Pâyidar | 21

4563 Kelimeler
Homurdana homurdana en sonunda üst dolaplardan birinde un paketini gördüğümde derin bir nefes verirken, paketi tezgahın üzerine indirdim ve bir alt dolabındaki mavi kabı alarak onu da yanına koydum. Mutfak kocamandı ve tezgahın tam üzerindeki penceresinden görünen manzarayla birlikte yemek yapmak mükemmeldi. Aslında burada bütün gün oturup yemek yapabilirdim. Ama söz konusu bugün Belalı'dan kurtulmak olduğu için şom ağzımı açmamakta fayda görüyordum. Alt çekmecede bulduğum kabartma tozu ile mikseri de tezgahın üzerine indirdikten hemen sonra Belalı yanıma geldi. Ben, acaba şimdi ne uyuzluk yapacak diye düşünürken o ise az önce duyduğum kahkahalardan olsa gerek, aptal aptal sırıtıyordu.  "Ne var?" Dedim ondan tarafa bakmayarak.  "Hiç."  "Hiçse o zaman git de paşalar gibi gülmeye devam et... Nasıl olsa burada bir köle var!"  "Neye güldüğümü biliyor musun, sarışın?"  "Bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum. Şimdi def ol!"  "Ama," diyerek dibime kadar geldi ve telefonunu açarak kilidi girdi. "Bunu görmek isteyeceksin."  Bir süre daha uğraştıktan sonra telefonundaki şeyi bana gösterdiğinde resmen çığlık attım, "Oha!" O şey bendim, evet ben! O resimdeki şey bendim! Allah'ım sana geliyorum...  Otuz iki diş sırıtıyordum ve pörtlemiş gözlerimle beraber tıpkı insan dışı bir yaratığı andırıyordum. Başımda ise kurdelesi bozulmuş olan fularımla birlikte cadı gibiydim. Bir de, daha yeni f*******: açan ve selfie çektiğini zanneden elli yaş üstü dayılar gibi fotoğrafımı alttan çekmiştim. Üstüne üstlük fotoğraf bulanıktı ve o bulanıklık beni daha korkunç bir hale sokmuştu. Şaşkınlıkla elimi ağzıma götürdüğümde o an utançtan yok olmak istedim. Biri benim için yeri kazabilir miydi acaba?  "Ama bu..."  "Vay, vay, vay... Sarı Bela'ya da bak sen. Büyümüş de sinsirellalık yapıyormuş... İşte Allah böyle çarpar seni."  "İyi de... Bu nasıl oldu ki? Ben telefonunun kilidini bile açamamıştım!"  Belalı bir kahkaha daha attı, "Telefonun kilidini açamadığın için çekmiş zaten seni, geri zekalı. Böyle sinsilik yapanlar olunca canım telefonum ifşalıyor onları. Özellikle Sarı Bela'lar için tam yerinde bir uygulama... Sence de öyle değil mi?"  Somurtarak, "Of ya!" diye haykırdım. "Sil o fotoğrafı ayrıca!"  "Niyeymiş o," diyerek omuz silkti. "Bu fotoğrafın zamanı da gelir elbet... Elime geçen fırsatı kaçırır mıydım hiç? Aaa..."  Beş karış suratımla bakarken onu engelleyemeyeceğimin farkında olduğum için kendimi yormama bile değmeyeceğini düşünerek homurdandım. Neden bu kadar domuz olmak zorundaydı ki? Yani alt tarafı küçük bir iyilik yapacaktı. Eğer gücüm yetse onu döve döve elinden alırdım lakin Bertan Kalenderoğlu ve yaklaşık 1.90 boydan söz ediyorduk. Hatta iri vücudu da es geçmemek gerekirdi. Berke gibi olsaydı çoktan onu alt etmiştim. Ama maalesef ki en az kendisi kadar kalıbı da öküz gibiydi. Kalıbına tükürdüğüm... Pasta olayına geri döneceğim sırada kapının zil sesi havada döndü. Merakla Belalı'ya döndüğümde en az o da benim kadar meraklı gibiydi. Kısa bir süre şaşkın şaşkın birbirimizle bakıştık.  "Bu kim ya şimdi?" Derken bana bakıyordu.  "Ben nereden bileyim ki? Birini filan mı bekliyordun?"  "Yo... Hayır."  "Unuttuğun bir randevu olsa gerek o halde?"  "Hayır, yok." Diyerek göz devirdi. "Randevularımı unutacak kadar sorumsuz bir insan değilim." Zil bir kez daha çaldığında, "En iyisi açıp görmek." dedim ve Belalı da beni başıyla onaylayarak kapıya doğru yöneldi. Ben de anında onun peşine takıldım. Belki de aradan kaçardım filan, belli mi olur... Hatta gelen kişiden yardım bile isteyebilirdim.  Kilitlediği kapıyı açan adam kapıyı yavaşça aralayarak tamamen açmıştı. Karşımızda beliren kadına karşın ıslık çalmamak için zor tuttum kendimi. Resmen kendi tipimden utandırmıştı beni. Bu kadınsa ben neydim, ben kadınsam bu neydi? Adeta cennetten düşmüş bir huriydi be... Ben bunun yanında ancak Nuri olurdum.  Neredeyse benim boyum kadar bacaklarıyla mankenlere taş çıkartacak kadar düzgün bir fiziğe sahipti. Göğüsleri dolgun -ayrıca sere serpe ortada- gözleri mavi, burnu mükemmel denecek kadar iyiydi. Kot şortunun altına giyindiği fileli çoraplarla aşırı derecede seksi gözüküyordu. Utanmasam ben yürüyecektim kadına...  "Bertan!" Diye ciyaklayarak adamın boynuna atıldığında, "İnanamıyorum!" çığlığını koyverdi. "Ne kadar değişmişsin..." Bu kadar yılışık olması istemsizce kaşlarımı çatmama sebebiyet vermişti. Neden gelmişti ki şimdi buraya? Belli ki Belalı'nın eskilerinden biriydi. Göz devirerek gidiyordum ki Belalı kolumdan tuttu ve beni yanına çekerek gitmeme izin vermedi. Ardından ona sarılan kız nedeniyle rahatsızca kıpırdanarak onu kendinden uzaklaştırdı.  "Aaa..." dedi sahte bir sevinçle. "Ne güzel bir tesadüf... Şeyda... Sen de mi buradaydın? Ne zaman geldin?"  "İnanır mısın, dün geldim ve seni burada göreceğim hiç aklıma gelmezdi."  "Keşke buraya gelmek de hiç aklına gelmeseymiş..." Diye söylenen Belalı'yı bir tek ben duymuştum.  "Efendim?"  "Ha, yok bir şey." Fazlasıyla uzak durduğunu fark eden kadın, Belalı'ya yaklaşarak yüzüne dokunmaya başladı. Ben burada hiç yokmuşum gibi davranması öfkelenmeme neden olurken saçlarına asılmamak için zor tuttum kendimi.  "Çok fazla değişmişsin," dedi adamın sakallarını okşarken. "Günden güne yakışıklılığın artmış... Ben bu kadar olacağını tahmin edemezdim."  Belalı, bana attığı kaçamak bakışların altından zor durumda olduğunu belli edercesine bana kaş göz işareti yapmaya çalışıyordu fakat ne dediğini anlamıyordum. Benim -nedense- tek odağım şu yılışık Şeyda olduğu için buradan kaçma planımı bile unutmuş durumdaydım. Ne vardı ki gitseydi şuradan...  "Şeyda'cığım, mesafeyi korursak... Çok güzel olur." Şeyda'cığına ben senin... Çakma sarışın!  "Ama Bertan ne yapayım... Neredeyse yıllardır görüşmüyoruz. Özlemişim seni."  "Ya, ya... Ben de."  En sonunda beni fark eden kadın üzerimi baştan aşağı süzerken ben de ona sebepsizce öldürücü bakışlar atmakla meşguldüm. Yüzüme bakarak kaşlarını çattı ve aşağılar gibi bir ifade takındı.  "Bu kız kim, Bertan? Hizmetçinin kızı falan mı?" Bir dakika... O... Bana hizmetçi mi demişti? Ben vallahi bunu yolarım!  Ağzımı açıp tek kelam edemeden damarımda kaynayan öfkeyi daha da fazla alazlandıran Bertan olmuştu. "Yo..." dedi oldukça rahat bir tavırla. "Hizmetçi ne alaka? O benim sevgilim, Almina." Beni hızla yanına çekti ve kolunu omzuma atarak başıma küçük bir öpücük kondurdu. O an Şeyda, mosmor olmuştu.  Sinirle Belalı'ya baktığımda bana şimdilik idare etmemi söyleyen gözleriyle karşılık verdi. Şeytan diyordu ki reddet de herif dımdızlak kalsın ortada... Ama yok... Bana hizmetçi kızı diyerek beni aşağılamaya çalışan bu haspama pabuç bırakacak değildim. Sevgilisi rolündeydim madem, e o zaman hakkını vermek lazım gelirdi öyle değil mi?..  "Sevgilin mi," dedi Şeyda iğrenir gibi bir tonda. "Bu mu sevgilin? Görmeyeli senin göz zevkin de bozulmuş anlaşılan."  "Hah! Güleyim de boşa gitmesin," dediğimde eğer Belalı beni tutuyor olmasa çoktan kadının üzerine atlamıştım. "Senin gibi çakma sarılar yüzünden adımız aptal sarışına çıktı be! Asıl sen kendine bak, sıçan!" Belalı bana şok olmuş bir ifadeyle bakarken ondan kurtulup şu cadının ağzını yırtmak için cebelleşiyordum lakin hayvan beni öyle bir tutuyordu ki kımıldayamıyordum bile.  "Büyümüş de bana laf yetiştiriyormuş ağabeysi," diyerek çenemi okşayınca öfkeden adeta kızarmıştım. "Kendinden on yaş büyük adamların altına girince büyümüş olmuyorsun, tatlım. Aklında bulunsun."  Çirkefliğimi yuttuğumda boğazımı yırta yırta mideme inerken gözlerimi kapatıp derin bir nefes verdim, "Düzgün konuş, Şeyda!" diye sertelen ilk Belalı olmuştu. Bu sıçan kılıklı kadına gösterirdim ama ben gününü..! "İnsanın fikri neyse zikri de o olurmuş derler değil mi aşkım," dedim Bertan'a bakıp gülümsemeye çalışırken. Ardından tekrar Şeyda'ya baktım, "Bizim sıçanlarla işimiz olmuyor canım ya," dememin hemen ardından muhteşem bir cesaretle ayaklarımın üzerinde yükselerek Bertan'ı yanağından öptüm. Herif adeta şok geçiriyordu. Ve tabi benim bedenim de sanki ateşlere düşmüş gibi yanıyordu ama şu an bunu düşünemeyecek kadar öfkeliydim. "Bir an önce def ol git istersen. Çünkü senin gibi bir sıçanın ağzına sıçan olmamı inan ki hiç istemezsin. Mahallede bir kızın kafasını duvara sürtmüşlüğüm, başka bir şehirde ise daha farklı bir kızın kafasını kara tahtaya vura vura burnunu kırmışlığım var. Yeni yeni metotlar geliştiriyorum ve bunları senin üzerinde denememi istemiyorsan şimdi, şu an buradan siktir olup gideceksin!"  "Ama-"  "Ve bir daha buraya ayak basarsan, ant olsun ki seni o koca memelerinle beraber bu bahçeye gömerim..." Bana şaşkın ve biraz da korku dolu ifadesiyle bakan kıza karşın bütün hücrelerim zaferle şaha kalktı, "Kendimi yeterince anlatabildiğimi umuyorum." Ve ardından, kıza fırsat dahi vermeden kapıyı suratına kapattım. Daha doğrusu hunharca yüzüne çarptım.  Hemen ardından uçar gibi arkamı dönüp mutfağa gidiyordum ki, malum şahıs kolumdan tuttu ve "Bu neydi şimdi?" diye sordu. Benim bedenim utançtan cayır cayır yanarken, bana dokunması paniklememe sebebiyet vermişti. Bir de soruyordu ya... Bu adam resmen cinayet sebebiydi. Bir de sanki bilmiyormuş gibi soruyordu. Kadın resmen beni aşağılamıştı be! O bana istediğini söylerken benim elim armut mu toplayacaktı? Hah! Ağzına tükürdüğümün sıçanı!  "Hiçbir şey!" Diye bağırdım. "İşim gücüm yok, bir de senin kırıklarınla uğraşıyorum! Bir daha beni bu tür şeylere alet etme!"  "Ama-"  "Kes ya!"  "Beni öptün lan! Hepsini geçtim, bunu neden yaptın peki?"  "Çünkü..." Dediğimde utançtan ağlamak üzereydim. "Bir anlık galeyana gelmiştim. Kendimi fazla kaptırmışım işte! N'apayım yani?" Bertan, bir anlık somurtarak ofladı ve ellerini siyah saçlarının arasına daldırdı.  "İyi," dedi göz devirerek. "Ne bekliyorsam ben de sanki..."  "Aynen öyle. Başka bir şey bekleme yani."  Alev saçan gözlerini bana diktiğinde mutfağa doğru yöneldim. Tıpkı bir aptal gibiydim. Her halükarda karşı çıktığım adamın dediklerini, sırf beni buradan çıkarsın diye yapıyordum. Çok çelişkili bir durumdu bu. Hem karşı koyabiliyor, hem de karşı koyamıyordum. Bir de içeriden, "Çabuk ol!" diye bağırdığında öfkem iyiden iyiye damarlarımda kaynamaya başlamıştı. Bu adam kendini ne zannediyordu yahu?  Elimdeki un dolu paketi alarak koşar adımlarla Belalı'nın yanına ulaştığımda elimi paketin içine daldırıp unla doldurduğum avcumu ona doğru savurdum, "Geber, hayvan!" diyerek ardı arkası kesilmeyecek bir şekilde ona un fırlatmaya başladım. Şaşkınlık krizi geçirmesinden istifade ederek daha fazla unu ona doğru attığımda kahkahalarla gülüyordum. Çünkü simsiyah saçları baştan aşağıya un olmuştu.  "Ben sana göstereceğim şimdi un atmanın ne demek olduğunu!" Diye söylenerek elimdeki un paketini alabilmek adına beni yakalamaya çalışıyordu. Bir kovalamacadır ki evin içinde hüküm sürüyorken ben koltuk tepelerinde çıkarak onu daha fazla unlamaya başladım.  "Demek çabuk olmamı istiyorsun ha," dediğimde çığıra çığıra gülüyordum. "Al sana!" Bana ulaşacağı sırada suratına unu serptiğim gibi öksürmeye başladı.  "Ulan Sarı Bela... Seni bir yakalarsam... O zaman kork benden!" Kahkaha atarak ona dil çıkarırken bir yandan da kaçmaya çalışıyordum.  "Gel buraya!" Dedi masanın diğer tarafındayken. Yakalamacamız yemek masasının etrafında sürüyordu.  "Gelmem!" Diyerek omuz silktim. Daha sonra Belalı beni yakalayabilmek için masanın etrafından dolandığında ben çoktan diğer tarafındaydım.  Sesini yükselterek, "Almina!" dedi. "Gel buraya!"  "Gelmem ya, bana ne!"  "Seni yakalayacağım ama... Bunu biliyorsun öyle değil mi?" Dediğinde sırıtıyordu. Una bulanmış saçları ve yüzüyle oldukça komik gözüküyordu ve ben daha da fazla kahkaha atmaktan kendimi alamıyordum.  "Gel de yakala o zaman!"  Bir avuç dolusu unu daha ona serptim. Fakat dalgınlığıma gelmiş olmalıydı ki masanın dönemecinden bana biraz daha yaklaştığını fark edince, elimdeki un paketini sıkıp çığlık atarak merdivenleri ikişer üçer tırmanmaya başladım. Hemen arkamda ise Belalı vardı ve kahkahalar eşliğinde bana yetişeceğini söyleyerek beni daha fazla paniğe sokuyordu. Üst kata çıktığımızda maalesef ki kaçınılmaz son olarak beni yakaladı. Daha sonra belimden tutarak beni omzuna aldığında poposuyla bakışır bir halde buldum kendimi. Elimdeki yarısına kadar dolu olan un paketini de almıştı benden... Bitmiştim ben yahu!  Aşağıya indiğimizde, "Hesaplaşma vakti!" dedi. Söylediği cümlede kan dondurucu bir tını vardı.  İsyan ederek, "Ama bana ne ya!" diye çemkiriyor ve poposunu yumrukluyordum. "İndir beni yere! Bir daha söz yapmayacağım, vallahi bak. Çok özür dilerim, Belalı'cığım..."  "Ne demişler," dedi ve beni koltuğa yatırarak tek eliyle bileklerimi başımın üzerine sabitledi. "Geçti Bor'un pazarı, sür eşeği Niğde'ye." Bense kafamı tıpkı deli danalar gibi bir o yana bir bu yana oynatıyor, kolunu ısırmaya çalışıyordum. Üstelik hiçbir çırpınışım bir anlam ifade etmiyordu. En son onun sinsi sinsi sırıttığını görmüştüm. Ardından, "Üzgünüm, Sarı Bela." dedikten sonra un paketini kaldırdığı gibi içindeki bütün unu üzerime boca etti. Çığlık çığlığa bağırdığım sırada yardımıma yetişen hiç kimse olmamıştı. Sadece etrafta yankılanan Belalı'nın kahkahaları ve sürekli bana sergilediği domuzluk abidesi hareketleri vardı. O değil de... Bu adam intikam almayı çok iyi biliyordu. Resmen istediğini yapıyor ve yaptırıyordu yahu... Korkulurdu bu heriften.  Çok fazla zaman geçmemiş olacak ki, bileklerimi serbest bıraktığında yerimde doğruldum. Hemen ardından ise birbirimize bakarak şiddetli bir kahkaha tufanına kurban gitmiştik.  ***  Günün sonunda ne mi oldu? Şöyle anlatayım:  Belalı'nın ve benim döktüğümüz unları teker teker ben temizledim ve üstüne üstlük pasta yaptım. Domuz iştahlı olan Bertan ise o pastayı afiyetle yedi. Şu durumda yorgunluktan ölüyordum ve üstelik saat dokuz buçuktan ona doğru yol almıştı bile. Zaman epey bir geç olmuştu. Artık emin olduğum tek şey, ailemin benim için seferberlik ilan etmiş olmalarıydı.  Artık eve gidesim bile kalmamıştı. Her şeyi salıverecek kadar yorgundum ve ölümüne acıkmıştım. Sabahleyin ne doğru düzgün kahvaltı edebilmiş, ne de az önceki pastayı yiyebilmiştim. Yemek filan bahaneydi. Şu an tek istediğim şey uyumaktı. Uyumak ve dinlenmek...  Az evvel saçlarımı yıkarken kollarım kalkmıyordu resmen. Kendimi zorlaya zorlaya saçlarımı yıkadım ve kalan son enerjimi de kurutmaya harcadım. Belalı'nın da zoruyla koskoca evi temizlemiş sayılıyordum ve o domuz, söylediği hiçbir şeyi yerine getirmemişti. Şunu yap, götüreceğim; bunu da yap, gideceksin; o da vardı değil mi, onu da yapacaksın ve seni öyle götüreceğim, bla, bla ve bla. Her şeyi yapmıştım ama sonuç olarak buradan kurtulamamıştım. Bu gidişle de bugün kurtulamayacağım gibi gözüküyordu.  "Amacına ulaştın mı," diye sorarken esniyordum. "Aldın mı intikamını benden? Dirseğini koltuğun başlığına yaslarken, başını da eline yasladı ve bana baktı. İçimden bir ses bu adamın garip hareketlerinin sadece bana özel olduğunu söylüyordu ve bu da ortaya attığım garez teorisini destekler nitelikteydi. Dipsiz bir kuyuyu andıran kapkara gözleriyle bir müddet yüzümü arşınladı. Ben de yalnızca onun yüzüne baktım. Yüzüne yakından bakıldığında kirpiklerinin bir hayli uzun oldukları görülebilirdi ve o kirpikler kara gözleriyle güzel bir uyum içerisindeydiler. Kaşları abartılı derecede kalın değildi ama kesinlikle ince de değildi. Birçok erkekte rastlayabileceğimiz kaşlardandı ve o kaşlar hafiften dağınıktı da. Yüzünde en çok beğendiğim detay burnuydu. Burnu, mükemmel tanımına uyacak kadar kusursuzdu; alnından aşağıya bir kaydırak gibi iniyor, üst dudağına doğru ise minik bir top gibi yükseliyordu. Bir an için estetik olup olmadığını düşündüm fakat daha sonra burnunda yapmacık bir hava göremediğime karar verdim. Sakalları, milimi milimine özenle kesilmişti. Pürüzsüz teniyle sakallı tenini ayıran o çizgiler kusursuz bir şekilde düz değildi belki ama kesinlikle iyi kesilmişlerdi. Zaten kusursuz olsalardı görünümleri doğallıktan çıkardı. Uzun bir sakal değildi onunkisi ama kirli sakal da değildi; ikisi arasında kalan bir görünümdü işte. Dolgun ve açık pembe dudakları esmer yüzünde hafiften sırıtsa da bunun çok da absürt bir görüntüye neden olduğunu düşünmüyordum. "Amacıma tam olarak ulaştığımı söyleyemem ama bir kısmını hallettim sayılır." Konuştuğu sırada dudaklarını incelemeye devam ettiğim için dudaklarının arasında birer inci tanesi gibi parıldayan dişlerini fark ettim. Dişleri güzeldi fakat az önce kurduğu cümle hiç de güzel değildi. Kaşlarımı çatarak gözlerimi onun gözlerine diktim. "Daha neyi halledeceksin ya? Koskoca bir evi temizlettirdin bana! Bu da yetmezmiş gibi sana bir sürü yemek yaptım. Ne olsun istiyorsun, anlamıyorum." Oturduğu yere yayılırken bir anda, "Bana kendinden bahsetsene biraz," dedi