Pâyidar | 20

3296 Kelimeler
Sofraya bakarak, "Eh... Fena değil." dedi uyuz uyuz. "Daha iyisi olabilirdi tabi ama neyse. Bu da doyurur sanırım." Kaşlarımı çattım, "Sanırım mı? Fil misin ki doymuyorsun? Burada dünyanın yiyeceği var be!" "Benim midemi kendi midenle karıştırma, sarışın. Ayrıca benim sarf ettiğim eforla seninkisi bir değil." dedikten sonra ve masaya oturdu. "Hadi bakalım... Soğutmadan yemek lazım gelir." diyerek bana göz kırptı, geberesice! Kendi kendime, "Zıkkımın kökünü ye!" diye mırıldandığım sırada, "Duyamadım canım, ne demiştin?" dedi ve elini kulağına götürdü. Anlaşılan bunu oldukça sesli düşünmüş olmalıydım. Kafamı iki yana sallayarak, "Hiç." diye yanıtladım. Bu sefer kaşlarını çatan Belalı olmuştu, "Hayır yani. Bana bir an oradan zıkkımın kökünü ye, diye bir ses geldi ama..." "Aaa..." diyerek gerindim. "Hiç öyle şey olur mu, Bertan hazretleri. Ben kim, size zıkkımın kökünü ye, demek kim. Tövbe Haşa..." Zıkkımın kökü, lafını söylerken iyice vurgulamıştım. Son cümlemin ardından, aramızda kısa süreli bir sessizlik oldu. O arada ise Belalı, tabağındaki yemekle oynuyor, yüzü tabağa bakıyordu. Bu adam da bir tuhaftı. Bir an dalga geçiyor, gülüyor, eğleniyor; bir an ise sessizliğe bürünerek gözleriyle konuşmayı tercih ediyordu. Dudak büzerek omuz silktim ve ona bakmaya devam ettim. Kafasını kaldırmadan, "Bunu daha sık yapmalısın." dedi ve ardından kafasını kaldırdı. O an, gece karası bakışlarla karşılaştım. Anlayamayarak, "Neyi?" diye sorduğumda göz devirdi. "İsmimi diyorum... Daha sık söylemelisin. Biliyorsun ki benim bir ismim var. Bertan. Bana bu şekilde hitap et, Belalı diye değil." "Aslında sana domuz diye hitap etmem gerekiyor ama ben sesimi çıkarmıyorum." "Almina," dedi bıkkınlıkla. "Hiç dırdır çekecek havamda değilim biliyor musun? Çok konuşma da otur şuraya yemeğini ye." Önüme düşen saç tutamlarını geriye atmak adına saçlarımı savurdum ve elimi belime koyarak parmağımı ona doğrulttum, "Hem beni buraya zorla getiriyorsun hem de konuşmamamı söylüyorsun. Hah! Güleyim de boşa gitmesin." "Şu hareketini bir de dışarıda yapıyorsun ve beni çıldırtıyorsun, Almina! Normalde kısıtlayıcı bir insan değilim ama şu saçlarını savurma hareketin resmen beni delirtiyor. Çünkü olağanüstü bir şekilde dikkat çekiyorsun. Bir de mahallede yapınca bildiğin bütün erkekler sana bakıyor. Bir an önce kes şunu... Sanki elin heriflerine cilve yapar gibi..." Alev alev yanan gözlerini tekrar tabağına dikti. "Tövbe tövbe..." "Benim sergilediğim hareketlere sen karışamazsın bir kere, tamam mı? Ayrıca bu seni niye delirtiyor ki? Sana ne oluyor yani? Hem... Belki de elin heriflerine cilve yapıyorumdur. Beğenilmek herkes gibi benim de hoşuma gider." O sırada, Belalı'nın çatalını tabağa kırarcasına bırakması ödümü patlattı. Tabak az daha ortadan ikiye ayrılıyordu. Daha sonra ise gözlerinde çakan şimşekleri gördüm. "Kes şunu!" Derken adeta tıslamıştı. Fırtına öncesi sessizliği andıran bir ifadesi vardı şu durumda. Acaba korkmalı mıyım, diye düşünmeme kalmadan ayağa kalktı ve beni belimden tutarak hafifçe havaya kaldırdı. Çığlık attığım sırada bedenimi, kahvaltı masasının sandalyesine oturtmuş ve ağzıma kocaman bir ekmek tıkmıştı. "Bir daha bu tür ayıp sözler söylediğini duyarsam, seni acı biber dolusu bir kazanın içine atarım. O zaman değil ağzın, bütün bedenin cayır cayır yanar." Bir an bunu düşündüğümde yutkunmuştum. Koskocaman ekmek ağzıma sığmaz taşarken, şişkin yanaklarımla ve korku dolu ifademle, şapşal şapşal Belalı'ya bakıyordum. Acı biber kazanı neydi yahu... Düşünürken bile gözlerimin yaşardığını hissettim. "Çocuk gibisin," dedi Belalı tam önümde gülümserken. "Cidden... Tıpkı küçük bir kız çocuğu gibisin ve biliyor musun bilmiyorum," dediğinin hemen ardından gülümsemesi genişledi. "Ben kız çocuklarını severim." Komik şey. İlla yakışıklılığını yüzüme mi vurman gerekiyor?Tamam çapkınsın. Anladık. Gözlerimi devirerek önüme döndüm ve sigara böreğinden birini ağzıma attım. Kurt gibi acıktığım halde az önceden beri inat ediyordum ve saçmaladığımın pekala farkındaydım. Ama şimdi tam tepemde gardiyan gibi duran Belalı bana dik dik bakarken yediğim şeyden bir şey anlamıyordum. Hayır yani, gururuma yedirip kafamı da kaldıramıyordum ki ona hesap sorayım. Sonuçta utangaçlığımla da dalga geçiyordu, domuz. Eline malzeme vermek istemiyordum. Köpekler gibi aç olduğum için el mahkum önümdeki ekmeği yemek üzere elime aldım fakat yiyemeden geri bıraktım. Neden böyle bakmak, böyle davranmak zorundaydı ki sanki? Bu adamın bana garezi neydi acaba? Bana farklı davranmasını nasıl algılamam gerekiyor, bilmiyordum. Hatta yanımdaki bu adama güvenmeli miydim, onu hiç bilmiyordum. Bu sefer dayanamayarak çatalı tabağa seslice bırakan ben oldum, "Yemiyorum ben ya!" Bir de safmış gibi, "İyi de ne oldu ki şimdi?" dedi. "Niye celallendin yine, Sarı Bela?" "Aptal gibi tepemde dikilip bana bakarsan yiyeyem çünkü." Bir süre sessizlik oldu. Sanki ikimiz de bir şeylere anlam vermek ister gibi susmuştuk. Daha sonra bu sinir bozucu sessizliği bozan, Belalı olmuştu. "Saf," dedi kahkahalarla gülerken. "Eğer zahmet edip kafanı kaldırsaydın, telefonla uğraşıyor olduğumu görürdün. Ayrıca niçin sana gözümü dikip bakayım ki?" Kafamı yavaşça yukarıya kaldırdığımda, elindeki son model telefonun yanan ışığını gördüm. Ve bir kez daha salaklığıma lanet edip utanç denizinde çırpınmaya başladım. Bu herif domuzlukta bir dünya markasıydı ve her seferinde kendini haklı çıkarması beni deli ediyordu. *** "Bu odayı en ince ayrıntısına kadar temizlemeni istiyorum. Kitaplıktaki kitaplar tek tek türlerine göre ayrılacak, tozları alınacak ve kitaplığın rafları cam gibi parıldayacak... Kitaplığa baktığımda kendi yansımamı görmek istiyorum." "Ben bu kütük yapımı kitaplığa bakınca senin yansımanı değil birebir aynını görüyorum zaten, temizlemeye ne gerek var, Majesteleri..." "Senin dilinin bu kadar uzun olduğunu hiç tahmin etmezdim," diyen Belalı'ya kaşlarımı çatarak baktım. "Genelde her baktığımda sebepsizce kızardığın için içine kapanık birisi sanardım seni... Meğer sarı kedinin içinde vahşi bir aslan yatıyormuş da haberimiz yokmuş." Şu utanç denen illete bir an önce bir son vermeliydim. Çünkü şu durumda tıpkı önümdeki herifin dediği gibi sebepsizce kızarmıştım. Üstelik tenim fazlasıyla açık renk olduğundan utandığımda beni kolayca ele veriyordu. Sarışın olmaktan nefret eden bir tek bendim sanırım. "Sürekli olarak ten rengimle ilgili konuşmasana," dedim sitem eder bir tonla. "Sarışın, Sarı Bela, sarı kedi, sarı, sarı, sarı... Sarışın olmayı kendim tercih etmediğim gibi ayrıca sevmiyorum da." Belalı kollarını göğsüne bağladı, "Vallahi ben de önceleri sarışınlardan pek haz etmezdim. Sevmek için demek ki doğal sarışın görmem gerekiyormuş." "Nasıl yani?" Diye sorduğumda sadece sevmek kelimesine takılmıştım. "Şöyle söyleyeyim, Sayın hiçbir halttan anlamayan Sarı Bela; ten rengin hoşuma gitti. Hatta hayatımda sen tarzı doğal sarışın hiç görmemiştim önceleri. Benim dikkatimi çeken genelde esmerler olmuştur. Esmer severim ben aslında. Sarışınlara pek de ilgi duyduğum söylenemez. Hem... Ne derler bilirsin; sarışının adı, esmerin tadı." dedi ve gıcık gıcık göz kırptı. Komik miydi şimdi bu? Uyuz uyuz gülmesi sinirlerimi zıplatırken bu sefer öfkeden kızardığımı hissediyordum. Sarışın sevmiyormuş... Hah, kıçımın kenarı! Esmer deyince aklıma direkt olarak Özge cadısının gelmesi de ayrı bir durumdu. Onu hatırlatacak her bir detay beni çıldırtıyordu. Bu kadar zoruma giden neydi bilmiyordum ama Özge'nin esmer olduğu aklıma gelince istemsiz olarak öfkelendim. Kız resmen esmerdi. Hatta mahallenin esmer güzeliydi! Her ne kadar kabul etmek içimi kan ağlatsa da, Özge denen insansı yaratık güzeldi. Ve bu da benim, aramızda güzellik farkı konusunda kıskanmama neden olmuştu. Hayır! O benden daha güzel filan değildi!.. Belki de öyleydi, her neyse. E tabi... Ben de ondan geri kalır mıydım? Elbette ki hayır! Bir kere ben esmerlerden hoşlanmazdım. Hatta genel olarak benim ilgimi çekenler kumrallardı. Bazen de sarışınlar oluyordu. Ama genel olarak ben kumralcıydım. Hah! "Esmerlerin neresi sevilir be," dedim iğrenir gibi bir ifadeyle. "Kara kuru, o ne öyle..." kesinlikle böyle olduğunu düşündüğümden değil, çünkü önümdeki herif esmer olduğu halde hayvan gibi karizmatik... "Bence kumral candır, gerisi heyecandır." Belalı, son cümleme karşın bana anlamsız ifadesiyle bakarken çok da bozuntuya vermemiştim. "Yani demem o ki, sarışınlar da sana bayılmıyor. En azından doğal olanları bayılmıyordur, diye düşünüyorum. Misal ben." "Ha, yani sen kumral seversin." "Evet," dedim zafer kazanmış gibi göğsümü gererek. "Benim dikkatimi de kumrallar çekiyor. Tıpkı senin dikkatini esmerler çektiği gibi..." Yahu niye zorluyorsun ki? Almina sana ne oluyor, mal mısın?.. Bana ciddileşen ifadesiyle bakan Belalı ellerini arkasında birleştirmeden önce kirli sakallarla bezeli çenesini kaşımıştı, "Furkan da bu kumral grubuna dahil oluyor o zaman... Ha?" dedi ve benden bir cevap beklemeye başladı. Furkan, lafı geçtiğinde gözlerinden lav püskürten adama bir an bön bön baktım. O ne alakaydı ki şimdi? Gerçi... O da kumral ve yakışıklıydı ama konumuzun onunla hiçbir alakası yoktu. Asıl onun esmer grubuna dahil olan kişi Özge'ydi, ben bir şey diyor muydum?.. "Senin o esmer grubuna dahil olan bir Özge var da, benim kumral grubuma dahil olan Furkan neden olmasın ki?" Dedim imayla. Böyle gereksiz bir tartışmaya girdiğime inanamıyordum. Oysaki adam Özge ile ilgili hiçbir atıfta bulunmamıştı. Resmen kıçımdan uydurmuştum ama neden yaptığımı bilmiyordum. Yahu, bu adamın kimi kastettiğinden bana neydi ki hem. İsterse Adriana Lima'dan söz etsindi. Adriana Lima'dan söz etse daha az koyardı, diyen iç sesimi çimdirerek susturdum. Bu iç ses bazen benden daha zeki oluyordu, her neyse. "O ne demek şimdi," derken sol kaşını kaldırdı. "Özge ne alaka kızım?" "Peki Furkan ne alakaydı?" Boğazını temizleyerek, "Mahallede kumral olarak tek örnek gösterebileceğim oydu çünkü." dedi. "Benim de mahalle esmer olarak tek örnek gösterebileceğim bir Özge vardı da ondan öyle dedim ben de... Yani aynı sebeple şey ettim." Oysaki mahallede binlerce esmer kız vardı ve ben de gitmiş, her fırsatta Belalı'ya yürüyen Özge'yi örnek göstermiştim... "Tamam konu kapansın," diyen adamı şiddetle onayladım. Yoksa işin içinden çıkamayacaktık. "Ayrıca... Furkan kim ki senin kumral grubuna dahil oluyor ya, bi' dakika?" Ona bıkkınlıkla baktım, "Şaka mısın ya sen? Hem konu kapansın diyorsun hem de hala Furkan diyorsun... Ya bana ne Furkan'dan? Ben sadece kumral severim dedim. Furkan severim demedim ki." "Furkan sevemezsin de zaten. Hatta kumral da sevemezsin. Seveceksen esmer sev." "Benim ne seveceğime sen mi karar veriyorsun, hayırdır?" "Evet, ben karar veriyorum. Hatta ben esmer severim, demedikten sonra bu evden adımını dahi atamazsın!" Şu durumda ona ağzının payını vermek ve cazgırlık yapmam gerekirdi ama o kadar yorucuydu ki bu iş... Ayrıca da bıkmıştım. Bir an önce evime dönmek istiyorum ve onunla tartışmaya bile girmeyecektim. "Ya sen çocuk musun," dedim sıkılmış gibi bir ifadeyle. "Furkan kimin umrunda ki? Bana ne ondan ve diğer kumrallardan... Ben sadece senin bana karışmandan rahatsız oluyorum ve bir an önce burayı temizleyip evime gitmek istiyorum. Ailem meraktan ölmüştür, beni de anla." Belalı'nın yüzü bir anda yumuşamıştı. Sanki bunca dakikadır bunları söylememi beklemiş ve beklentileri sonuç verince de derin bir nefes vermiş gibiydi. Ayrıca salak salak sırıtması da cabasıydı. Sırf kendisi esmer diye burada esmer seviyorum filan demeyecektim. Yani, tamam. Sırf bu adam için esmerler sevilebilirdi lakin ona yakışıklılığıyla yamanmaya çalışmak Özge tarzı olduğundan ben yapamazdım. Şu durumda üst katta, Belalı'nın odasındaydım ve burayı temizlemekle yükümlüydüm. Eğer telefonum yanımda olsaydı ona gösterirdim dünyanın kaç bucak olduğunu fakat telefonumu almıştı, hayvan! Üstelik kendi telefonunu da elinden düşürmüyordu ki alıp sinsilik yapayım... Ama yok... O telefonu kapmayı kafama koymuştum. Onu mutlaka alacak ve kendimi bu hapis hayatından kurtaracaktım. Herif resmen benimle dalga geçiyordu. E ben de el mahkum, buradan kurtulabilmek için her dediğini yapıyordum. Bütün ihtimallere karşın bahçe kapısı da dahil her tarafı kilitlemiş, anahtarları da yanına almıştı domuz. Elime tutuşturulan toz bezi, bir kova dolusu su ve yerleri silmek için kullanılan sopa ile birkaç kutu sabundu. Derin bir nefes vererek öfkemi gerilere atmaya çalıştım ve kollarımı sıvamaya başladım. Uzun saçlarım önüme düştüğünden onları bileğimde dünden kalma lastikli tokamla gelişigüzel bir topuz yaparken, önüme düşen diğer tutamları engellemek için de sabahleyin evden çıkarken boynuma taktığım fuları kullandım. Fuları büzüştürerek kafama bağladım ve üstünü de kurdele biçiminde düğümledim. Islanmasına karşın pijamamın paçalarını da diz kapağımın üzerine kadar kıvırdıktan sonra tıpkı mahallede kaldırım kenarlarında halı yıkayan teyzelere dönmüştüm. Belalı beni bu halde görse utancımdan intihar bile edebilirdim belki ama bunu önemsememeye çalıştım. O arada da başladım temizliğe... Canan yengemin bana öğrettiği gibi yerleri bastıra bastıra ovarken kendi kendime şarkı mırıldanmaya başlamıştım. İlk önce köşeleri hallettim, daha sonra ise yatağın altına girerek oraların tozunu bir güzel aldım. Temizlik sopasının ucunu suya sokup onu kirinden arındırdıktan sonra bir güzel sıktım ve odadaki ufak halıyı kaldırarak yatağın üzerine attım. Belirli bir sıra boyunca yerleri hunharca siliyor ve şarkı söylemeye devam ediyordum. **Sarışın bir kaplan karışır, içimin cam ormanına. Sanki bir yerlerden tanıdık, dokunsam kanayacak tadı. Delindi gökler şimdi huzur, kayıyor dünya altımızda buzu. Ne çıkar kopsa fırtınalar, sarıldık sarmaşıklar gibi... Dip köşe yerleri silmemin ardından alnımda oluşan boncuk boncuk teri elimin tersiyle sildim ve sopayı yere dayayarak biraz soluklanmaya çalıştım. İçimden en yaratıcı küfürleri Belalı'ya savururken buradan çıktığım vakit bir daha onun suratını bile görmek istemediğimi düşünüyordum. Herifin beni bir intikam uğruna kullanmasına daha fazla ne kadar katlanabilecektim bilmiyordum. Elin adamları milleti ağabeyin babamı öldürdü, diye intikam uğruna kaçırarak kurbanlarıyla şehvetli bir aşk yaşarken; beni ancak arabamın kaputunu yamulttun, diye intikam uğruna kaçırıp ev işlerini bana kakalayan bir adam kaçırsın... Bu adalet neredeydi yahu? Eminim ki o cimri şey evini temizletmek için temizlikçiye vereceği paradan kaytarmak için bunu yapmıştı. Kitaplığın tozunu almak üzere kitapları ayırırken bir yandan da mırıldandığım şarkıya devam ediyordum. ...Kendiliğinden bu kırılma. Bak yazıyorum beni baştan. Her neresinden avunuyorsa bu halim, bir bakışına bin meftun. Bak yere indi deliliğim de bu firarla, bir gülüşüne bin mahkum... Kitaplığın tozlarını da hızlı ama bir o kadar da titiz hareketlerle alırken kitapların arasından bir kağıt düştü. Hafifçe yere eğilip kağıdı alırken bunun ters dönmüş bir fotoğraf olduğunu anlamam uzun sürmemişti. Dudak büzerek fotoğrafın önünü çevirdiğimde, gördüğüm görüntüyü ilk başta bir hayal sandım. Daha sonra emin olmak için gözlerimi bastıra bastıra ovalayıp tekrar baktım. İri iri olmuş gözlerimle ve bir karış açık kalan ağzımla, elimde fotoğraf, donakalmıştım. Hatta ne yapacağımı şaşırmıştım. Sadece fotoğraftaki görüntümü seyrediyordum. Görüntümüzü... Tek bir kareye sığdırılmış ben ve Belalı vardık. Bu karenin ne zamana ait olduğunu tahmin etmek hiç de zor değildi. Ellerim adamın omzundaydı ve ona bakarak kocaman gülümsüyordum, yüzümde makyaj vardı. Onunsa beyaz gömleğinin örttüğü geniş omuzları ve bana bakarken inci gibi dişleriyle gülümseyişi vardı. Adeta gözlerinin içi parıldıyordu. Ne kadar yakışıklı göründüğünün farkında mıydı acaba? Fotoğrafın güzelliği karşısında içim bir tuhaf olmuştu. Resmen gülüşlerimiz için çekilmiş bir fotoğraf gibiydi. Sadece belden yukarımız görünüyordu ve muazzam görünebilmemiz için sadece bu bile yetmişti. Dışarıdan gören birisi bu fotoğraf için çok mutlu bir çift olduğumuzu düşünebilirdi. Ama gel gör ki öyle değildik. Bunu düşünmek sebepsizce midemin kasılmasına neden olmuştu. Boğazımı temizleyerek fotoğrafı tekrar yerine sıkıştıracakken bir an duraksadım. Acaba doğru bir şey mi yapıyordum? Sonuçta bu fotoğrafta ben vardım. Ona giderek bunun sebebini sormalı ve amacını anlamalıydım aslında. Ama içimden bir ses bunu yapmamam için beni tembihliyordu. Sanki içten içe bir şeylerin farklı olduğunu hissediyordum. Farklı... Evet, farklı. Mesela bu adam bana karşı çok farklıydı. Bunu en sonunda anlamıştım fakat asıl amacını anlayamıyordum. Sanırım bu, benim için kayıp yapboz parçalarından ibaretti. Bu yapbozun en kör noktasını bulmuş ve onu yerine yerleştirmiştim. Şimdi ise asıl resmi, tamamlayabilmek için ipuçları yakalayacaktım. Ve geriye kalan parçaları da bulup yerine yerleştirecektim. Bu fotoğrafın hesabını sorsam bile elimde bir hiçle kalacağımı bildiğimden bunu yapmamayı tercih etmiştim. Hem... O anki sinirle bu görüntüyü mahvetmek istemiyordum. Her ne kadar bende garip hisler uyandırsa da, çok... Çok güzel görünüyorduk. Belki de sadece bir hatıra olarak alıp saklamak istemişti, kim bilir. Oysaki ben bu pozu verdiğimizi bile unutmuştum. Ayrıca bu görüntünün aslı, doğaldı. Poz filan vermemiştik. O anın ruh haliyle nasıl davranmışsak öyle görünmüştük. Anlıktı. Eşsizdi. Tekti ve bir daha yakalanamayacak, daha doğrusu yakalanması güç olacak nadir pozlardan biriydi. Kıyılması zor olacak pozlardan... Her neyse. Derin bir nefes vererek fotoğrafı yerine yerleştirdiğimde diğer kitapları da yanına boy düzenleriyle birlikte dizdim. Silmek için son kitaplık rafına gelmiştim. Umarım başka bir fotoğraf çıkmaz, diye dua ederek kitapları toparlayıp yatağın üzerine bıraktığımda arkamda duran deterjan dolu fısfısı elime almak üzere geriye döndüm. O sırada ise kapı pervazına yaslanmış bir şekilde beni izleyen gece karası gözlerle karşılaşmıştım. Lakin bir anda görünce korkmuştum. "Korkuttun beni." Dedim az önce fotoğrafa baktığımı gördüğünü düşününce paniklerken. Hatta kalbim küt küt çarpmaya başlamıştı. Ne kadar zamandır orada olduğunu bilmiyordum ama kesinlikle görmüş olmalıydı. Belalı güler gibi bir ses çıkardı ve, "Bakıyorum da işini aşkla yapıyorsun," dedi. "Tam bir temizlik modu..." Beni baştan aşağıya süzünce üstüm başımdan dolayı bir an utandım. "Bunu beğendim, sarışın. Böyle ayrı bir tatlısın sanki." Benimle yine dalga geçiyordu, köpek! Zaten onun yüzünden bu hallere düşmüştüm ya... "Dalga geçmesene," diye çemkirdim. "Senin yüzünden bu hallere düştüm ben!" "Hah, diyene bak! Asıl ben senin yüzünden ne hallere düştüm haberin var mı?" "Ne hallere düştünüz, Belalı Bey?" "Anlatsam da anlamayacağın için boşuna çenemi yormak istemiyorum. Şimdi bana laf yetiştireceğine işini yap... Ayrıca acıktım ben. Daha bana yemek yapacaksın." "Yok ya! Kölen miyim lan ben senin!" "Ya kızım," dedi ellerini ceplerine sokarak. "Senin yerinde olmak için can atan binlerce kız tanıyorum. Ne kadar şanslı olduğunun farkında mısın acaba?" Diğer kızların lafını edince bir anda sinirlerim zıpladı, "Bana ne ya onlardan! Bana ne! Beni o kızlarla bir tutma, tamam mı? Şanslı filan olmak istemiyorum ben! Madem benim yerimde olmak için can atan binlerce kız tanıyorsun, neden onlardan birini buraya getirmedin o halde? Ben seni ikide bir bana yazan erkeklerle bir tutsam hoşuna gider mi?" "Gitmez!" Diye resmen hönkürdü. "Ayrıca kim sana yazıyormuş ya, göstersene bana? Göster, göster ki ona hayatı boyunca unutamayacağı bir şekilde yazayım!" "Benim istediğim tek şey buradan kurtulmak ve ailemin yanına gitmek... Bir düşünsene kim bilir ne kadar endişe etmişlerdir. Kendini onların yerine koy. Düşünsene kızın bir anda kayboluyor... Ne hissederdin?" Belalı bir an düşündükten sonra, "Eğer kızım olsaydı o zaman düşünürdüm ama olmadığı için... Düşünemiyorum, Sarı Bela. Ayrıca çok kafaya takıyorsun. Kimsenin endişelendiği yok. Merak etme." diye uyuz uyuz cevap verdi. Bu adamın gerçekten psikolojik problemleri vardı. "Ne demek endişelendikleri yok? Nasıl bu kadar rahat konuşabiliyorsun?" "Bir bildiğim var ki böyle konuşuyorum. Problem?" "Ama-" "Bak, sarışın. Ya bir an önce işini bitirir ve bir sonraki görevlerini tamamlayarak mutlu mutlu evine gidersin ya da bir köşede somurtarak cadalozluk yapar, ortalığı yıkar ve bağırıp çağırır, birkaç gün daha buraya mahkum kalırsın. Seçim senin." *** Oldukça temkinli hareket etmeliyim, diye düşünerek küçük küçük adımlarla ileride duran masaya doğru ilerliyordum. Avına yaklaşan avcı misali sinsice masaya yaklaşırken bir yandan da gözüm merdivenlere bakıyor, yukarıdan bir ses duyduğunda dikkat kesiliyordum. Nedeni ise Belalı'nın her an gelebilecek olmasıydı. Ayrıca telefonunu da masada unutmuştu, keriz. Onu keklememe çok az bir zamanımın kaldığını düşünerek zaferle dolup taştım. Fakat oldukça hızlı, dikkatli ve bir o kadar da sessiz olmalıydım. Aksi takdirde elime geçen bu fırsatı kaçırarak bir güzel avucumu yalardım. Hatta sinir krizine bile girebilirdim. Çok geçmeden telefonunun yanına iyice yaklaştığımda tam yanı başındaydım. Son bir kez merdivenlere doğru baktığımda kimsenin olmadığını görerek neredeyse kahkaha atacaktım ama kendimi tutmuştum. Bunun yerine avcuma sığmayan son model telefonunun ekran ışığını yaktığımda hayvan gibi sırıtıyordum ve adeta gözlerim pörtlemişti. Hatta keyiften uçmak üzereydim. Fakat keyfimin uçmasıyla düşmesi bir oldu. Maalesef ki telefonda kilit vardı. Şansıma lanetler ederek telefona baktığımda somurtuyordum. Telefon kilidi şekil mekanizmasıyla işliyordu. Aslında şekil olması benim işime gelebilirdi. Çünkü şekli bulmak daha kolay oluyordu. Belki de birkaç denemeyle açabilirdim. Bunu düşündükten sonra sinsi sırıtışım yüzüme yayıldığında irileşmiş gözlerimle birlikte telefonunun kilit ekranını açmayı denemeye başlamıştım. Ama lanet olasıca öyle bir kilit koymuştu ki bulamıyordum. Birkaç denemenin ardından bulamayınca duyduğum öfkeden dolayı telefonu yere fırlatmak üzereydim ki, yukarıdan ayak sesleri gelmeye başladı. Panikle elim ayağım birbirine dolaştığında son anda telefonun ışığını kapatmayı akıl edebilmiş ve aynı pozisyonda geri masaya bırakmıştım. Daha sonra ise hızlı adımlarla masanın yanından uzaklaştım. Çok geçmeden merdivenin başında aşağıya doğru inen Belalı göründü. "Neye bakıyordun, sarışın? Senin mutfakta olup bana pasta yapman gerekiyordu." Sesimdeki heyecanın anlaşılmaması için, "Hiç." diyerek kısa kesmeyi tercih ettim fakat ne kadar becerdiğim tartışılırdı. Buna karşılık önümdeki adam gözlerini kıstı ve etrafına bakındı. Daha sonrasında ise gözü, masada duran telefonuna kaydı. Ne çabuk anlamıştı yahu? Bu adam sandığımdan daha zekiydi anlaşılan. Ya da ben fazlasıyla salaktım. Kıstığı gözlerini telefonundan ayırarak yavaşça bana çevirdiğinde daha çok paniklemiştim. Ama paniklediğimi saklamak adına onun telefonuna bakarak yüzüme yerleştirdiğim sahte bir şaşkınlıkla, "Aaa... Bak görüyor musun?" dedim. "Telefonu yeni görüyorum... Daha önceden görseydim keşke... Tüh... Şansıma tüküreyim..." Sağ elimin tersini sol avcumun içine Canan yengem misali vurarak yalanımı desteklediğimde Belalı gözlerini daha da kıstı. "Neyse... Ben gideyim de şeyi şey yapayım." Dememin hemen ardından fırlayarak rüzgar gibi mutfağa koştum. Umarım anlamamıştır, diye içimden dualar ediyordum. Ama anlayamazdı ki, nasıl anlayacaktı hem... Telefonun kilidini açamamıştım bir kere. Anlasa bile kanıtlayamazdı. Sonuçta gözleriyle görmemişti. Aman, diyerek kendimi avuturken bir yandan da evde un arıyordum. Şu zamana kadar evde kırk yıldır yaşıyormuşum gibi bütün kap kacağı şıp diye buluvermiştim. Ama şimdi dakikalardır aradığım unu bir türlü bulamıyordum. Aynı zamanda içeriden gelen kahkaha sesleriyle irkildim bir an. Domuz, ne olacak... Ben burada ona pasta yapayım, o orada gülsün eğlensin... Köpek!
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE