Bir gün önce...
Genç adam, parmaklarının arasında tuttuğu sigarayı dudaklarına götürdü. Dudaklarının arasına aldığı sigaradan yüklü bir miktarda zehri içine akıtırken, geriye kalan ufak parçayı da bulunduğu yere attı ve ayağıyla ezerek yanan izmariti söndürdü. Kafasında dönen düşüncelerle birlikte hissettiği heyecan da, tıpkı sigara dumanı gibi içine akmıştı. Bu tür duyguları yaşamakta henüz acemiydi. İşte bu yüzden bazı zamanlarda kendini frenlemekte güçlük çekiyordu.
Öte yandan, günden güne içinde büyüyen aşkı tek başına taşımakta zorlanmaya başlamıştı. İçinde kopan fırtınaları biraz olsun dindirmek için soluğu sevdiğinin yanında alıyor, daha doğrusu ona yaklaşmak için fırsat kolluyordu. Aslında ona kalsa hemen, şu an gidip ilanı aşk edebilirdi ama ona öyle çok değer veriyordu ki, kendisini sevmese dahi sevdiğinin ondan uzak durmasına, belki de soğumasına dayanamazdı. Hoş, onun ne tür duygular içinde olduğunu kestirememesi de ayrı bir durumdu.
Genç adam, sevdiği kızın deniz mavisi gözlerinde kendisininkine benzeyen ışıltıları görse, onun için bütün dünyayı karşısına alabileceğini düşündü. Kendisine bahşettiği tek bir umut dolu gülümsemeydi sadece isteği... Bu kadar mı zordu sanki onun kendisini sevmesi? Belki de çok şey istiyordu ama bunu görmek istediğinden emindi ve bunun olması için elinden geleni ardına koymayacaktı.
Onun kendisine karşı bir şey hissetmediğinden emindi fakat bilmediği bir şey vardı; genç adam o kızın hayatına, sayfalara dağılan bir mürekkep gibi yayılmaya çoktan başlamıştı. Saf olan sadece kızımızdı değil mi? Yo, hayır. Genç adam da bunun farkında değildi. Genç kızın hayatına sızmaya çalışıyordu lakin zaten çoktan sızmıştı bile. Sadece ikisinin de bunu fark etmesi gerekiyordu.
Aklında yer edinen bir plan vardı kaç gündür. Ama bunu nasıl hayata geçireceğini bilmiyordu. Öyle bir bahaneye ihtiyacı vardı ki, genç kız inanmalıydı. Aslında çok da şaşaalı bir kanıt gerekmezdi, çünkü onun saf olduğu su götürmez bir gerçekti. Sadece kendini aklayacağı bir bahaneye ihtiyacı vardı -ki onu da birkaç saat önce bulmuştu. Resmen fırsat ayağına gelmişti. Bunu düşündüğü an dudakları sinsice kıvrıldı. Kirli sakallarını ovuşturdu ve planını bir kez daha gözden geçirdi.
Bu planda tek problem, genç kızın ailesiydi. Çünkü onunla bir gün geçirmeyi aklına koymuştu ve ailesinden birisiyle işbirliği içinde olmalıydı. Genç adam, kızın amcalarına bu konuyu açamayacağını biliyordu çünkü planı anında ters teperdi. Özellikle Bülent, asla ve asla böyle bir şeye müsaade etmezdi. Zaten Burhan ise şüpheci bir adamdı. Bu durum, onun bir polis olmasından kaynaklandığı gibi onun da böyle bir şeye müsamaha göstermeyeceğinden adı gibi emindi. Kuzenleri dese... Büyüğünden küçüğüne hepsinin aklı bir karış havadaydı. Özellikle küçük kuzenleri için bu işi yüzlerine gözlerine bulaştırırlar, diye düşünüyordu. Muzaffer ve Serhat zaten onun arkadaşıydı ve onların da bu fikre pek sıcak bakmayacakları aşikardı.
Zaten kim böyle bir fikre anında ısınırdı ki? Onların yerine koydu kendini. Bir kız kardeşi veya kızı olsa, böyle bir şeye asla izin vermeyeceğini düşündü. İzin vermeyeceğinden asla, diye büyük konuşacak kadar da emindi.
Geriye bir tek iki kişi kalıyordu ve onlar da Canan ile Meltem'den başkası değildi. Söylemeli, onlardan yardım istemeli miydi ki? Acaba bunu yapabilecek miydi? Verecekleri her türlü tepkiye hazırlıklı olabilecek miydi? Bilmiyordu. Genç adam sürekli bir tereddüt halindeydi. Belki de hiç kimseye haber vermeden onu götürmeliydi. Ama bunu yapamazdı. Başının belaya girmesi bir kenara, kızın ailesi mahvolurdu.
Bazen koskoca ailenin içinde tek olan o kıza aşık olduğu için lanet etmeden edemiyordu. Sonuçta o, ailenin tek kızıydı ve onu elde etmek hiç kolay olmayacaktı. Ama yine de şu sözü asla aklından çıkarmıyordu; iki gönül bir olunca, samanlık seyran olurdu. Emin olduğu tek şey varsa, o da Almina'nın gönlünü ettikten sonra gerisinin çorap söküğü gibi geleceğiydi. Fakat acaba edebilecek miydi? Bilmiyordu. Emin değildi. Emin olduğu tek şey, bunun için çabalayacak olmasıydı.
Düşünceler içinde sakallarını ovuşturmaya devam ederken genç kızın kız arkadaşlarından yardım isteyebileceğini düşündü. Evet, evet. Belki de bu daha iyi bir fikirdi. En azından onay verme gibi bir dert kalmazdı. Ama burada da sorun şuydu ki, kızlar ortalığı velveleye verirdi. Onların da tek sorunu buydu ya zaten, fazla heyecan... Mahalle kızlarının diline düşen bir daha kurtulamıyordu ve Bertan da bunun pekala farkındaydı. O yüzden bu fikri de eledi.
Derin bir of çekerek ellerini simsiyah saçlarına daldırdığında bulduğu bahaneye bile tutunamadığını fark etti o an. Nereye yönelse her taraf çıkmazdı. Onunla bir gün geçirmeyi kafasına koymuştu fakat bunu nasıl yürürlüğe koyacağı konusu muammaydı. Risk alması gerekiyordu ve risk alacağından en ufak bir şüphesi dahi yoktu. Ya kızı ailesine haber vermeden götürecekti ya da ailesine haber verecekti.
Genç adam, her şeye kendisini hazırlayarak ikinci seçeneği tercih etti. Yiyeceği küfre bile razı gelmişti o an. İzni koparamadığı takdirde ise kalan son çare olarak kızı habersiz götürecekti ama gün içinde getirecekti. Bir şeye taktı mı takma gibi pis bir davranış biçimine sahip olduğu için bunu mutlaka yapmalıydı.
Genç adam önünde, alışveriş poşetlerini zorlukla taşıyan kadına odakladı gözlerini. Hedefi tam da karşısında duruyordu. Meltem, poşetlerden dolayı omuzları çökmüş bir halde ara ara dinlenerek evine gitmeye çalışıyordu. En iyisi Meltem'le konuşmaktı. Çünkü Canan fevri bir kadındı, Meltem ise ondan daha anlayışlıydı. Genç adam hiç kimseyi kırmak istemediğini düşündüğü için Meltem'in yanına doğru yöneldi.
"Bırak Meltem abla, ben taşıyayım." Dedi gülümseyerek. Meltem de o an zaten Allah Allah ediyordu.
"Sağ ol Bertan," dedi elleriyle belini tutarken. "Belim koptu vallahi marketten eve taşıyayım diyene kadar."
Bertan'ın ağzına kadar dolu olan poşetleri hiçbir ekstra güç kullanmadan kolayca taşıyabilmesi bile Meltem'in memnuniyetini kazanmıştı. Halbuki bu mahallede çoğu erkek bunu yapabilirdi fakat hiçbiri bir Bertan değildi. E tabi bu da Meltem'in gözünde bonus hak demekti. Ne de olsa bu oğlanın gönlüne düşen bir Almina vardı. Meltem bunun pekala farkındaydı. Bahçe kapısından içeriye girdiklerinde genç adam olduğu yerde durdu ve onunla birlikte olduğu yerde duran Meltem'e döndü. Derin bir nefes vererek söyleyeceklerine odaklandı ve onun bir şeyler söyleyeceğini anladığı için bekleyiş içine giren Meltem'e hitap etti.
"Meltem abla aslında... Biraz vaktin var mı?" Dedi duruşundaki heybeti bozmayarak. Sadece biraz heyecanlıydı ama onu da saklamayı gayet iyi başarıyordu.
Merakı baş gösteren Meltem, "Tabii ki Bertan'cığım," diyerek yanıtladı. "Bir şey mi vardı?"
"Ayak üstü olmaz ama. Şu çardağa geçelim istersen?"
Meltem onu başıyla onaylayarak çardağa gitmek üzere peşine takıldı. Çok geçmeden ikisi de karşılıklı oturmuş, birbirlerine bakıyorlardı. Bu sessizliğe bir son veren Meltem oldu.
"Seni dinliyorum, Bertan? Kötü bir şey yoktur, inşallah?"
Meltem'in içinden bir ses, bunun Almina'yla ilgili olduğunu söylüyordu. Genelde bu tür delikanlılar ona gelir, Almina ile ciddi düşündüklerini ve onu istemeye gelmek istediklerini söylerlerdi. Ciddi ciddi mahalleden böyle gelen birkaç kişi olmuştu ve Bertan'ın da Almina'ya karşı boş olmadığını düşününce bu ihtimal oldukça mantıklı gelmişti. Fakat bir yandan da Bertan'ın bu kadar sorumsuz olmayacağını düşünüyordu, sonuçta ne yaptığını bilen birine benziyordu. Boşboğazlık etmezdi herhalde.
"Yok Meltem abla. Ben sadece senden bir konuda yardım isteyecektim. Daha doğrusu ilk önce izin istemem gerekiyor. Tabi, bana güveniyorsan."
"Eğer elimden gelecekse neden yardım etmeyeyim ki? Ama izin konusunu anlayamadım... Söyle bakayım, neymiş?"
Meltem, Bertan'ın derin bir soluk aldığını ve söyleyip söylememekte tereddüt ettiğini görünce bunun kesinlikle Almina ile bir ilgisi olduğundan emin olmuştu.
"Almina..." dediğinde Meltem'in dudakları alaycı bir şekilde kıvrıldı ve ona bakan genç adama karşın tek kaşını kaldırdı. "Meltem abla bana öyle bakma lütfen... Ne yapayım yani kızınız çok güzelse? Benim suçum mu?"
Meltem Bertan'ın omzuna vurarak, "Delisin sen." dedi. "Yürek yemişsin hatta... Utanmıyor musun kızın annesi sayılacak kadınla böyle konuşmaya? Seni buradan kovmam gerekiyor aslında."
Bertan sırıtarak, "İstiyorsan kov... Yine gelirim. Beni durdurabileceğini mi sanıyorsun?" dedi. O anda Meltem'in etrafta yankılanan gür kahkahası duyuldu.
"Bilmez miyim hiç... Sen tuttuğunu kopartan bela bir herifin tekisin."
"Desene lakabımın hakkını veriyorum."
"Hakkını vermek, demek hafif kalır yanında... Duyuyoruz sağdan soldan. Mahalle kadınları bile sayende onu isteyemez oldu. Kısmetini kapatıyorsun yavrumun."
Meltem'in kurduğu son cümle Bertan'a keyif verdiğinde göğsünü dikleştirerek cevap verdi, "Benim de amacım o ya zaten. Var olan kısmeti kapansın, fena mı yani? Böylelikle sadece bana kalır."
Meltem kaşlarını çatarak Bertan'ın karanlık gökyüzünü andıran saç tutamlarını yakaladı ve eline gelen tutamları hafifçe çekiştirdi, "Yavaş gel bakalım koca adam... Almina bizim tek kızımız. Onu kolayca alacağını sanıyorsan avucunu yalarsın." Bertan tek bir hamleyle yutkunmuştu. Bunu görünce daha da çok keyiflenen Meltem, onu biraz kıskandırmanın iyi bir fikir olacağını düşünerek kollarını çardaktaki masaya dayadı ve şöyle dedi, "Hem... Nereden biliyorsun onun bir kısmetinin olmadığını? Takdir edersin ki Almina güzel bir kız... Belki de sevgilisi vardır?"
Bertan hiç istifini bozmadan, "Ayırırız." dedi ve yakasını düzeltti. Meltem'in niyetini anladığı için buna bozulamamıştı bile lakin bunu düşünmek bile onun öfkelenmesine yeterli bir sebepti.
"Yaparsın sen vallahi," dedi Meltem olduğu yere yaslanırken. "Senden her şeyi bekliyorum ben."
"Her neyse. Meltem abla ben senden bir şey isteyecektim. Almina'yı bir günlüğüne alabilir miyim?"
Meltem kaşlarını çatarak yerinde doğruldu, "Bu da ne demek oluyor?"
"Merak etme, kötü bir niyetim yok inan. Sadece onu daha iyi tanımak için bir fırsat istiyorum senden. Aynı zamanda onun da beni tanıması gerek..."
"E bunun için benden izin almana gerek yok ki. Yani yemeğe götürmek gibi bir şeyden bahsediyorsak tabi."
"Yok, öyle bir şey değil. Tamamıyla bir günden bahsediyorum."
"Seninle kalacak yani?"
"Evet, akşama kadar. Hatta gece geç saatlere kadar bile olabilir." Meltem bunu duyduğu an şaşkınlıkla karşısındaki adama bakakaldı. Bu adam ciddi miydi acaba? Ya da ne istediğinin farkında mıydı?
"Dalga geçiyorsun benimle değil mi? Çünkü eğer gerçekse bu mümkün değil!"
Genç adam böyle bir tepkiyi -hatta daha fazlasını bile- elbette bekliyordu ve bu yüzden şaşırmadı. Sadece ona, planını oldukça sakin bir şekilde anlatmaya başladı."Benim dedemden kalma bir ev var Beylerbeyi'nde. Almina'yı sadece bir günlüğüne oraya götüreceğim, bunu kaç gündür istiyordum ama yanlış anlaşılmamak için bir bahaneye ihtiyacım vardı. Onu da bugün buldum. Eğer izin verirsen götüreceğim."
"Hayatta olmaz, Bertan!"
Bertan sabırla devam etti, "Meltem abla seni çok iyi anlıyorum ve tam olarak nelerden endişelendiğini görebiliyorum," bu delikanlının uyanıklığı ve açıksözlülüğü nedeniyle yüzünün kızardığını hissetti. "Ama bu endişelerin yersiz. Sana bunun garantisini verebilirim. O evde yakınlaşma durumu söz konusu bile değil. Almina'yı oraya kötü bir sebeple götürmüyorum. Sadece biraz eğlenmek, vakit geçirmek ve aslında tanışmak için götürüyorum. Onunla normal şartlar altında pek konuşabildiğimizi söyleyemem çünkü gözü beni görmüyor bile..." Bu gerçeği hatırlarken gözlerini devirdi. "O yüzden böyle bir plan kurdum ben de ama habersiz yapmak istemedim."
"Bertan ben..." Meltem kafasının karıştığını hissetti. "Bilemedim şimdi ama. Bu... Çok çılgınca bir şey bence. Nasıl olacak ki o iş?"
"O kısım bende, sen merak etme. Ben aslında hiç kimseye haber vermeyecektim ama dediğim sizi merakta bırakmak istemedim. En azından bunu biriniz bilmeliydiniz ki ona göre bir aksaklık çıkmasın."
Meltem bir an düşündü. Bu ciddi anlamda cesaret isteyen bir işti. Tabi Bertan'ın bunu her ne pahasına olursa olsun yapacağını anlamıştı ve ayrıca ona haber vermesi ve her şeyiyle dürüst olması büyük bir erdemdi. Ama yine de... Emin olamadı o an. Çünkü bu ülkede duyduğu o kadar çok şey vardı ki, düşündükçe bile tüyleri ürperiyordu. Tek kızlarıydı Almina, kıymetlileriydi. Aileye kalan bir mirastı o adeta. Bir gün bir adamın onu seveceğini biliyordu ama bu kadar erken olacağını Meltem bile tahmin edememişti.
Güven duygusu göreceli bir kavramdı. Bertan her ne kadar güvenilir gibi gözükse de belki de öyle değildi. Ama Meltem'in aklını kurcalayan bir şeyler vardı. Tamam dese, Bertan'a güvenebilir miydi bilmiyordu; hayır dese, Bertan'ın Almina'yı her halükarda götüreceğini biliyordu, hadi onu da geçti, belki de onların birbirlerini tanıma fırsatına, doğacak yeni bir aşka engel olacaktı fakat bu kadar da geniş bir anne değildi ki o da! Ama ya orada anın büyüsüne yenik düşerek başka bir şey olursa, diye düşünmeden edemedi. Pişmanlık doğuracak herhangi bir olayın olmasından endişe ediyordu. Bir insanın nefsine hakim olamamasının ne demek olduğunu henüz on yedi yaşındayken öğrenmişti Meltem. Hem de kendinden sekiz yaş kadar büyük olan eşiyle...
Kafası iyice bulanmış bir halde Bertan'a baktı, "Ben..." dedi düşünmeye devam ederken. "Ben gerçekten bilemedim şimdi."
Bertan, genç kadının endişelerini elbette ki anlıyordu. Yani kabul etmese bile ona kızamazdı. Devir o kadar kötüydü ki, bu kadar kötülük içinde kimsede körü körüne anlayış bekleyemezdi.
"Bak Bertan. Gönlünün bizim kızda olduğunun farkındayım lakin büyük bir hata yapıyorsun." Diye devam etti kadın ciddi ciddi.
Bertan buna bir anlam veremeyerek, "Nasıl yani?" diye sordu.
"Çünkü bizim kız ölümüne salaktır. Yani sen ne yaparsan yap emin ol anlamayacaktır. Sen onun karşısına çıkıp avaz avaz bağırmadıktan, ona aşık olduğunu itiraf etmedikten sonra asla derdini anlatamazsın. Kör çünkü."
Bertan bıkkınlıkla, "Bunun farkında değil miyim sanıyorsun abla," dedi. "Bütün mahalle öğrendi, bir o bilmiyor. Hayır yani daha ne yapayım?" O an birbirlerine bakarak gülüştüler.
"Gerçi... Almina'nın karşısına çıkıp 'sana aşığım' desen bile inanacağından şüpheliyim... Allah seni inandırsın, geçen şu sizin arabada uyuma mevzunuzu bana anlattığında ona söyledim açıkça ama ona bile inanmadı." Meltem bir an durularak tekrar devam etti, "Bir de o mesele var tabi... Araba meselesi... Hiçbir fırsatı da kaçırmıyorsun bakıyorum."
Bertan'ın şaşkınlıktan ağzı bir karış açık kalmıştı ama bunun nedeni Almina'nın anlamaması değildi. Bu olayı gidip yengesine anlatmasıydı hem de Bertan'ın tehdidi üzerine... Demek ki Almina'nın geçmişte yaşadıkları bu denli ciddiydi. Anlatmış olmasına inanamıyordu.
Genç adam yüzündeki abartı şaşkınlığın anlamsız kalmaması açısından konuyu farklı yöne çekerek, "Gerçekten onu bile anlamadı mı?" diye sordu.
Meltem, "Şaşılacak durum öyle değil mi?" dediğinde genç adamın zihninde dönen çarklardan bihaberdi. Yavaşça kafasını salladığında intikam oyununa bir yenisi daha eklenmiş, sırrını öğrenmeyi de hedeflemişti.
"Şimdi Meltem abla," dedi düşüncelerini dağıtarak. "Benimle misin, değil misin?"
Oysaki Meltem, çoktan kararını vermişti. Bir kere güvense ne çıkardı ki? Şunun şurasında Bertan'dı bu. Ona bir kere güvenmek istemişti. İçten içe, bu adamın kendisinin güvenini boşa çıkarmayacağından emindi.
"Tamam," dedi tek nefeste. "Ama eğer Almina'nın kılına bile zarar gelirse..."
"Söz. Söz veriyorum sağ salim gelecek eve. Benim yanımdayken onun zarar görmesine asla izin vermem. Ve ayrıca..." dediğinde gözlerinde ışıltılı bir alay peydah olmuştu. "...sizin kızın marifetlerini bir bir duymak istiyorum. Yarın bana epey bir lazım olacak da..."
***
"Ya beni hemen arabadan indirirsin ya da ben şu anda polis çağırırım!"
Kemikli çehresini kamufle eden kirli sakalları tehlikeyi andırıyordu, direksiyonu kavrayan ellerindeki damarlar belirginleşmişti. Kış mevsimine uyum sağlayan kıyafetleri yakışıklılığını ortaya sererken ondan etkilenmemek gerçekten imkansızdı. Ama bu durumu saklamayı iyi başardığımı düşünüyordum çünkü şu an fazlasıyla sinirliydim. Bana karşı sergilediği hareketler gittikçe can sıkıcı bir hal almaya başlamıştı. Ayrıca bana hiç cevap vermeyerek beni kaile almayışı öfke nöbetlerine girmem için beni zorluyordu.
"Peki..." Dedim derin derin nefesler alıp verirken. "Sakinim... Bitecek..." Doğum yapan bir kadın misali göğsüm bir iniyor bir kalkıyordu. Adamın suratına dahi bakmadan cebimdeki telefonu çıkarttım ve hızla tuş kilidini açtım. En sonunda Belalı Bey'in dikkatini çekebilmiştik!
Onun, "N'apıyorsun?" demesine kalmadan 155'i çevirdim ve arama tuşuna bastım. Kulağıma götürdüğüm an Belalı ani fren yaptı ve üzerime uzanarak elimdeki telefonu kaptığı gibi alıp arkasına sakladı. Telefonumun benden kopuşunu dehşetle izledim.
"Asıl sen ne yapıyorsun ya! Bıraksana beni!" Diyerek Belalı'nın üzerine saldırdım. İlk önce tokat atmaya yeltenmiş lakin elimde koca bir hiçle kalmıştım. Çünkü Belalı anında suratını çevirmişti. Ama yine de pes edecek değildim. Saç tutamlarından yakaladığım gibi var gücümle çekiştirmeye başladım. Daha sonra ise beni tutmaya çalışan elini ısırdım.
"Ee! Yeter artık!" Diye kükreyen Belalı iki bileğimi de tutarak beni koltuğa yatırdı ve bileklerimi kafamın üzerine sabitledi. Ardından üzerime doğru eğilerek alev alev yanan gece karası gözlerini gözlerime dikti. Şu durumda burun burunaydık. Kalbim göğüs kafesimi parçalayacak kadar döverken midemdeki kelebeklerin ağzımdan çıkacağını hissettim o an. Elim ayağım buz kesmişti yahu...
"Bu işi daha fazla zorlaştırmasan olmuyor mu sanki, Sarı Bela? İlla beni uğraştıracaksın değil mi?"
Tuttuğum nefesimi düzene sokmaya çalışıyordum o sıra. Bulunduğumuz pozisyondan dolayı utancım su yüzüne çıktığında gözlerimi kaçırsam da, yine de geri adım atmaya niyetim yoktu.
"Sen beni zorla alıkoyup zorbalık yapacaksın, ben de paşa paşa razı geleceğim öyle mi? Avcunu yalarsın."
"Bana başka çare bırakmıyorsun ki ama... Ah, biliyor musun salaklığın başıma aldığım en büyük belalardan biri. Demek ki kaderimde varmış Belalı olmak."
Bir anlam veremeyerek, "O ne demek ya?" diye çemkirdim. "Sen bana salak mı diyorsun şimdi? Hah! Asıl salak sensin! Hatta sen nesin biliyor musun?.." O bana bu şekilde baktıkça iradem zayıflıyordu ve dilimin dolanmaması için büyük bir mücadele veriyordum. "Sen şeysin..." Heyecandan ne diyeceğimi unutmuştum, yok artık ama ya! Bu kadar da olmazdı ki!
Belalı sabit bir ifadeyle gözlerimin içine, tam içine bakarken, "Neyim?" diye sordu. Tekrar tuttuğum nefesimi bırakabilirsem bu lehime olacaktı. Birbirimize bu kadar yakın bir mesafedeyken bir süre aramızda can yakan bir bakışma geçti. Duygularım bir domino taşı misali yere devrildi ve geriye utanç ile heyecanı bıraktı. Gözlerimi kırpıştırıp yutkunmamın ardından anın büyüsünü bozmak pahasına çırpındım ve aramızdaki mesafenin açılmasını sağladım. Bu sayede Belalı, beni bırakarak yerinde doğruldu. Harika, şimdi rahat rahat nefes alabilirim.
"Biliyor musun," dedi durdurduğu arabayı ilerletmeye hazırlanırken. "Bu durumlara düşeceğim hayatta aklıma gelmezdi."
Gaza basarak yavaşça ilerlediğimiz sırada ilk sağdan direksiyonu kırdı ve ana yola çıktık, "Ne tesadüftür ki benim de öyle."
O ara yola odaklanmış durumdaydı. Son cümlemle birlikte kaşlarını çattı ve "Nasıl yani?" dedikten sonra kafasını bana doğru çevirdi.
"Söylesene. Hangi kız sabah erkenden üzerindeki pijamalarla ekmek almaya çıktığında bir arabaya bindirilerek götürülür ki? Sence bu ne kadar mantıklı? Üstelik sebebi aşırı derecede yersizken..."
"Yersiz mi," derken kaşları bu sefer şaşkınlıkla havalandı. "Arabamın kaputunu yamulttun be! Allah'tan kork! Ben bu arabanın bakımını ve vergilerini öpücükle ödemiyorum, güzelim. Ayrıca başına dert alacağını hiç düşünmeden hareket eden Sarı Belalar için her intikam yöntemi mübahtır."
"Cimri şey ne olacak," diyerek sitem ettim. "Koskoca mimarsın. Bir Range Rover alabilecek paran var da vergilerini ve bakımını ödeyecek parayı mı bulamıyorsun? Hah! Güldürme beni. Almasaydın o zaman arabayı, ben mi dedim al diye. Ödeyemeyeceksen neden aldın, söyler misin?"
"Bu mantıklı bir açıklama değil, sarışın. Ben bu arabanın masraflarını ödeyebilsem de ödeyemesem de alırım ve bu da kimseyi ilgilendirmez. Ayrıca bunu birileri ona zarar versin, diyerek almadım, kendim için ve sevdiğim için aldım. İyi bir mesleğe sahip olsam bile, hatta milyoner dahi olsam malıma zarar gelmesini istememem benim cimri olduğum anlamına gelmez. Mal canın yongasıdır derler, bilmez misin."
"Alt tarafı bir kaput yani," derken bozulmuştum. "Ne kadara patlamış olabilir ki?"
Belalı bana baktı ve sahtece gülümsedi, "Unuttuğun bir şey var, Sarı Bela. Bu, mahallede gezinen modifiye araçlarından değil. Bu bir jip. Gerisini sen düşün. Bilmem anlatabildim mi." Adam haklı yani... Benim gördükçe ağzımın sularını akıttığım bir araba... Şu an altımızda bulunan Range Rover Belalı'dan daha yakışıklı...
Somurtarak, "Bana ne ya!" dedim. "İnan ki Range Rover'i senin onu sevdiğinden daha çok seviyorum. Bir gün bana gelip 'en sevdiğin marka arabanın kaputunu yamultacaksın' deseler ağızlarına kürekle vururdum. Hatta Range Rover'i olan bir adamla evlenmeyi bile düşünürdüm hep. Ama sen... Sen beni o kadar öfkelendiriyorsun ki sevgime ihanet ettim, ona zarar verdim! Bütün suç senin!"
Belalı sırıtarak, "He... Yani, Range Rover'i olan bir adamla evlenirdin..." dedi. "İyiymiş." Bütün bu söylediklerimden sadece buna mı takılmıştı? Ah, inanamıyordum.
Ve daha sonra bir şey dank etti kafama hala sırıtan adama baktığım sırada... Söylediğim cümlenin hangi kapılara çıkacağını tarttım o an. Range Rover'i olan bir adamla evlenmeyi düşünürdüm, demiştim. Ve Belalı'nın Range Rover markalı arabası vardı..! Üstelik ben bunu, Belalı'ya söylemiştim, yani Range Rover'i olan adama...
Silkinerek kendime geldiğimde utançtan yanaklarımın alev aldığını hissettim ve hemen savunmaya geçtim, "Şey... Yani yanlış anlama... O sadece bir hayal... Hani arabayı severim ya, o bakımdan... Yani sadece bir abartı... Yoksa önemli olan iç güzellik tabi." Ne saçmalıyorsun sen?
Belalı kaşlarını havaya kaldırırken ön cama düşen yağmur damlalarının seslerini duydum, "Neyi yanlış anlamam gerekiyordu ki?"
"Şeyi ya işte..."
"Neyi?"
"Şey..."
"Ney?"
"Ya az önce dedim ya..."
"Ne dedin?"
"Range Rover'i olan bir adamla evlenmeyi düşünürdüm, diye... Onu."
"İyi de," dediğinde yüzünde keyif aldığını belli eden gıcık bir ifade vardı. "Bundan ne çıkarmamı bekliyordun ki? Ben yanlış filan anlayacak bir durum göremiyorum ortada... Yoksa var mıydı?"
"Pislik," dediğimde gülmeden edememiştim. "Domuzsun biliyor musun? Kusura bakma ama domuzsun!"
Sanki iltifat etmişim gibi, "Teveccühünüz..." dediğinde önümdeki peçete paketini kafasına fırlatarak güldüm.
"Ayrıca beni kaçırıyor olduğunu unutmamanı tavsiye ederim ve üstelik hala bu arabadan inmeyi bekliyorum!"
Belalı camdan dışarıya etrafa baktı ve "İstediğin buysa seni Boğaz'ın tam ortasındayken yağmurlu ve soğuk olan bu havada hemen sağda indirebilirim." dedi. O anda ben de etrafıma bakınınca köprünün tam orta yerinde olduğumuzu gördüm. "Gerçekten, bunu istiyorsan seni üzerindeki gece pijamalarıyla birlikte burada bırakayım. Yolun ortasında sanki elektrik tellerine çıplak elle dokunmuşsun gibi tir tir titremek istersen sen bilirsin."
Bu adamın sürekli haklı çıkması sinirlerimi bozuyordu. Parmağımı ona doğrultarak, "Sen... Sen..." dediğimde devamını getirecek gibi oldum lakin yine onun kendini haklı çıkaracağını tahmin ettiğimden ellerimi göğsümde bağlayarak somurttum. Yol boyunca en son konuştuğumuz şey ise bunlar olmuştu.
***
Şu durumda, köşk denecek kadar güzel bir evin karşısında inmiş bulunuyordum. Olduğum yerden evi şöyle bir süzdüğümde dış görünümünün muazzamlığı nedeniyle dilim tutulmuştu. Dışı bu denli güzelse içi nasıldır Allah bilir, diye düşünerek benim evi izlediğim gibi beni izleyen Belalı'ya doğru döndüm.
"Bu ev gerçek mi ya?" Derken görgüsüzlük yaptığımı önemsememiştim. Sonuçta ilk defa böyle bir ev görüyordum, neticesinde şu ana kadar görmemiş sayılıyordum. Kaçırıldığımı filan çoktan unutmuştum.
Belalı gülümseyerek eve baktı ve derin bir nefes verdi, "Evet, Sarı Bela. Bu ev gerçek."
Ahşaptan yapılma bir köşke benziyordu. Hatta köşk kelimesi hafif kalırdı. Buradan bakıldığında tavan arası diye düşündüğüm yerle birlikte üç katlı bir ev gibi görünüyordu. Evin yapımında kullanılan ahşaplar özenle kesilerek üst üste konulmuş ve muazzam bir yapı inşa edilmişti. Birçok penceresi bulunan bu köşkün iki pencereli ve bir kapılı uzun bir balkonu vardı. Üstüne üstlük evin çatı kısmında terası da bulunuyordu. Pencereler tavandan yere kadar boylu boyuna camdan yapılmıştı. Sadece tavan arası olduğunu tahmin ettiğim yerin penceresi ufaktı. Ayrıca evin belirli yerlerine ışıklandırmalar konulmuştu. Evin giriş kısmına ise çay veya kahve ile muhabbetlerin yapılabileceği bir alan ayrılmıştı ve orada bulunan iki pencereden sonra sol tarafta, köşede kalan evin kapısı vardı. Buranın bahçesini saymıyordum bile... Karşılıklı iki erik ağacının arasında sahipsizce sallanan bir hamak duruyordu. Evin içine giden taş yol haricinde her yer çimendi. Birkaç tane daha ağaç gözüme çarpmıştı bahçede. Hemen ilerimizde de evin malzemesinden kullanılan ahşap yapımı bir çardak vardı. Ve en önemlisi... Tam karşımızdaki Boğaz, tüm ihtişamıyla Marmara Denizi üzerinde süzülüyordu. Kelimenin tam anlamıyla İstanbul ayaklarımızın altındaydı.
İstanbul Boğazı'ndan kopup gelen poyraz bedenimi ürperttiğinde Belalı'nın peşi sıra bahçe kapısından içeriye adımımı attım. Birkaç adımlamanın ardından eve girmek üzere basamakları fazla olmayan merdivenleri çıktık. Cebinden çıkardığı anahtarı kapının kilit yerine yerleştiren adama bir de arkasından baktım. Geniş omuzları ve iri vücudu ceketinin üzerinden bile belli oluyordu. Belalı, uzun bir adamdı. Tok ve kendinden emin bir sese sahipti lakin görünüşünün aksine kaba saba veyahut bela saçan bir adam değildi. Hatta kibar bile sayılabilirdi ama bunu söylerken beni şu an kaçırmış olduğunu hesaba katmıyordum. Aslında bakılırsa onun arabasına kendi ayaklarımla binen de bendim, onun zorladığı tek olay arabasının kapılarını açmamaktı. Tabi bu yine de kabul edebileceğim bir şey değildi.
Eve girdiğimizde ise içi ayrı bir mest etmişti beni. Kocaman salon, krem rengi mobilyalar, kitap okuma köşesi diye tahmin ettiğim kitaplığın yanı ve pofuduk iki koltuk, geniş salonun üç adet merdivenle ayrılmış bir diğer köşesi ve oradaki sallanan koltuk ile karşısındaki eşsiz manzara... Resmen cennette gibiydim. Evin içinden üst kata çıkan dönemeçli bir merdiven geçiyordu.
"Bu ev senin mi?" Diye sordum pür dikkat beni izleyen adama bakarken. Bu kadar dikkatli bakması onu garipsememe neden olmuştu.
"Yani... Evet, benim. Daha doğrusu dedemindi ama o vefat etti. Ölmeden önce hiç kimseye söylemeden bu evin tapusunu benim üzerime geçirmiş. Bunu, o öldükten sonra vasiyetnamesinden öğrendik hepimiz. Ben de dahil."
"Vay be," diyerek iç geçirdim. "Ama bu, diğer torunlarına haksızlık olmaz mıydı?" Diye sorduğumda Belalı ceketini çıkararak ilerideki koltuğa attı kendini.
"Benim baba tarafım varlıklı bir aileden geliyor ve amcam babamdan önce dünyaya gelmiş. Dedem de tabii ki gençken daha dinç bir adam olduğundan amcamla babamı lüks içinde büyütmüş fakat bu durum babamın pek de umurunda değilmiş. O, babasının parası yerine kendi işinin ekmeğini yemeyi tercih edenlerden olarak kendi isteğiyle öğretmen olmak istemiş ve olmuş da. Amcam ise kendi babasına duyduğu hayranlıktan ve saygıdan dolayı kendini iş adamlığı için yetiştirmiş. Şimdi ise dedemin yerine geçti. O şu an Türkiye'nin önde gelen iş adamlarından birisi haline geldi, eşi ve çocuklarıyla adeta lüks içinde yüzüyor." Onun anlatacaklarını daha iyi dinleyebilmek için karşısına oturdum, "Ama babam için aynı durum söz konusu bile değil. Kendi babasının parasıyla bir yerlere gelmeyi istemiyordu ve dediğim gibi o, öğretmenliği seçti. E tabi dedem de buna saygı duydu. Daha sonrasında ise annemle evlenmişler zaten. Annemin isteğiyle de lüks içinde değil de daha mütevazı bir hayat sürdürmeyi tercih etmişler. Zaten babamlar iki kardeş ve amcamın ailesi de böyle bir şeyin lafın yapmayacak kadar zenginler."
"Peki," dediğimde bana bir fayda sağlamayacaktı lakin merak ediyordum ve soracaktım. "Baban istemediği için bütün varlık amcana mı kaldı yani?"
"Tabii ki hayır. Oranın hissesinde babamın da payı var. Holdingin yüzde ellisi bizim yani. Hatta dedemin mal varlığının yarısı da bize ait. Amcam sadece mal varlığından kendi payını kullanıyor ve orayı büyük kuzenimle birlikte çekip çeviriyor. Bütün varlığın amcama kalması imkansızdı ve zaten amcam da bunu istemedi. Amcam, paragöz bir adam olmadığı gibi bir de her aradığında babama holdingi beraber yürütmeleri için ısrar eder."
"Bu kadar büyük bir mal varlığını reddetmek gerçekten cesaret işi," dedim dudak büzerek. Belalı da beni başıyla onayladı, "Aynen öyle, Sarı Bela. Ailecek mütevazıyız yani... Üstelik o istemediğimiz mal varlığını kabul ettiğimiz takdirde ömrümüz boyunca çalışmasak bile lüks içinde yaşayabiliriz."
"Evet, sen de bana bütün bunları bu şekilde açıklayarak mütevazılık konusunda ne kadar da babana çektiğini göstermiş (!) oldun..." İkimiz de bu çıkarımım üzerine gülüştük.
Zaten bulunduğum eve baktığım takdirde bunları tahmin etmek hiç zor olmuyordu. Aslında Belalı'nın böyle bir hikayesi olduğu hiç aklıma gelmezdi. Açıkçası ben onun, herkesin okumaz dediği bir semt serserisi olduğunu ama daha sonradan okuyup da insanları şaşırttığını düşünmüştüm. Zengin olduğu halde parayı reddettiği, kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi.
"Peki neden beni buraya getirdin?"
Belalı, "İntikam," diyerek omuz silkti. "Ama itiraf et bundan daha iyi bir intikam şekli olamazdı."
"Buradan kaçıp gidebilirim, biliyorsun değil mi?"
"Gözüm üzerinde olacağı için bu pek mümkün değil."
"Aslında şu an çoktan çığlığı kopartıp evin dört bir yanını birbirine katmam gerekiyordu ama bunu neden yapmadığımı bilmiyorum."
"Çünkü sana zarar vermeyeceğimi biliyorsun. Haksız mıyım?" Gözleriyle bana onay vermemi istercesine baktı fakat ona istediğini vermedim. Haklı olsa dahi bunu yapmadım. Evet, garip bir şekilde bana zarar vermeyeceğini biliyordum ama o istemediği sürece bu evden çıkamayacağımı da biliyordum.
"Biliyor musun Sarı Bela," dedi Belalı yüzüme bakarken. "Dedem vasiyetnamesinin son kısmına bir not eklemişti, hiç unutmam. Geçen yıl, yine bu zamanlardı okuduğumda. O notta ise şöyle demişti: Eğer bir gün gönlüne düşen bir kadın olursa, ağırladığın ilk ev burası olsun oğlum. Sana tek vasiyetim budur."
Gözlerimi kırpıştırarak önümdeki adama bakakaldım o an. Bu... Bu... Çok fazlaydı. Buraya giren tek kadının onun sevdiği kadın olması gerekirken benim burada ne işim vardı ki? Boğazıma bir yumru oturmuştu sanki. Yutkundum ama geçmedi. Gece karası gözlerin esiri olduğumda bedenim ateşlere düşmüşcesine yanmaya başladı sanki. Acaba benimle dalga filan mı geçiyordu yine?
Burada olan kişinin ben olmamam gerektiği beni öfkelendirdiğinde, "Beni buraya neden getirdin o zaman?" diye sordum. Şu durumda onun bakışlarını dağıtmak en çok istediğim şeydi.
"Hala anlamamakta ısrar ediyoruz demek..." Dediğinde ciddiydi.
"Neyi anlayayım ki? Benim anladığım tek şey burada olmamam gerekirken burada bulunmak. Evime gitmem gerekiyor, bir ailem var ve ekmek almaya diyerek çıkıp kaybolan bir kız ilan edilmişimdir kesinlikle. Ayrıca... Dedenin vasiyetine uymaman büyük bir ayıp." Son cümlemin ardından hızla bakışlarımı kaçırdığımda avuç içlerimin terlediğini hissettim. Ne oluyordu bana yahu? İçime sanki bir öküz oturmuş gibi hissediyordum.
Belalı ayağa kalkarak bir sabır çekti ve ellerini havaya dikti, "Allah'ım... Neden ben? Hayır yani neden ben? Ne günah işledim de bana böyle birini verdin? Bu bir sınama şekli mi? Eğer öyleyse en sonunda ya kendimi boğacağım ya da... Of!" Ardından alev saçan gözleriyle bana bakarak işaret parmağını doğrulttu, "Bana bak Sarı Bela. Şunu o kafana sok ki, bugün benim intikam günüm ve sen de benim istediklerimi yapmadığın sürece bu evden çıkamayacaksın. Anladın mı? Şimdi kalk da bana kahvaltı hazırla, açım ben."
"Karın mı sandın be sen beni?" Diye bir hışımla ayağa kalktım.
O da bunun üzerine, "Eğer öyle sansam emin ol bir kahvaltıyla kurtulamazdın." dedi. Bu ne kadar çirkin bir laftı böyle ya!
"İğrenç!" diye hönkürdüm. "Kardeşin yaşında kızım, utanmıyor musun sen bana bunu söylemeye? Ağabeylerimden yaşındasın be... Hatta bu yaşınla ancak ağabeyim olursun."
Belalı kahkaha atarak, "Bir laf vardır bilir misin," dedi ve ardından devam etti. "Ağabey deme lazım olur."
"Pislik, sapık, hatta domuz!"
***
Sonuç: Koca bir hiç ile kalan Almina ve mutfağa girmiş, sigara böreği saran Almina. Aynı zamanda tereyağda pişen yumurtayı karıştıran Almina ve çayı demleyen Almina ile somurta somurta sofrayı kuran Almina. Kendimi umutsuz, evli bir ev kadını gibi hissediyordum. Öylesine boş, öylesine tükenmiş ve bitmiş...
Sardığım sigara böreklerini kızarmaları için tavaya dizerken Allah'ın belamı verdiğini hissediyordum. Sen kim, donlarını satsan alamayacağın Range Rover'e tekme atmak kim, diyen iç sesim aşırı derecede haklıydı. Kızgın yağ sıçrayan elime karşın çığlık atarken kesinlikle çarpıldığıma emin olmuştum. Hayır yani, kaçmaya kalksam beş parasızdım ve üstelik telefonum filan da yoktu. Ayrıca burası pek kalabalık bir yer değildi ve bu soğukta bu halde kesinlikle donarak ölürdüm.
Öte yandan dolapta binbir çeşit kahvaltılık bulunurken, benim burada bir şeylerle uğraşmam tabii ki de Belalı'nın domuzluğuyla alakalıydı. Herif tutturmuştu kendi ellerinle hazırlayacaksın diye... Allah'tan sigara böreklerinin yufkasını ben açmamıştım. Hatta onu da yaptıracaktı da hadi acıdım, diyerek elini saçlarıma daldırmış ve onları karman çorman etmişti. Şimdi de içeride televizyonu açmış, koltuğa uzanarak keyif çatıyordu beyefendi! Adeta umursamaz kocalara benziyordu. Sanki karısıydım ben onun ya! Neymiş bir de, işim bitince kahvaltın hazır Bertan hazretleri diye bağıracakmışım. Allah'ın domuzuna bak sen ya... Ona hizmet ettiğim yetmiyordu sanki... Herifte bok gibi para vardı ve buna rağmen bir pizza söyleyemeyecek kadar cimriydi.
Kendi kendime homurdana homurdana kaynayan çayın altını kıstım. Sigara böreklerinin bitmesinin ardından doğradığım patatesleri kızartma tavasına koydum. Evde donmuş patates varken soyup doğramakla uğraşan tek geri zekalı da bendim. Ha, bir de patatesleri soymamı isteyen herifin soyana kadar başımda beklemesi vardı. Öküz!
Çok geçmeden patatesleri de kızarttığımda bu sefer sofrayı hazırlamaya giriştim. Mutfak masasına bir bir dizdiğim kahvaltılıklar iştahımı kabartmıştı lakin oturup bu domuzla kahvaltı edecek değildim. Ya uyuz uyuz gülecekti ya da gözlerini dikip bakacaktı. İyisi mi, yememekti. Ama fazlasıyla da açtım...
Çayını doldurduğum sırada gerine gerine yanıma geldi ve kapı pervazına yaslanarak sırıtmaya başladı. Şeytan diyordu ki, çaydanlıktaki kaynar suyu yüzüne yüzüne çarp... O zaman da yazık olacaktı o canım yüzüne...