az önceki söylediklerimi yok sayarak. "Mesela Almina aslında kimdir?" Gözlerimi devirdim, "Bunun konumuzla ne alakası var şimdi?" "İlla bir alakası mı olması gerekiyor?" "Eh, sanki biraz..." Feci şekilde uykumun olması bir kenara dursun, aslında ağzımı kıpırdatacak halim bile yoktu fakat buna rağmen benden saçma bir şekilde kendimden bahsetmemi isteyen bir adam duruyordu karşımda. "Hadi, inat etme de dediğimi yap." Onu reddetmek istedim. Tabi reddettiğimde beni medeni bir şekilde rahat bırakmayacağını da hesaba kattığım için reddetmeyi sadece istemekle yetindim. Belki bir iki cümle kurarsam beni uykumla baş başa bırakırdı. O yüzden başladım düşünmeye. Ben kendimle ilgili ne anlatabilirdim ki ona? Adım Almina, yirmi bir yaşındayım, İstanbul'da yaşıyorum, İnşaat mühendisliği okuyorum, en büyük hobim müzik dinlemek... Ne yani, bunları mı anlatacaktım? Oldu olacak bir de sonuna taliplerimi bekliyorum, diye ekleseydim?.. Bu düşünceme az daha gülecek gibi oldum ama neyse ki bu hissi engelleyebildim. Ne anlatacağımı bilmediğim için bana yöneltilecek bir soruya ihtiyacım olabilirdi ve bu yüzden, "Peki o zaman sen sor, ben söyleyeyim." dedim. Belalı da sanki bunu bekliyormuş gibi kafasını onaylar biçimde salladı. "Annenle babanı ne zaman kaybettin?" Ben oysaki daha yüzeysel soruların geleceğini düşünüyordum ama bunun yerine böylesine bir soru gelince açıkçası şaşırmıştım. Yayıldığım koltukta hafifçe doğrularak beni izleyen adama bakmayı sürdürdüm. O da hiçbir hareketimi kaçırmaksızın beni izliyordu. Ben doğulduktan kısa bir süre sonra kendisi de doğruldu. "Kusura bakma ben..." Derken boğazını temizledi. "...bir anda böyle sordum ama rahatsız olabileceğini düşünmedim." "Rahatsız olmadım. Sadece biraz şaşırdım." "Üzüleceksen hiç girmeyelim bu konulara." "Yok hayır, üzülmem. Alışığım böyle şeylere." Bunu ona değil de daha çok kendime söyler gibiydim. Bu tür sorunlarla başa çıkmam gerektiğini çok küçük yaşlarımdayken öğrenmiştim ben. Yaşadıklarımı unutmak yerine onlarla yaşamaya alışmayı tecrübe edinmiştim. Bu yüzden bütün bunları konuşmaktan rahatsız olmamalı, kendimi düzgünce ifade edebilmeli ve bunu başarabildiğimi kendime kanıtlamalıydım. Söze girmeden önce derin bir nefes alıp verdim, "Bir yaşındayken bir trafik kazasında kaybettim. Daha doğrusu kaybetmişim." Güler gibi bir ses çıkarmamın ardından devam ettim. "Yani hatırlamıyorum." Belalı'nın değişen yüz ifadeleri gözlerimi ondan kaçırmama sebep oldu. Ama o yine de konuşmaya devam etti. "Bir yaş..." Dedikten sonra bir müddet duraksadı. "Gerçekten çok küçükmüşsün." "İkisine de en çok ihtiyaç duyduğum bir zaman." "Bir yaşında yetimhaneye verildin, öyle mi?" "Evet." Başını yavaşça onaylar biçimde salladı. Aramızda oluşan kısa bir sessizliğin ardından, "Ben şunu anlamıyorum," diyerek bu sessizliğe balta indiren adamın yüzüne yeniden baktım. "Amcanlar seni neden yetimhaneye gitmeden önce almamışlar?" "Benim annem ve babam ailelerinden rıza alamadıkları için kaçarak evlenmişler. Aslında kardeşleri babamın arkasında durmuş ama büyükleri izin vermeyince onların da elinden bir şey gelememiş. O yüzden babam kardeşleriyle olan irtibatını da tamamen kesmiş. Yani anlayacağın, kimsenin ne annemle babamın öldüğünden ne de benden haberi olmamış. Sonradan öğrenmişler ve öğrendikleri gibi de beni aramaya başlamışlar." "Neden aileler rıza vermemiş ki?" Kuruyan dudaklarımı ıslattım, "Çünkü annem, onların kendisini gelin diye kabul etmesi için biraz fazla yabancıydı (!) da ondan." Belalı anlamazca kaşlarını çattı, "Nasıl yani?" Gülümsedim, "Eleana Dimitriadis... Yani babamın da deyimiyle Leyla Akel. Benim annem Türk değil, Yunan. Orada doğup büyümüş ve ailesiyle birlikte sonradan Türkiye'ye yerleşmişler." "Hadi canım," diye bir şaşkınlık nidası koparan Belalı dizine tokat attı. "Gerçekten annenin bir Yunan olduğunu hiç beklemiyordum." "Canan yengem benim bu yüzden bu kadar sarışın olduğumu söyler ama ben bununla pek ilgisi olduğunu düşünmüyorum. Annem de en az benim kadar sarışın bir kadınmış. Tamamıyla anneme benziyormuşum." "Babandan aldığın hiçbir özelliğin yok muymuş yani?" "Fiziksel olarak yokmuş çünkü benim babam oldukça esmer bir adammış. Ama bazı hareketlerimin babama benzediğini söylüyorlar. Mesela konuşurken beden dilimi kullanışım, yürüyüşüm ve kaşlarımı çatışım babamı andırıyormuş." "Hım..." Dedi bir müddet düşünüyormuş gibi yaparak. "O zaman sen esmer bir adamla evlensen, doğuracağın kızın sarışın olma ihtimali epey bir yüksek." Bu lafına ciddi ciddi güldüm, "Aslında bunun üzerinde çok düşünmeyince bir mantıklı geliyor ama biraz derine inildiğinde git gide mantıksızlaşıyor. O yüzden bir şey diyemeyeceğim." Sırıtarak, "Bence gayet mantıklı," diyerek omuz silkti. "Yani şimdi ben doğru mu anladım; anneni, yabancı olduğu için babanın ailesi kabul etmedi?" "Aynen öyle. Sadece babamın ailesi olsa yine iyi. Annemin ailesi de onları kabul etmemiş. Neden diye sor." "Neden?" "Çünkü annemin ailesi epey bir varlıklı. Görsen, inanılmaz zenginler ve söylenene göre dedem zamanında Yunanistan'ın önde gelen iş insanlarından biriymiş. Babamın ailesi onlara göre fazla fakir kalıyormuş anlayacağın. Babamı bu yüzden anneme layık görmemişler." Belalı, beni öyle bir merakla dinliyordu ki anlatamazdım. Adeta ağzımın içine bakıyordu. "Anlıyorum. Peki sonra? Yani onlar evlendiler, sen doğdun, sonra onları kaybettin ve yetimhaneye verildin... Sonrası nasıl?" Yeniden derin bir nefes alıp verme ihtiyacı hissettikten sonra devam ettim, "Sonrası tahmin ettiğin gibi. Amcamlar beni bulana kadar yani yedi veya sekiz yaşına kadar orada büyüdüm." "Nasıl bir histi?" Bu sorusunun üzerine göz göze geldik. Gözlerinden birçok duygu geçiyordu ve bunlardan en belirgin olanı hüzündü. Yetimhanede büyüyen her çocuğa bu ifadeyle bakıldığından onu yadırgamıyordum. Dediğim gibi alışıktım ben böyle şeylere. Hüzünlere, acımalara, sırf yetim olduğum için bana duyulmaya çalışılan şefkate, gösterilen iyi niyete... Hepsine alışıktım. Ve ne yazık ki hangi duygunun gerçekten bana yönelik olduğunu ayırt edecek kadar da büyümüştüm. Bu yüzden hayat hikayemi kimseyle paylaşmıyordum, sırf insanların bu ifadelerini görmemek, görüp de ayırt etmemek için. "Seninle aynı kaderi paylaşan onlarca çocuğun içinde yapayalnızsın. Orada sana annenle babanın verebileceği sevgi ve şefkatin yalnızca onda biri verilebiliyor. Çünkü dediğim gibi tek sen yoksun, onlarca çocuk var. Sevgi ve şefkat hepimize yetmiyordu. Her şeyi geçtim, vicdan..." Elimle kalbimi gösterdiğimde gözlerime batan yaşlara engel olabilmek için adeta savaş veriyordum. "...O yetimhanenin en büyük eksikliği, vicdan yoksunu insanlarının olmasıydı. Ufak bir tebessüm edip de küçücük kalplere sığamadılar. Bu yüzden çok yaralandık. Ağladığımızda, sesimizi duyan kimse olmadı. Sustuğumuzda, kimse de bizim sesimiz olmadı. İşte o zaman anladık ki, bizim kendimizden başka kimsemiz yokmuş." Gözyaşlarımdan birkaçı yanağımı kaşındırana kadar ağladığımı fark etmezken, karşımda oturan adamın aniden yanıma gelip oturması da saniyelerimi almadı. Bir anda onunla yakın bir mesafede yüz yüze geldik. Yüzüme öyle bir bakıyordu ki, bakışlarının adeta içimi titrettiğini hissettim. Bu böyle olmamalıydı. Ona zayıf noktalarımı bu kadar açmamalıydım. Onun karşısında acizce ağlamamalıydım. Başımı öteki tarafa çevirdim. Tam yanından kalkıyordum ki beni tuttuğu gibi kendine çekti. Ardından bana, şu yaşıma kadar kimsenin sarılmadığı gibi sarıldı. Öyle sıkı, içten ve sıcacık... Güçlü kollarının arasında kaybolduğumu hissettiğim an hıçkırıklarıma engel olamadım. Kimsenin yaşamak istemeyeceği evrelerden geçmiştim yalnız başıma. Anne ve babamı kaybetmiş ve berbat bir yetimhanede birkaç yılımı harcamak zorunda kalmıştım. Her unutmak istediğimde onlarla yüzleşerek kendime uzun bir süre acılar çektirmiştim. Daha sonra unutmanın değil de onlarla yaşamaya alışmanın yolunu keşfettiğim günden bari hayata daha iyi yönlerinden bakabildiğimi fark etmiştim. "Keşke," dediğinde sanki mümkünmüş gibi bana daha fazla sarıldı. "Keşke seni kurtarabilseydim..." Saçlarımın üzerine değdirdi dudaklarını. "Keşke böyle bir şansım olabilseydi, Almina. Keşke acı çekmene engel olabilseydim..." Daha önce kimsenin bana bu cümleleri kurmadığı aklıma geldiğinde hıçkırıklarım şiddetlendi. Kimse benim için keşke seni kurtarabilseydim, dememişti. Hissettiğim duygusal yoğunluğun verdiği cesaretle hiç tanımadığım bir adamın boynuna sarılırken bulmuştum kendimi. Burnuma dolan kokusu beni yavaş yavaş sakinleştiriyor, düşüncelerimden bir nebze de olsa uzaklaştırarak dikkatimi dağıtabiliyordu. Garipti ama gerçekti. Acı çektiğim her an böyle bir koku alsam sakinleşebilirdim. Başımı omzuna yaslarken, "Artık beni evime götür." dedim. Sesim ağlamaktan dolayı çatallaşmıştı. "Tamam, götüreceğim." "Gerçekten götür ama... Beni kandırma." "Gerçekten götüreceğim. Tabi bir şartla..." Kollarımı boynundan çözüp hafifçe geriye doğru çekildim ve kaşlarımı çatarak yüzüne baktım. Bunun altından da bir şey çıkacağını bilmeliydim. "Yine yemek filan isteyeceksen baştan söyleyeyim, yapmam!" Bu lafıma güldükten sonra hiç beklemediğim bir anda yüzümü avuçlarının arasına aldı. Şu durumda avuçlarının arasındaki yanaklarım cayır cayır yanıyordu. Bu adam her seferinde böyle beklenmedik hareketler yapmak zorunda mıydı sahi? "Hayır yemek istemeyeceğim..." Ardından baş parmaklarıyla gözlerimden akan yaşları süpürdü. "Artık ağlamamanı istiyorum. Anlaştık mı?" Başını hafifçe eğip alttan alttan yüzüme baktığında gülümsedim ve başımı onaylar biçimde salladım. O bakışlardan sonra kimse ağlayamazdı zaten... Bu kadar yakın durmamızın benim psikolojim açısından yararlı değil de zararlı olduğunu fark ettiğim an duyduğum utançtan dolayı kafamdan alevler çıkacak gibi oldu. Hemen ondan uzaklaşıp ayağa fırladım. "Ben şey..." Dedim durumu toparlayabilmek adına cümle kurmaya çalışırken. "...o zaman lavaboya gideyim..." Üst katı işaret ettim. "...yüzümü şey yapayım." Gülümsemeye çalıştım. Daha sonra koşup rüzgar gibi üst kata çıktım ve kendimi lavaboya attığım gibi kapıyı arkamdan kapattım. Ardından kapattığım kapıya yaslandım. Aynadaki yansımama bakarken şiddetli nefes alışverişlerim sebebiyle göğsümün hızlı hızlı kalkıp indiğini ve mavi gözlerimin kızarmış olduğunu gördüm. Az evvel orada neler yaşanmıştı yahu öyle? Ben o adama neler anlatmış, onun yanında neden ağlamıştım? Neden ona sarılmıştım? Neden buradaydım? Ah, bu da neydi böyle? Elimi, şiddetle çarpan kalbime götürdüm. Yanaklarımdaki sıcaklık yeniden yükseldiğinde hızlı bir hamleyle musluğu açtım ve suyun yüzümdeki yanmayı alıp götürmesini umdum. Bu yüzden avuçlarıma doldurduğum suyu defalarca yüzüme çarptım. Ama olmuyordu. Yüzüm suyun altında bile yanıyordu sanki. Musluğu kapatıp aynaya, yeniden yüzüme baktım. Su damlalarının teker teker intihar ettiği yüzümde öyle aptalca bir ifade vardı ki tarifini yapamazdım. Birkaç dakika önce hiç tanımadığım bir adama hayatımın bazı detaylarını verdiğim için pişmanlık duymam gerekiyordu oysa. Ama ben buna rağmen neden rahatladığımı hissediyordum? *** Arabada gelirken öğrendiğim gerçekle adeta sarsıldığım için uzun bir süre konuşmamış, yalnızca yola odaklanmıştım. Çünkü konuşursam gerçekten birilerine feci derecede patlayabilirdim. Bunca zamandır ailem benim için meraktan öldü, diye dövünüp bunun azabıyla kavrulurken meğerse onların ruhunun bile duymadığını, bana domuzlukla sırıtan bir adamın ağzından canlı canlı duymuştum. Bunu bana baştan söylemek yerine sonunda söylemesi de cabasıydı tabi eşek herifin! Neyse, sakinim... Aslında bunun planlı olduğunu tahmin etmeliydim çünkü Belalı gibi bir adamın plansız hareket ederek başını belaya sokmayacağı aşikardı. Arkadaşlarımdan biriyle -ki hangisi olduğunu kesinlikle söylemiyor- işbirliği yaparak beni götürürken ailemi de otomatik olarak halletmişti. Yani anlayacağınız, şu an ya Yaren'de, ya Sema'da, ya Meryem'de, ya Barış'ta ya da Akgün'deydim. Normalde olsa gidip hepsinin kökünü kazırdım fakat bunu sadece içlerinden birisi biliyordu ve bunu hepsine sormam demek hepsinin de öğrenmesi demekti. O yüzden hiçbir şey yapmayacak, bu olay sanki hiç olmamış gibi davranacaktım. Belki gizliden gizliye ağızlarından laf almaya çalışabilirdim ama onun dışında gidip de açık açık soramazdım. Çünkü bu olay yanlış anlaşılmaya çok müsaitti. Eve yaklaştığımızda bugün yaşadıklarımı şöyle bir gözden geçirdim. Yemek yapmıştım ve koskoca bir evi bedavaya temizlemiştim. Bu düştüğüm kerizliği asla unutmayacak, Belalı için devranın döneceği günü de iple çekecektim. Belalı'nın yüzüne somurtarak baktım. Bu bakışımı fark etti. Ardından, "Ne o," dedi alayla. "Bir anda sükunete büründün... Seni tanımasam evine götürüyorum, diye üzüldüğünü sanacağım." "Ya ya," dedim ve göz devirdim. "Eve gidince hüngür hüngür ağlamayı planlıyordum hatta." Gülerek, "O kadar içim kan ağlıyor, diyorsun." dedi bir de pişkin pişkin. Kaşlarımı çattım. "Ne ağlayacağım be! Senin gibi bir domuz için ağlayacağıma, gider gerçek domuzlar için ağlarım daha iyi." "Büyük konuşma bak," derken sırıtıyordu. "Bir gün bir bakarsın, Bertan sana çok aşığım, beni bırakma diye ağlarken bulursun kendini." Gözlerim şaşkınlıkla iri iri oldu, "Kim? Ben mi? Bir de sana çok aşık olduğumu söyleyeceğim, öyle mi?" Omuz silkerek, "Evet." diye yanıtladı beni. Bu muhteşem hayal gücünden dolayı ona ciddi ciddi güldüm. "Kesin yaşanır bu." "Yaşandığı gün hatırlatacağım." "Ha yaşanacağına bu kadar eminsin yani?" "Yüzde doksan." Dudak bükerek başımı aşağı yukarı yavaşça salladım, "Vay be. Sana iyi şanslar o zaman." "Benim şansa ihtiyacım yok," dedi serseri bir edayla burnunu çekerken. "Ben, şansın ta kendisiyim." Bu cümlesine ise adeta kahkaha attım. Sanırım uzun zamandır böylesi bir ego görmemiştim. Ben gülmeye devam ederken, "Bunu daha sık yapmalısın." dedi. Anlayamayarak, "Neyi?" diye sordum. O da "Gülmeyi," diye yanıtladı beni. "Gülünce daha güzel oluyorsun ve üstelik gamzelerin ağlarken değil, gülerken sana daha çok yakışıyorlar." Ve bunu söyledikten sonra gülüşlerim yüzümde dondu. Sadece gülüşlerim değil nefesim de dondu. Neydi bu kadar nefesimi kesen?.. Anlayamıyordum. Anlayabildiğim tek bir şey varsa o da bu herifin kara gözlerinin beni bir hayli etkisi altına alıyor olduğuydu. O an hiçbir şey söylemedim. Belki iltifat ettiği için ufak bir teşekkür mırıldanabilirdim ama onu bile yapmadım. Daha doğrusu yapamadım. Yalnızca kısa bir süre içinde duran arabadan, mahalleye geldiğimizi hissettim. Artık inmem gerekiyordu. Yanımdaki adama baktım. O ise bana çoktandır bakıyor olmalıydı. Gözlerimi kaçırırken boğazımı temizledim ve elimi uzattım, "Telefonumu alabilir miyim artık?" Belalı bu isteğimi ikiletmeden telefonu avcuma bıraktı. Teşekkür ettim. Gerçi kendi telefonumu alırken neden teşekkür ediyorsam... "Neyse o zaman. Ben... İneyim artık." Arabadan inmeden evvel doğrulup yüzüne baktım. "İyi geceler." "İyi geceler." Kapının kulpuna uzanıp tek bir hamleyle kapıyı açtım ve tam inmek üzereydim ki, "Almina bekle." diyen adam kolumdan tutarak beni durdurdu. Dönüp yeniden ona baktığım sırada bir ayağım arabanın dışında, öteki ayağım arabanın içindeydi. "Ben... Sana teşekkür ederim." "Neden," diye sordum gülerek. "Beni kaçırdığın için bana bir de teşekkür mü ediyorsun?" Gözlerini devirdi, "Hayır, demek istediğim bu değildi. Uzun zamandır çalışmaktan başımı kaldıramıyordum ve sayende, işin stresinden biraz olsun uzaklaşıp inanılmaz eğlendim." Ben kaşlarımı çatarken o ise sırıttı. "Üstelik gerçekten elin çok lezzetli. Yemeklerin beni benden aldı. Bu yüzden seninle evlenecek olan adamın çok şanslı olduğunu düşünüyorum, tabi adamda kilo problemlerine sebep olmazsan." Seslice güldüm, "Eh, ona da katlanacak artık." "Uğruna katlanılmayacak bir şey değil." Gözlerinde oluşan o derinlik beni yeniden kendine hapsedeceği sırada ona minik bir teşekkür mırıldandım ve vakit kaybetmeden arabadan indim. Gün boyunca üzerimde bu pijamalarla durduğuma inanmakta zorluk yaşasam da artık bunu düşünmek için biraz geç olduğuna karar verdim ve omuz silkerek eve girmek için arabanın etrafından dolandım. Sokağın kenarında pijamalarımla titreye titreye ilerlerken herkes bana bakıyordu ama bunu pek de umursamıyordum. Çünkü şu an bu, düşüneceğim en son şey bile değildi. Sadece tam karşımda Sevgili kuzenim Selin abla ve Meltem yengemin bana yiyecekmiş gibi bakarak beni beklemeleri dikkatimi çekmişti. Şimdi sıçtım, diye düşünürken beni Belalı'nın arabasında gördüklerine yemin edebilirdim. Kesin ondan böyle bakıyorlardı. Düşünsenize, ekmek almaya çıkarak koca bir gün eve gelmemiştim ve tesadüfe bakın ki Belalı'nın arabasından çıkıyordum, hem de saat gece yarısı on ikiye doğru gelirken... Dehşet! Sanırım biraz sonra ölüm fermanım imzalanacaktı ve benimse buna karşı yapacak hiçbir şeyim yoktu.  
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE