Pâyidar | 18

4194 Kelimeler
Evdeki hummalı çalışma tüm hızıyla devam ediyordu. Meltem yengem bir yandan evi temizlerken, Canan yengem ise binbir çeşit yemek yapıyor ve ikide bir beni bakkala göndererek sabrımın sınırlarını zorluyordu. Yahu evde hem temizlik yapıyordum, hem yemeğe yardım ediyordum, hem de bakkala gidiyordum. O bir şey değil, bakkalcı Hüsamettin amca kendisini iş adamı ilan ettiği için önümde gömleğinin düğmelerini filan ilikleyerek benimle resmen iş konuşuyordu. Gören de bakkal değil, holding işletiyor sanacaktı. E tabi, yaş yetmişe dayanınca haliyle iş de bitiyordu. Bunun en bariz örneği yıllardır Gökalp'in esnaflığını üstlenen Hüsamettin amcadan başkası değildi. Kendisi mahallede Deli Hüsam diye anılıyordu. Nedeni ise sürekli farklı ruh hallerine bürünmesiydi. Mesela bir gün polis oluyordu, bir gün doktor, bir gün ise avukat. Hatta saat başı başka bir kişilikteydi; geçen gün bir anne bile olmuştu, hamileyim diyerek ortalıkta gezinince tabii ki mahalle gençleri tarafından maskara oldu. Aslında mahallenin neşe kaynağı da denilebilirdi. Tabi Fişek Gökhan'dan sonra. Yine Canan yengemin terlikle beni kovaladığı sıradan bir günde bakkala gidişimin altıncı seferindeydim. Kadın, aldıracaklarını bana taksit taksit söyleyerek resmen beni sınıyordu. Üstelik şu son bir haftadır da binanın asansörü sorunluyken sürekli olarak merdiven çıkmaktan çapraz bağlarım kopacaktı. Zaten bendeki bu devasa (!) şans hiçbir insan evladında olmadığı için şikayet etmeye bile hakkımın olduğunu sanmıyordum... Her neyse. Mahalle bakkalına sadece küçük bir kabartma tozu için girdiğimde ciddi ciddi burnumdan soluyordum. Renkli renkli paketlerin dükkanı süslediği bu küçük yerde hiç vakit kaybetmeden ilerideki dolaba yöneldiğimde, "Kıpırdama!" diye bağıran yaşlı adam ödümü patlattı. "Kaldır ellerini!" Kafama doğrulttuğu oyuncak silahı bir anlık dalgınlıkla gerçek zannettiğim için ellerimi kaldırarak çığlık attım. Dehşet saçan yüzümle birlikte stabil bir ifadeyle beklerken, gözlerim tam yanı başımda bana kararlılıkla bakan yaşlı adama doğru yöneldi. Hızlı nefes alış verişlerimden dolayı göğsüm şiddetle kalkıp iniyordu. Bizi bu halde gören birisi kesinlikle delirdiğimizi düşünürdü. "Hüsamettin amca," dedim ellerimi henüz indirmeden başımı yavaş hareketlerle ona çevirirken. "Ne yapıyorsun?" Buna karşılık burnundan soluyan Deli Hüsam sinirle söylendi, "Hüsamettin amca, ne hadsiz! Hüsamettin komutanım diyeceksin!" İçimden bir tövbe estağfurullah çektiğim sırada gözlerimi devirerek ellerimi indirdim, "Yapma be amca... Daha ne ka-" "Sana ellerini indirmen gerektiğini kim söyledi!"  Öfkeli bir sesle bağırdığında yerimden sıçrayarak tekrar ellerimi teslim olurcasına kaldırdım. Bütün bunlarla uğraştığıma inanamıyordum. Bu adam yaklaşık yarım saat önce kadar bir holding sahibiydi, ne ara komutan olmuştu ki? Oysaki burada şu an tatlı tatlı iş konuşuyor olabilirdik. "Tamam ya, niye bağırıyorsun?" Diyerek sitem ettim. "Bağırırım ben! Şimdi kaldır ellerini üstünü arayacağım!" Bu cümlesine karşın ona bön bön baktığım sırada, "Kaldırsana!" diye tekrar bağırdı. "Ya amca şaka mısın sen? Ellerim zaten havada ya!" Hüsamettin amca gözlerini belerterek bana baktığında elindeki oyuncak silahı çekti ve ayaklarıma doğrultarak iki el ateş etti, daha doğrusu silahtan gelen yalancı sesler etrafta yankılandı. Şu durumda gülsem mi ağlasam mı bilemiyordum. "Biraz daha fazla konuşursan bu sefer kafana sıkacağım." Gözlerimi kapatarak bulunduğum yerde ağlar gibi bir ses çıkardığımda, "Allah'ım, neydi günahım?" diye haykırıyordum. Daha sonra evde beni bekleyen bir Canan yengem olduğu aklıma geldi. O an telaşla gözlerimi açtım. Sözde iki dakika içinde evde olacaktım. Eve gittiğim an yengem beni çiğ çiğ yiyecekti yemin ediyorum... "Ya Hüsamettin amca Allah'ını seviyorsan bırak beni!" "Sus! Konuşma!" diyerek beni silahın ucuyla dürttü. "Terörist olmaya utanmıyorsun, bir de gelmiş af diliyorsun, hadsiz!" Derin bir nefes vererek ellerimi yüzüme bir hışımla çarptım ve ardından yüzümü ovuşturdum. Tabii bu olay Hüsamettin amcanın, "Kaldır ellerini!" diye haykırmasıyla son buldu. En sonunda ciddi ciddi ağlayacak pozisyona gelmiştim. İlk önce içimden hay ben seni bu bakkalın başına emanet edenin, diye başlayan bir küfür savurdum, daha sonra bu bakkala girenin ile devam etmemin ardından şansımın içine tükürdüm. Öte yandan Hüsamettin amca üzerime taktığım hırkanın ceplerini ve kot pantolonumun ceplerini ararken Allah'tan istediğim tek şey sabırdı. Adam ayağımdaki botlarıma kadar inmiş bir şeyler arıyordu. Bu durumda ne denir, ne yapılır hiçbir şey bilmiyordum. İstediğim tek şey beni buradan kurtaracak ilahi bir olaydı. Çok geçmemiş olacak ki cebimde yankılanan anahtara dikkat kesildi ve ardından o anahtarı bir hışımla cebimden aldı. Zafer kazanmış bir edayla gözleri irileşirken, "Aha..." diyerek sinsi sinsi sırıttı. "İşte yakaladım!" Ona umutsuz bir vaka olduğunu belli edercesine baktım, "Neyi yakaladın amca?" Hüsamettin amca, ellerinde sanki bir hazine tutuyormuşcasına dikkatli dikkatli anahtara bakarken çok kısa bir an gözlerini bana çevirdi fakat daha sonra tekrar anahtara baktı, "Sen daha iyi bilirsin neye baktığımı..." Saf saf, "Anahtara..?" diye yanıtladım. Fakat bu cümlem daha çok soru niteliği taşıyordu. Tuttuğu anahtarda ne gibi bir şey görüyorsa artık, bana bakarak kaşlarını çattı. "Benden hiçbir şey kaçmaz," dedi sırıtarak. "Bu, daha pimi çekilmemiş bir bomba öyle değil mi... Bununla ülkede izdiham yaratacaktın. Vatan haini!" Şiddetle gözlerimi devirdiğimde kendi kendime küfürler sıralamaya başlamıştım. Hayır yani, işin garip tarafı ülkede izdiham yaratacak olsam bombayı Gökalp Mahallesi'nde mi patlatırdım? Akıl işi değildi yahu... Ayrıca biraz daha burada oyalanırsam Canan yengem ağzıma edecekti. Sadece bir kabartma tozu için bunca çileyi çektiğime inanamıyordum. "Hüsamettin amca sen en iyisi ne yap biliyor musun," dedim elimi onun omzuna koyarak. "Benim kafama sık. Evet, yaptım bir hata. Telafisi yok biliyorum ve çok pişmanım. Cezaevlerinde çürümektense ölmeyi yeğlerim. Hadi kafama sık ve bitir işimi." Kurduğum cümlelere karşın afallayan adam bir süre boş boş yüzüme baktı. Oyuncak silahı tutan elini yavaş yavaş aşağıya doğru indirdiğinde bir şeyler düşünüyor gibiydi. Kafasında kurduğu her neyse, kısa sürede ölçüp tarttı ve ateş saçan gözlerini bana dikerek silahı kafama dayadı. Eğer yaşlı bir adam olmasaydı çoktan uçkuruna tekmeyi geçirdiğimi düşündüm. Tam ağzını açmış haykıracakken, "Hüsam!" diye bağırdı birisi arkadan. Hüsamettin amca olduğu yerde kıpırdamadan alt dudağını ısırırken ben de refleksif bir hareketle arkadan gelen sese doğru döndüm. Gökhan ağabey ellerini arkasında birleştirmiş, çenesini yukarı kaldırmış bir şekilde dik duruşuyla adeta bir askeri anımsatmıştı. Siyah pantolonu, siyah botları, deri ceketi ve koyu yeşil tişörtüyle de bunu kanıtlar nitelikteydi. Şu durumda ne kadar çekici ve karizmatik göründüğünün farkında mıydı acaba? "Ne oluyor burada," diyerek yanımıza geldiğinde sert mizacıyla ruhundaki Fişek'i bir rafa kaldırmıştı. Şu an karşımda bambaşka bir Gökhan duruyordu. Yani ciddi... "Ben..." Dedi Hüsamettin amca yavaşça arkasını dönerek. "Şey... Komutanım... Terörist, heh. Teröristi yakaladım!" "Asker! Rahat," Hüsamettin amca rahat pozisyonuna geçti. "Hzır ol!" Ve ardından anında hazır ol pozisyonunu aldı. Gökhan ağabey ciddi ve sert bir adamken daha mı yakışıklı oluyordu ne... Yavaş, Almina. Utanmasan adama yürüyeceksin! "Görevinin başına geç, asker! Bundan sonra benim emrim dışına çıkarsan seni mahvederim!" Buna karşılık Hüsamettin amca, "Emredersiniz komutanım!" diyerek baş selamı verdi ve silahını da alarak hızlı adımlarla bakkaldan ayrıldı. O an gözlerimi Gökhan ağabeye çevirdim ve göz göze geldik. Çok kısa bir süre boş bir ifadeyle birbirimize bakmamızın hemen ardından bir kahkaha tufanı bizi aldığı gibi götürdü. Hatta bu öyle şiddetliydi ki, Gökhan ağabey o curcunayla geri geri gitti ve hemen arkasındaki su bidonunun üzerine düştü, daha doğrusu oturdu! "Ah, popom!" Diye haykırarak olduğu yerden zıplayan Gökhan ağabeye anıra anıra gülüyordum. "Gitti... Vallahi gitti!" Şişman su bidonunun üzerine, yani kapak kısmına oturmuştu. Bu durum ona fazlasıyla acı vermiş olmalıydı. Çünkü bir anda oraya çökmüş ve çöktüğü an mavi gözlerinden ateş çıkmıştı. Hemen ardından ise haykırmıştı. Ona acımıştım aslında. Ama ve lakin kendimi gülmekten alıkoyamıyordum. Adam kıçını ovarak ayağa kalktığında yüzünü acı acı buruşturmuştu. Neredeyse yerlerde yuvarlanacak kadar güldüğümü görünce sahte bir ciddiyetle kaşlarını çattı ve poposunu ovmaya devam etti. "Ne gülüyorsun kız," diye çıkışırken arkasına doğru ufluyordu. "Yenge dedik bağrımıza bastık, bu mu yani karşılığı? Ben burada popişim gitti diyorum sense..." ağlar gibi bir ses çıkartarak ellerini gözlerine siper etti. Söylediklerinden sadece yenge kısmına takıldığım için aklımdan popiş mopiş uçup gitti. Gökhan ağabey bu aralar bana fazla yenge diyordu.  "Yenge, derken Gökhan ağabey?" "Sana bunu açıklardım ama şu an açıklayabilecek gibi değilim. Çünkü canım yanıyor. İnşallah sakat kalmam..."  Son cümlesinden sonra düşündüğüm her şey aklımdan uçup gitti ve ben yeniden Gökhan ağabeye gülmeye başladım. Koskoca adamın karşımda popom, diye inlemesi gerçekten oldukça komikti. Sanırım bu görüntüyü bir süre hafızamdan silemeyecektim.  "Neyse," dedim hala kıçını ovan Gökhan ağabeye gülümseyerek. "Ben bir kabartma tozu alıp kaçıyorum. Sen de eve gidip popişini rahat rahat koltuğa koy bence Gökhan ağabey." "Ah... Öyle yapacağım zaten, tabi bu popoyu o koltuğa koyabilirsem... Afedersin ama bildiğin girdi yani! Kötü bir his..." Başımı geriye atıp kahkahalarla güldüm ona.  Sağlık olsun be Gökhan ağabey," diyerek omzuna dokundum. "Bu da geçer." Daha sonra vakit kaybetmeden ilerideki bakliyat rafına doğru ilerledim. Orada asılı duran bir kabartma tozunu kaptığım gibi bomboş duran kasaya ilerlediğimde ücretini bırakarak bakkaldan çıktım. Birkaç adım ilerimdeyse mahallenin ortasında utanmadan kıçını ovalayan Gökhan ağabey vardı. Mert ağabeyin yanına giderek, "Benim burada götüm acıyor, sen gülüyorsun tipiyle zina ettiğim!" diye sitem ediyordu. Mert ağabey gibi ciddi bir adam bile buna gülüyorsa ortada gerçekten komik bir şeylerin var olduğu kesindi. Başımı iki yana sallayarak ona arkamı döndüğümde eve doğru yöneldim.  İleride, evin penceresinden beni gözleyen Canan yengemin salladığı işaret parmağını görünce alt dudağımı dişlemiştim. O da yetmezmiş gibi bir de artık silah sayılmasını dilediğim ev terliğini, pencereden aşağıya gözüme gözüme sokarak sallamaya başlamıştı. Yahu bu kadını anlamıyordum. Her yaptığım şeyde terliklerini araya katıyordu. Hayır yani, o değil de can yakıyorlardı. Hatta bazıları topuklu terlikti! Tabi Canan yengemin evinde on küsur çift ev terliği barındırdığını hesaba katarsak kesinlikle halim yaştı. Evin önüne yanaştığımda Canan yengem söylene söylene pencereden içeriye eve girdi ve ben de bahçe kapısına doğru yöneldim. Bahçe kapısının biraz önünde bütün asaletiyle ortalığı kasıp kavuran Range Rover çalışır bir vaziyette duruyordu. Mahallenin ortasında olması asaletini daha da fazla arttırırken hayranlıkla iç çektim. Şöyle bir arabam olsaydı ne vardı?.. Şoför koltuğu tarafındaki camdan aşağıya doğru beyaz gömleğin örttüğü bir kol sarkıyordu. Ve tabii ki onun kim olduğunu biliyordum. Çünkü mahallede Belalı'dan başka Range Rover' i olan yoktu. El mimikleriyle birlikte mahalleden bir adamla konuşuyordu, ne söylediğini seçemesem de sesini duyuyordum. Dalgınlığıma gelmiş olmalıydı ki arabanın arkasından dolanacağıma önüne kadar ilerlemiş ve anında Belalı'nın dikkatini çekmiştim. Çok da bozuntuya vermeden arabanın önünden geçip eve girebilirdim. O ara pencereye çıkan Canan yengem bana bağırdığında olduğum yerde durdum, "Kız sarı yelloz neredesin sen, ha? Amma uyuşuksun be! Bir kek yapayım dedim, senin yüzünden yarım kaldı. Misafir desen ya kapıda, ya bacada! Hele bir eve gel sen..." Sinirle gözlerimi devirdim, "Geliyorum ya işte! Sen kapıyı aç yenge!" "Çabuk!" Diye bağırarak içeriye giren yengem pencereyi kapattığında el mahkum eve gireceğim zaman gelmişti. Acaba bana hangi terliğini fırlatacak, diye düşünmeme kalmadan mahalleyi sallayan o korna sesi olduğum yerde zıplamama sebebiyet verdi. Lafın gelişi değil, ciddi ciddi zıplamıştım. Bir anlık dalgınlığımın verdiği o savunmasız hisle birlikte korktuğum için kalp atışlarım kulaklarımda uğuldamaya başladı.  Elimi ağzıma kapatarak bir süre öylece durduğumda nefes alışverişlerimi düzene sokmaya çalışıyordum. O an Belalı denen hadsize gözüm kaydı. Direksiyona vurarak kahkahalara boğulduğunu gördüğümde gözlerim adeta alev aldı. Eğer o ara kellesi elimde olsaydı, hiç düşünmeden onu uçururdum! Ayrıca onun arabasının tam önümde durduğumu fark etmiştim. Tam da yerinde durmuşsun, senden de ancak böyle bir şey beklenirdi, diyen iç sesimi aldırmamayı tercih ettim.Elbette ki bilerek yapmıştı, öküz. Anıra anıra gülme sesleri hala kulaklarıma çalınıyordu ve bu durum benim de ayarlarımı fena halde bozuyordu. E tabi domuzlukta bir dünya markası olmak bunu gerektirirdi. "Komik mi ya!" Diye bağırdım. O ise arabanın içinden bana bakarak sırıttı ve kafasını onaylar biçimde salladı. Bu adam gerçekten çok uyuzdu. Öfkem damarlarımda şiddetle gezinirken elimi saçlarıma daldırdım ve ona ateş saçan gözlerimle baktım. "Beni zaten akıllısı bulmaz ki," dedim endi kendime söylenerek. "İlla delisi bulacak. Birisi de düzgün çıksa dişimi kıracağım." Çok geçmemiş olacak ki bir korna daha sesi duyulmuş, ben yine korkmuştum. Ardından sinirimi alamayıp o güzelim arabanın kaputuna tekme attım. Belalı bana kaşlarını çatarak bakarken ben de ona bakarak kaşlarımı çatmıştım. Daha sonra o, arabasının camından dışarıya kafasını uzattı ve bana hitap etti. "Arabanın önünde kabak gibi dikildiğin için başka ne yapmamı bekliyordun, Sarı Bela? Arabayı üzerine sürmediğime dua et. Ayrıca sen bu kaputu yamultma işini huy edindin bakıyorum... Bak, bu sefer de parasını almayacağım. Hadi yine iyisin. Bu da sana son kıyağım olsun." Ellerimi belime yerleştirip saçlarımı savurduğumda işaret parmağımı ona doğrulttum ve "Kıyağın sende kalsın, Belalı!" diyerek kaputa kocaman bir tekme daha geçirdim. Adamın ağzını bir karış açıkta bırakarak saçlarımı tekrar savurduğumda, onu arabasıyla baş başa koyup evin bahçe kapısından içeriye girmiştim. Eh, en azından bir tek uyuzluk yapan o değildi ama güzelim arabaya tekme attığım için vicdan azabı çekiyordum. Domuz!  Az önceki nahoş olay hiç yaşanmamış gibi davranmaya çalışarak çok geçmeden girdiğimde, Hüsamettin amca yüzünden yengemden bir ton azar işitsem de misafir gelmesi dışında günüm oldukça sıradan geçmişti. Eve giren kalabalık Canan yengemin ve Burhan amcamın eski bir tanıdığıydı. Handan teyze, yani namı diğer zilli Handan, kafayı benimle bozmuştu. Ona neden zilli dediklerini soracak olursanız ben de bilmiyordum ama böyle sıradan bir konuşmada bile tabiri caizse her yeri ayrı oynuyordu. Mecazen değil, ciddi ciddi her yeri ayrı oynuyordu. Sanırım bunun için ona zilli diyorlardı ya da ben yanlış anlıyordum. Her neyse...  Handan teyze küçüklüğümden beri seni oğluma alacağım, der ve beni çok severdi. Tabi o zamanlar işin dalgasındaydı ama şimdi ciddiydi, bunu anlayabiliyordum. Ne zaman beni görse dizlerine vuruyor, ne güzel bir kızsın sen, diyerek tükürükleriyle yüzümü yıkıyordu. Geçenlerde bir gün onların evine misafirliğe gitmiştik. Yardım bahanesiyle beni mutfağa çağırmış ve oğlunun da gelmesini sağlamıştı. Ardından bir hışımla mutfaktan çıkarak oğluyla beni mutfağa kilitlemişti. Sebebi ise birbirimizi daha iyi tanımamız gerekiyormuş. Oğlu Erçağ da zaten Allah Allah ediyordu, yüzsüz şey. Neredeyse benden on iki ya da on üç büyüktü ama gözü bendeydi. On altı yaşımdan beri bana asılıyordu. Bunun yanı sıra Canan yengemin de onu desteklemesi cabasıydı. Neymiş; Erçağ boyu boyuma huyu huyuma bir adammış, okumuşmuş, mesleği iyiymişmiş, bana gül gibi bakarmışmış, miş miş de muş muş... Acaba bunların benim umurumda olduğunu mu sanıyorlardı? Ah, tabii ki de kocaman bir hayır! Bir kere şu Erçağ denilen herifin kırmadığı ceviz kalmamıştı be! Karaktersiz ve saygısız herifin tekiydi. Vakti zamanında teyzemin kızına yavşamışlığı da vardı, Burhan amcama küfretmişliği de... Fazlasıyla çapkın bir adamdı lakin beni her gördüğünde öküzün trene baktığı gibi bakması sinirlerimi fena halde bozuyordu. Hatta bir keresinde onunla sırf bu konu yüzünden tartışmıştık. Yine bugün de bir Erçağ vakası yaşanmaması için Bülent amcam beni yanından ayırmadığı gibi Erçağ'ı da gözleriyle oymuştu. Bu konudaki minnet borcumu amcama nasıl öderdim bilmiyorum ama Erçağ ve annesinin bozulmuş suratını gördükçe zevk almıştım. Bahçede dönen sohbetler, yenen yemekler, çardakta içilen çaylar, etrafta yankılanan kahkahalar eşliğinde bir gün daha sona ermişti. Misafirler evden ayrıldığında saat gece yarısını geçiyordu. Bugün Bülent amcamlarda kalacaktım. O nedenle Bülent amcam kolunu omzuma attı ve "Hadi gidelim kızım." diyerek beni dış kapıya doğru yönlendirdi. Gülümseyerek amcamın omzuna kafamı koydum ve bir üst kata varmak üzere evden çıkmış olduk. Berke ve Koray çoktan yatıp uyumuşlardı çünkü saat üçü geçmişti. Üstüne üstlük ertesi gün okul vardı. Havaların iyiden iyiye soğuması sabahleyin erkenden kalkmamızı zorlaştırıyordu artık. Sıcacık yorganın içinden çıkmak uyku sersemliğiyle buluştuğumuz soğuğu bir işkence haline getiriyordu ve haliyle küfrederek kalkıyorduk. Kış mevsimine bayılırdım lakin okul için aynı şeyi söyleyemeyecektim. Bu mevsimin en kötü yanı, okulu bir işkence mekanına dönüştürmesiydi. Onun dışında kış mevsiminin kasvetli havasını bile seviyordum. Odama doğru ilerlediğimde kapıyı açarak içeriye girdim. Kitaplığımda duran yaldızlı kitap kapakları okumam için beni kendilerine çekiyordu lakin fazlasıyla uykum olduğu için bunu göz ardı edebilirdim. Esneyerek kıyafet dolabımdaki gece pijamalarımı çıkardım. Üstü pizza dilimi baskılı turuncu pijamalarım gülümsememe neden olurken üzerimdeki gündelik kıyafetlerden bir çırpıda kurtuldum ve pijamalarımı üzerime geçirdim. Bu pijama takımlarını bana Selin ablam almıştı ve bunları üzerimde her gördüğünde beni hunharca seviyordu. Şu an bu halimi görmesini istediğimi fark ettim. Odamdaki boy aynasından fotoğrafımı çektim ve gülümseyerek fotoğrafımı ona attım.  Hunharca esnememin ardından yatağıma yöneliyordum ki, dikkatimi çeken bir şey oldu. Daha doğrusu bir kağıt demeliydim. Yorganımı açıp yatağıma kıvrılacaktım lakin beni engelleyen şey, yorganın üzerinde duran mavi, katlanmış bir kağıttı. Ona doğru uzandığımda elime aldım ve önünü, arkasını çevirerek dudak büzdüm. Üstünde bir şey yazmıyordu. Omuz silkerek üç defa katlanmış, küçük kağıdın katlarını açtığımda, içindeki yazılar dikkatimi çekti. Kağıda işlenmiş cümleler kaşlarımı çatmama sebebiyet vermişti ve aynı zamanda ürpermiştim. Kağıtta aynen şunlar yazıyordu: "Kaputumu ikinci kez yamultuyorsun. Sana yaptığım son jesti de kaybettin. Eh, madem kıyağım umurunda değil, o halde ben de intikamımı alırım, Sarı Bela." -B Bu kağıt benim odama nasıl girmişti yahu? Hemen pencereyi açıp dışarıya bir göz attım fakat görünürde kimseler yoktu. Pencereyi kapatırken kaput mevzusunun kiminle alakalı olduğunu tahmin edebiliyordum. Tahminimi doğrulayan şey de notun sonundaki 'B' harfiydi. Neydi şimdi bu? İntikam, dediğinde korkmamı filan mı bekliyordu? Sonuçta beni kaçıracak değildi ya!  İtiraf etmeliyim ki bu not gece gece iyi güldürmüştü. Omuz silkerek elimdeki kağıdı buruşturdum ve çalışma masamın üzerine fırlattım. Ardından yatağıma girdim ve uyumadan evvel bu intikam fikrine bir kez daha güldüm... *** Tepemde zır zır öten çalar saate çok sert bir küfür savurduğumda tepesine vurup onu susturdum. Arkamı dönerek yorganıma biraz daha sarıldım ve o tatlı uykuya devam etmek üzere gözlerimi yumdum. Tam uykuya dalmak üzereydim ki, odamın kapısından gelen büyük gürültüyle gözlerimi açtım. "Kalk lan pis paçoz! Biz uyanıyorsak sen de uyanacaksın, hadsiz saygısız..." "Allah belanı versin Berke!" Diye çığlık atarak çalar saati Berke'ye fırlattığımda isabet ettirememin öfkesiyle dolup taşmıştım. İçeriye hayvan gibi dalarak ödümü kopartmakla kalmıyor, bir de beni saygısızlıkla suçluyordu. Etrafımdaki herkes domuz olmak zorunda mıydı? "Kes kız, sarı çiyan. Ağabeyin bu saatte kalkıyorsa, sen ondan iki saat önce kalkıp kahvaltısını hazırlayacak, kıyafetlerini ütüleyip katlayacaksın. Okula giderken de ceketini giydirip önünde saygıyla eğileceksin, köpek! Şimdi sana ceza, kalk ayaklarımı yıka," diyerek yanıma geldi ve o pis ayaklarını dudaklarıma değdirdi pislik. "Hadi yıka köle! Sıcak suyumu bekliyorum. Yalnız... Çok sıcak olmasın, tontiş ayaklarım yanarsa ağzının ortasına iki tane çarpar, dişlerini eline veririm." Uyku sersemi daha da çok heyheylenerek öfkeli bir alayla söylendim, "Başka bir emriniz var mıydı, Berke hazretleri? O tontiş ayaklarınızın altına paspas olmamı da ister misiniz?" Bir de yüzsüz yüzsüz, "Aslında olabilir..." deyince yorganın altından çıkardığım ayağımı Berke'nin kıymetlisine doğru savurdum. O bunu çoktan hak etmişti. Berke orasını tutup çığırarak odamdan çıktığında bana küfretmeyi de ihmal etmemişti. Uflaya puflaya yatağımdan kalktığımda ise bir anda sıcak yorganın içinden çıkmak bedenimi titretti. Dişlerim adeta birbirine çarpıyordu. Tüylerim diken diken olmuş, uykum gözlerime kat ve kat baskı yapmıştı. Gece geç yatmamdan dolayı olsa gerek, gözlerim acıyordu. Odamdan çıktığım anda göz göze geldiğim Meltem yengem, "Almina sen bugün okula gitmeyeceksin." dedi. Bu cümlenin sadece bir hayalden ibaret olduğunu düşünerek yengeme bön bön baktım. Evet evet, kesinlikle bir hayaldi. Yoksa Meltem yengem niçin beni okula göndermesindi ki? Esneyerek, "Bir şey mi dedin yenge?" dedim sanki hiç duymamışım gibi. "Okula gitmeyeceksin dedim, Almina." Az önce hayal diyerek kaile almadığım o cümle tekrar kulaklarımda can bulduğunda olduğum yerde durdum bir süre. Acaba hala uyuyordum da rüya mı görüyordum? Çünkü yengemin bunu söylemesi için hiçbir sebep yoktu ortada. Hasta filan mıyım, diyerek elimle ateşimi kontrol ettiğimde bunun da olmadığını gördüm. "Okula mı gitmeyeceğim?" "Evet, kızım." "Yenge sen ciddi misin?" "Yok şaka yapıyorum. Sabah sabah uykumu böldüm sırf sana şaka yapmak için..." Uykuma tezat olarak iri iri açılan gözlerimle birlikte, "İyi ama neden?" diye sordum. Aslında nedenini dahi sormadan yatağıma dönmem gerekirdi ama yine de merak ediyordum. "Seninle bir işim var bugün. O yüzden okula göndermeyeceğim seni." Kaşlarımı çatarak, "Ne işi bu?" dediğimde yengem, "Of Almina, amma soru sordun... Acele etme. Öğreneceksin nasıl olsa." diyerek beni geçiştirdi ve mutfağa girdi. Tüm bu olanlara hiçbir anlam veremeyerek bir süre yengemin arkasından baktım. Daha sonra ise omuz silkerek yatağıma dönüyordum ki, o sırada Berke ile Koray'ı okula gitmek üzere evden çıkarken gördüm. Berke bana bakarak, "Oh vallahi ya," diyerek ayakkabılarını bir hışımla giydi. "Biz okula gidelim, hanımefendi evde yatsın... Haksızlık ama!" Bu kez Koray da ona hak veriyor olmalıydı ki somurtuyordu. Onlara sinsi sinsi sırıtarak, "Ağlayın, ezikler!" dedim ve arkamı dönüp kıçımı kıvırttım. Şimdi o sıcacık yatağa dönecek ve mükemmel bir uyku çekecektim. "Olduğun yerde dur bakalım, sarı cadı. Daha fırına gidip ekmek alacaksın." Harika! Cidden çok harika! Berke ve Koray çıkmadan evvel bana sinir bozucu bir şekilde güldüklerinde elime geçirdiğim bir çift ayakkabıyı teker teker ikisine doğru fırlattım. Ama ne yazık ki ikisini de teğet geçti. Dakikalar sonra Meltem yengem pijamamın üzerine taktığı gri hırkamla birlikte beni yolcularken spor ayakkabılarımı giyinmekle meşguldüm. Hava daha tam olarak aydınlanmamışken sabahın köründe fırına, ekmek ve poğaça almaya gidiyordum. Sebebiyse Bülent amcamın kahvaltı yapacak olmasıydı. Oysaki ben, henüz biraz önce yatağıma kıvrılmayı hedefliyordum. Böylesi bir olayı hiç hesaba katmamıştım. Üstelik dışarıya pijamalarla çıkacak kadar uykum varken... Üzerimi değiştirmeye ölesiye üşendiğim için beş on dakikalık yolu pizzalı pijamalarımla gidecektim. Elime para tutuşturan yengem, "Dikkatli ol," diyerek beni sıkı sıkı tembihledikten sonra hırkamın cebine telefonumu sıkıştırdı. "Bir şey olursa mutlaka ara." "Tamam yenge." Deyip gözlerimi devirdiğimde yengem sırıtıyordu. Bu sırıtmasına bir anlam veremesem de onu pek aldırdığım söylenemezdi. Vakit kaybetmeden evden çıktım. Bahçeye vardığımda soğuk hava tenimi yalayıp geçerken hırkama daha fazla sarılmıştım. Kapişonumu da kafama geçirerek atıştıran yağmur damlalarının saç tellerime ulaşmasını engellediğimde bahçenin kapısını açarak dışarıya eriştim. Mahallenin yolu oldukça ıslak ve kaygandı. Deniz havasını tadan bu mahalle, esen soğuk rüzgarlarla birlikte insanı üşütmekte üzerine tanımıyor gibiydi. Kışın Gökalp, sanki bir başka güzeldi. Tek tük arabanın geçtiği ıssız sokakta kollarımı bedenime sarmış, usul usul yürüyordum. Okula giden birkaç öğrenci dışında etraf bomboştu. Rüzgarın uğultusu belli belirsiz kulaklarıma doluyordu ve boynumdan içeriye davetsiz bir misafir gibi giren esinti tüylerimi ürpertiyordu. Daha fazla soğuğu yememek adına adımlarımı hızlandırdım. Çünkü hassas bir bünyeye sahiptim, en ufak bir şeyde hasta olabiliyordum. Sokağı bitirmek üzere Biber'e varmıştım. Rüzgarın coşturduğu deniz havanın kasvetiyle daha koyu bir maviye bürünmüştü. Parkın hemen ardındaki caddede gözüken fırına varmak üzereydim ki, fırının kapalı olduğunu görmemle büyük bir hayal kırıklığına uğradım. E ama oha yani ya! Nasıl açık olmazdı bu fırın? Şimdi ben ta ana caddenin başındakine mi gidecektim? Ağlar gibi bir ses çıkararak elimi alnıma vurdum. Acaba fırının kapalı olduğunu bahane ederek eve geri mi dönseydim? Ama o zaman da adım kadar emindim ki Meltem yengem beni geri gönderecekti. O yüzden iyisi mi, hiç risk almamaktı. Yani paşa paşa o yolu tepecektim. Kısa sürede caddenin başına çıktığımda kaldırımdan sessiz sessiz yürüyordum. Daha sonra yanıma, korna çalarak gelen bir araba yanaştı. Başımı çevirip arabaya baktığımda, arabanın camı yavaşça açıldı ve içeriden bana bakan Belalı'yla göz göze geldim. O an gözlerimi devirmemek için çok zor tuttum kendimi. Bu aralar bu adamla fazla mı karşılaşıyordum ne?..  "Günaydın." Dedi bana sırıtarak.  "Sana da günaydın." "Hayırdır," dedi üzerime bakıp gülerek. "Bu halde nereye?" Ah, pijamalarda dışarıya çıkmamam gerekirdi. Mesela mahalleden bir kişiye çoktan rezil olmuştum. Sadece mahalleden birine değil, yolda beni gören herkese karşı rezil olmuştum. Bunu umursamamaya çalıştım fakat ne kadar başarılı olduğum tartışılırdı.  Gözlerimi devirdim, "Fırına ekmek almaya gidiyorum. Mahalledeki kapalıydı da..." "Baksana ne diyeceğim. Zaten yolumun üstü. Gel de seni fırına bırakayım."  Aslında çok mükemmel bir fikirdi fakat bu teklife çok da hevesli görünmemek adına, "Zahmet olmasın?" diye sordum. Yani hemen kabul etmesem de tam olarak reddedememiştim. Bu kez gözlerini deviren o oldu, "Lafı bile olmaz. Atla hadi." Bu cümleden sonra omuz silkerek arabanın ön kapısını açtım ve kendimi hemen içeriye attım. İçeride beni karşılayan sıcaklığa karşın bir hayli memnundum. Arabaya bindikten sonra ufak bir teşekkür mırıldanmayı da ihmal etmemiştim. Her ne kadar uyuz da olsa sonuçta bu yaptığı bir incelikti. Kapıları tek bir hamleyle kilitledi ve gaza yüklendi.  "Eee," dedi gözlerini yoldan ayırmadan. "Nasılsın bakalım?"  "İdare ediyorum."  "Teşekkürler, ben de çok iyiyim."  Evet, böyle bir imayı hak etmiştim. Ona bakarak güldüm.  "Hala uykum açılmış değil o yüzden kusuruma bakma."  Bu kısacık yolculukta onunla aramızda geçen tek konuşma bu oldu. Çok geçmeden fırına vardık. Çok geçmeden fırına varmıştık varmasına ama fırını geçmiştik. Eminim ki Belalı gözünden kaçırmış olmalıydı.  "Yalnız," dedim geçtiğimizden emin olmak adına geriye dönüp fırının tabelasına bakarken. "Fırını geçtik." Belalı yoldan gözlerini ayırmamasının yanı sıra direksiyonu da sıkı sıkı kavramıştı. Omuz silkme hareketi yaptı ve yalnızca, "Biliyorum." dedi. Biliyorum mu? Bu adam ciddi miydi yahu?  "Biliyorum, derken?" Diye sorduğumda olup biteni anlamaya çalışıyordum ama aklıma hiçbir şey gelmiyordu. Bu soruyu sanki hiç sormamışım gibi beni takmayan Belalı'ya şaşkınlıkla baktım. Ne yapmaya çalışıyordu bu adam? "Bana bir cevap verir misin artık?.." Cevap vermedi. Yine ve yine cevap vermedi. Bundan korkmalı mıydım? Bence korkmalıydım. "Durdur arabayı. İneceğim." Ellerimle kapının kulpunu yokladım fakat daha sonradan kapıları kilitlediği aklıma gelince bunu yapmayı bıraktım. Öte yandan beni dinlemeyip ilerlemeye devam eden Belalı'ya öfkeyle baktım. "Sana arabayı durdurmanı söylemiştim!" Tabii ki beni yine takmadı. Üstelik gittikçe de evden uzaklaşıyorduk. "Ya durdursana!" Diyerek bu kez de bağırdım. Alev alev yanan gözlerimle birlikte ona baktığım sırada beni umursuyor gibi gözükmüyordu. Buna karşılık ben, daha da fazla öfkelendim. "Ne yaptığını sanıyorsun ya sen? Eşkıya falan mısın be adam! İndirsene beni arabadan!" Sinir bozucu bir sakinlikle arabayı sürerken, aynı sinir bozuculukla kafasını yavaşça bana çevirdi ve "Yo..." dedi bir de pişkin pişkin. O an suratına bir tokat patlatmamak için kendimi zor tuttum. "Nereye gidiyoruz? Bu şekilde beni alıkoyduğunun farkında mısın acaba?" Bu kez de kafasını onaylar biçimde salladı ve beni iyice delirtti. O delirmeyle torpido gözüne bir yumruk savurdum.  Yaptığım hiçbir şeye hiç sesini çıkarmayan, sadece arabayı süren herife çıldırmış gibi bir ifadeyle bakmaya başladım. Beni bu şekilde götürdüğüne göre birçok şey yapabilirdi ve ben bunları düşündükçe ürperiyordum. Ne manaydı yahu? Bu da neydi böyle! Tam ağzımı açmış bu kez bağırmaktan öte haykıracakken, o benden önce davranarak sözleri devraldı ve pür dikkat yola odaklanmış bir şekilde konuşmaya başladı. "İntikam soğuk yenen bir yemektir, derler Sarı Bela... Hiç duymuş muydun?" Dedi sırıtarak. İntikam mı? Ah, bunun dün geceki notla bir ilgisi vardı. Ben oysaki dalga geçtiğini sanmıştım ama şimdi... Şimdi gayet ciddi olduğunu görüyordum! Ardından Belalı, cevap vermemi dahi beklemeden devam etti, "Ah, tabii ki de duymuştun. Çok merak ettiysen söyleyeyim. Arabamın intikamını almaya götürüyorum seni. Koca bir gün boyunca benimsin. Bana istediklerimi vermediğin sürece benden kurtuluşun yok, bunu da o aklına kazısan iyi edersin!" Bunun üzerine öfkeyle haykırdım: "Sıçarım senin intikamına! İndir beni şu arabadan!"
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE