gidip de sevdiği kıza açılmamış?" Azad ağabeye baktım. "Yani sence bunu gidip ona söylemesi gerekmez miydi? Belki bir şansları olurdu." Belalı'nın kaşları hayretle havalandığında omuz silktim. Bunda bu kadar hayret edilecek ne vardı yani?
Azad ağabey, "Öyle ama bu, en yakın arkadaşının yaptığı şeyi aklamıyor." dedi.
"Tabii ki aklamıyor. Ben de zaten aklamak için söylemedim bunu. Sadece bir fırsatın nasıl aptalca kaçırıldığına vurgu yapmak istedim."
Bunun üzerine Belalı, "Nasıl yani?" diye sordu. Bu konuya bayağı meraklı gibi görünüyordu. Ben de açıkladım.
"Yani, eğer adam kıza gidip sevdiğini itiraf etseydi kız sevmiyorsa bile en azından bir şans verebilirdi. Hatta verdiği şans sonucunda belki de adama delicesine aşık olabilirdi..." Bu kez etrafımdaki herkes bana hayretle bakmaya başladı. Yanlış bir şey mi söylemiştim?.. "Ne var yani, ne bakıyorsunuz? Haksız mıyım? Sen git ucuz numaralarla kıza ilgi duyduğunu belli etmeye çalış, kız anlamadıkça da ısrarla buna devam et ama anlamamaya devam etsin, sonra da başkası aldı diye gel burada ağla... Alır tabi! Çünkü o başkası hamle yaptı, anlıyor musun? Bu kadar oyun yerine karşısına çıkıp adam gibi seni seviyorum deseydi en azından içinde kalmayacaktı. Saçma sapan işler..."
Benim etkili olduğunu düşündüğüm bu konuşmam sonrasında herkes uzunca bir müddet sessiz kaldı. Bunun üzerine bir hemcinsim olarak yorum beklediğim Meryem dahi sessiz kaldı ve ben de en çok, her şeye mutlaka bir yorumu olan Meryem'in sessiz kalmasına şaşırmıştım. Konuşmamı zihnimde ölçüp tarttığımda tamamen yanlış bir şey söylemediğimi kabullenmem biraz zaman aldı. Yanlış bir şey söylememiştim ve hatta bence çok da haklıydım. Bir insan bu hayatta net olmalıydı çünkü herkes her şeyi anlayamayabiliyordu. Misal o kızın yerinde ben olsam ben de anlamazdım. Hatta ruhum bile duymazdı, ne yalan söyleyeyim...
"Almina safsın mafsın ama..." Diye başlayan Meryem dudak bükerek yüzüme baktı. "...harbi mantıklı insansın, biliyor musun? Söylesene, bu ikisini, saflığı ve mantığı nasıl dengede tutabiliyorsun?"
Bu soruya cevap vermeden evvel Belalı'yla göz göze gelme gafletinde bulunduğum için elbette konuşamadım. Ya ben anlamıyordum, bu adam neden insanlara bu şekilde bakıyordu? Yani bu bence rahatsız edici bir özellikti. Bir insan bir insana dik dik bakmamalıydı. Özellikle de dipsiz bir kuyuyu andıran kapkara gözlere sahipse hiç bakmamalıydı. İnsan korkuyordu, anlıyor musunuz; utanıyordu, çekiniyordu, stres oluyordu, heyecanlanıyordu... Bir bakışa bu kadar duygu sığrdırabilmek yetenek isterdi elbette ve ben de ne yazık ki bu acı verici yeteneğe sahiptim. Kesinlikle beni uyuz etmek için yapıyordu bunu. Onunla göz göze kalmanın verdiği yükün altına giremediğimi fark ettiğimde bakışlarımı kaçırdım. Ben böyleydim. Bir şey beni karmakarışık duygulara sürüklüyorsa ondan kaçardım, tıpkı şu an o kara gözlerin esaretinden kaçacağım gibi...
"Neyse ben..." dedim ve ayağa kalktım. "...ben artık gideyim. Hem üşüdüm." Hala bana bakıyordu. "Yengemler beni merak ederler." Hala ve hala bakıyordu. "Size iyi günler." Hala, hala ve hala bakıyordu. "Görüşürüz." Lanet olsun, bu adamın tek derdi bu muydu şu an?
Bakışlarını daha fazla görmemek adına yalnızca buradan gitmeyi istedim. Buradan gitmek için öncelikle onun yanında geçmem gerekiyordu. Bakışlarımı indirdim -zira gözlerine karşılık verecek cesaretim asla yoktu- ve onun yanından geçmek için bir hamle yaptım. Tam yanından geçerken kulağıma, "Öyle olsun, Sarı Bela." diye fısıldadığını duydum. Bunu yalnızca ben duymuştum ve Allah'ım, o nasıl bir fısıldamaktı öyle, adeta bütün tüylerim şaha kalkmıştı. Soluğumun kesildiğini hissettim. Niyeti beni öldürmek filan mıydı bu adamın?
Ona bir kez olsun dönüp bakmadan hızlı adımlarla eve doğru ilerlediğimde yolda yalpalayıp yalpalamadığımdan kesinlikle emin değildim. Kalp atışlarım adeta saniyelerle yarışıyordu, elimi hızlı hızlı atan kalbime götürdüm. Bu da neyin nesiydi böyle bilmiyordum ama bildiğim tek bir şey varsa o da bir şeylerin kesinlikle hayra alamet olmadığıydı.
Öyle olsun derken, öyle olacak olan neydi sahi?..