Pâyidar | 17

4628 Kelimeler
Hayat, bazen tatlı olduğu kadar acı da olabiliyordu. Ruhun derinliklerinde açılmış yaralar hayatın bir parçasıydı ve hayat, o yara izlerini kendisi bırakıyordu insanlara. Hayal kırıklığı, sevgisizlik, yaşama arzusunun yitmesi, çaresizlik, günden güne büyüyen nefret o izlere sızıyor ve orada birikerek acıya sebep oluyordu. Bu sayede yaranın tamamen yok olması imkansızlaşıyordu. Bu ize karşı yapabileceğimiz tek şey, onu görmezden gelmekti. Başka türlü bu hayat çekilmezdi çünkü. Ve ben de sanırım tam da bunu yapmaya çalışıyordum. Bunu başarabildiğimi biliyordum ama bazen öyle derin bir karamsarlığa kapılıyordum ki tarifini yapamazdım.  Tıpkı boğuluyormuşum gibi bir his duyumsayarak ellerimi boğazıma götürdüğümde öfkeliydim. Hatta aslında içten içe boğuluyordum. Sanki görünmeyen ipler boğazıma dolanmıştı ve kesik kesik alıp verdiğim nefes karşısında her an gözyaşı dökebilirdim fakat bunun olmasını istemediğim için taşmak üzere olan yaşlarla büyük bir mücadele vererek o hissi bastırdım. İçimde tuhaf bir ürperti hüküm sürüyordu. Az önce karşımda duran adamın ciddiyeti öyle keskindi ki, bu kadar kararlı ve net olması beni bozguna uğratmıştı. Ayrıca bu durumdan feci bir şekilde rahatsız olmuştum. Kendini hiç mi hiç ilgilendirmeyen bir meseleye burnunu sokması düpedüz özel hayatıma darbeydi. O adamı kendi özel hayatıma sokacak filan da değildim. Öğrenmek için istediği kadar kendini yırtabilirdi. Ben söylemediğim sürece asla öğrenemezdi -ki ben de bunu asla yapmazdım. O kimdi ki hayatımın sırrını onunla paylaşacaktım?.. Ayrıca kendini ne zannediyordu? Ona bu hakkı kim vermişti? Beni yeterince tanımıyordu bile! Amacı neydi, gerçekten anlamıyordum. Anladığım tek bir şey varsa, o da Bertan denilen şu heriften uzak durmam gerektiğiydi. Şu sıralar ondan tarif edemediğim bir şekilde rahatsız oluyordum. Benim hakkımda bilmek istedikleri sinirime dokunuyor, beni çileden çıkartıyordu. Ona maruz kalmamamın tek çaresi de yeterince yaklaşmamaktı ve öyle de yapacaktım. Ayrıca o yersiz tehdidini de ona yedirmeyi planlıyordum. Hemen şimdi, şu an Meltem yengeme olan biteni anlatacaktım. En azından ailemden bir kişi bile bilse, bu olay ortaya çıktığında biraz olsun korunma şansım olabilirdi. Meltem yengemin bu olayı benden duyması çok daha iyi olacaktı, buna emindim. Öte yandan Berke bana okula gitmek için Kerem'le birlikte beni beklediklerinde dair bir mesaj atmıştı fakat zaten geç kaldığım için okula gitmek istemiyordum. Hele de bu soğukta otuz dakika minibüs beklemeyi hiç istemiyordum. Ona, beni beklememelerini içeren bir mesaj yazıp gönderdim. Nedenini sorunca da karnım ağrıyor diyerek ufak bir yalan uydurdum. Daha fazla üstelememesi de işime geldi. Ardından ben de yavaş hareketlerle evin yolunu tuttum.  Kısa süre içinde kapıya vardığımda, içimde tarif edemediğim bir tedirginlik vardı. Midem kasılıyor, karnıma kramplar giriyordu. Sanki kötü bir şey yapmışım gibi hissediyordum ve bu hissin hiçbir mantığı yoktu aslında. Sadece söyleyeceklerim beni biraz zorluyordu. Yanlış anlaşılmaktan korkuyordum ve sırf bu yüzden bunu Meltem yengeme anlatacaktım. O, bu konularda diğerlerine nazaran daha az tepki veriyordu. İyi bir dinleyiciydi ve genelde zor durumlarımı ilk ona anlatırdım. Çünkü Canan yengemin aşırı tepki vereceğini biliyordum. Bülent amcamlarım evinin kapısını yavaşça tıklattığımda çok kısa bir süre içerisinde Meltem yengem uykulu gözleriyle kapıyı açtı. Karşısında beni gördüğü için şaşırmıştı. "Almina," dedi suratıma bakarken. "Hayrola kızım? Senin okula gidiyor gerekmiyor muydu?" Omuz silktim, "Evet öyle gerekiyordu. Telefonumu unuttuğum için eve dönüyordum ama zaten geç kaldım. Sanırım bugün okulu asacağım." Minik bir yalan da Meltem yengeme uydurduğum için pişman değildim. Meltem yengem bunun üzerine kaşlarını çattı, "Tabi sen de Canan ablanın seni çiğ çiğ yemesinden korktuğun için buraya geldin?" Aslında gerçekten buraya gelerek akıllılık etmiştim çünkü Meltem yengem haklıydı. Tabi asıl sebep bu değildi ama bu da düşünülebilirdi. Başımı onaylar biçimde salladığım. "Neyse," diye devam etti yengem. "Gir içeri, hava soğuk. Kapıda üşütürsün. Ben de çay koyayım, kahvaltı ederiz." "Olur." Diyerek yanıtladım ve ayakkabılarımı çıkararak içeriye girdim. Üzerimdeki kabanı portmantoya asıp ayakkabılarımı da ayakkabılığa koyduktan sonra söyleyeceklerimi kara kara düşünmeye başladım. Bu konuda birinden fikir almaya kesinlikle ihtiyacım vardı ve anlatmadıkça da kendimi diken üstünde hissedecektim. Sonuçta Belalı'nın ailemden herhangi birine bunu anlatması bir yanlış anlaşılmaya sebebiyet vereceğinden dolayı benim anlatmam en mantıklısı gibime geliyordu. Ben de o kişiyi Meltem yengem olarak seçmiştim. Zaten amcalarıma ölsem anlatamazdım. İşte beni de zorlayan buydu ya... Ya Belalı amcalarımdan herhangi birine anlatırsa, diye düşünmeden edemiyordum. Bundan dolayı içim içimi yiyordu ve sırf bu yüzden içimdekileri birileriyle paylaşma ihtiyacı duyuyordum. Bizim kızlara anlatsam çeşitli çeşitli triplere girerlerdi ve ben o triplere hiç gelemezdim, oğlanlara anlatsam umursayacaklarını da pek zannetmiyordum. Zaten Kerem'e anlatmam demek kafamdan kıvılcım çıkartmam demekti. Fazla mı abartıyorsun acaba, diyen iç sesimi dudak büzerek yanıtladım. Aslında sadece uyumuştuk, fazlası olmamıştı ama yine de Belalı'nın o blöfü içimi kemiriyordu. Lanet herif, olay dertsiz tasasız kapanmışken araya tekrar kaynak yapmaya yelteniyordu. Sırf onun o fazla merakı yüzünden şu anda yengeme anlatmak üzereydim. Domuz! Elini yüzünü yıkamak üzere banyoya giren Meltem yengemin arkasından bir süre öylece baktım. Kafamda en kötü senaryoları kuruyorken çay suyunu ocağa koydum ve mutfak masasının yanında duran sandalyeye çöküverdim. Hem, ne kadar zor olabilirdi ki? Alt tarafı birlikte uyumuştuk canım... Sanki başka şey olmuştu. Sen başka şey olmadığına dua et, diyen iç sesime karşın yanaklarımın yandığını hissediyordum. Bir insan kendi iç sesinden dahi utanır mıydı yahu? Öte yandan Meltem yengeme bunu söylesem ilk başta neler neler anlayacaktı, Allah bilir... Maalesef ki bunu göze alarak söylemem şarttı. Şarttı ki, Belalı vasıtasıyla olayları öğrendiklerinde en azından yanımda duran biri olmalıydı. Yoksa daha da fazla mahcup olacaktım. "Ay Almina! Sen beni duymuyor musun?" İrkilerek Meltem yengeme baktığımda ağzımdan çıkan tek ses, "Hı?" olmuştu. Gözlerimi önümde duran kadına sabitledim. Suratında, beni anlamadığını belli eden mimikler sergileyen Meltem yengem kaşlarını çattı. "Almina? Yavrucuğum aşık falan mısın sen? Hangi hülyalardaysan bir an önce çık da sofrayı hazırla istersen ha?.." Kafamı hızla salladıktan sonra ayağa kalktım, "Pardon yenge... Gözüm dalmış işte, n'aparsın." Gülümsemeye çalışarak dolabı açtım ve kahvaltılıkları bir bir masaya yerleştirmeye başladım. Yengemin pişirmekte olduğu tereyağlı yumurta için de üç adet yumurta çıkardım ve daha sonra dolabın kapağını kalçamın kenarıyla ittirerek kapattım. Ama Meltem yengemin gözünden hiçbir şey kaçmadığı için yumurtayı pişirip tabağa koydu ve o tabağı masanın ortasına indirdikten sonra kaşlarını çatmış bir şekilde bana bakmaya başladı. Ellerini de beline yerleştirmiş, restini çoktan çekmişti. "Ay yok sen iyi değilsin... De bakayım annem bana, neyin var senin?" Eliyle alnımı kontrol ettikten sonra, "Ateşin filan da yok ama... Bir şey mi oldu?" diye sordu. Ne diyeceğimi bilemeyerek alt dudağımı dişlemeye başladım. Aslında ne diyeceğimi değil, söze nasıl başlayacağımı bilmiyordum. Kendi kendime kötü senaryolar kurduğum zaman konuşmam da epey zorlaşıyordu. "Şey..." Diye başladım konuya. "...evet. Aslında hayır. Yani... Hem evet hem hayır." Meltem yengemin biçimli kaşları hayretle havalandı, "Bir şey oldu mu, olmadı mı?" Bir an beni sıcak bastığı için kendimi yellemeye başladım, "Ay burası sıcak mı oldu ne?" dedim elimi tezgaha dayarken. "Yenge camları filan açsak ya?" "Kız ne camı, ne penceresi... Dışarıda kuru soğuk var. Totomuz mu donsun istiyorsun?" "Yenge ben... Ben bir şey yaptım ama sana nasıl anlatacağım, bilemiyorum." Meltem yengem endişeyle, "Ne yaptın?" diye sordu. Bu surat ifadesi tırnaklarımı kemirmeme sebebiyet vermişti. "Kız ne yaptın söylesene!" "Ya bir şey yapmadım ya... Neden kızıyorsun ki?" "Ay sen beni çileden mi çıkartacaksın, Almina? Ne yaptığını söyler misin, yavrucuğum?" "Şey..." Diyerek zaman kazanmaya çalışıyordum aklımca. "Şey ben... Şey..." "Almina... Ağzının ortasına tavayı yersen bir daha hiçbir şey söyleyemezsin. Hadi ya, çatlatmasana insanı!" Gören de zannederdi ki, çok büyük bir günaha saplanmıştım. Alt tarafı başka bir adamla, Range Rover 'ın içinde uyumuştum. Bundan masum ne olabilirdi ki? Uyumuştum yani, sadece uyumuştum. Başka hiçbir olay olmamıştı ki... Kendimi içten içe gazlaya gazlaya derin bir nefes verdim ve Meltem yengemin meraklı bakışlarına odaklanarak, "Hani geçen gün Berke'ler filan Barış'ın evinde kalmıştı ya?.. Ben de Meryem'deydim?.." diye başladım. Meltem yengem bana eee der gibi bakarken bir eli belinde, beni dikkatlice dinliyordu. Tırnaklarımla oynadığım bir sırada gözlerimi yengemin çiçekli ev terliklerine dikmiştim, "Şey... Aslında... Berke'ler Barış'ın evinde kaldılar ama ben Meryem'le birlikte değildim." Ellerimi rastgele savuşturarak çaresiz bakan gözlerimi tekrar Meltem yengeme çevirdim. Meltem yengem sol kaşını kaldırdı ve, "Yani?" diyerek devam etmemi sağladı. "Yani... Aslında ayrıydık." "O ne demek kız öyle?" Dudaklarımı dişleyerek, "Şu demek yengeciğim..." diye girdim ve Taksim'de girdiğimiz gece kulübünden başlayarak bütün olayı en ince ayrıntısına kadar yengeme anlattım. Beni endişeli gözlerle dinleyen yengeme karşın saçımı başımı yolasım geliyordu. Bir daha ne gece kulübü, ne başka şey, ne de Belalı... Hepsine ayrı ayrı tövbeliyim. Bütün her şeyi yengeme anlattıktan sonra o ise dudaklarını dişleyerek gözlerini etrafta gezdirdi ve tekrar bana döndü, "Şimdi siz bir kulübe girdiniz, sırf eğlence uğruna zıkkımın kökünü içip sarhoş oldunuz ve sonra birbirinizi kaybettiniz. Bir daha birbirinizi bulamadınız ama bir şekilde Bertan'la karşılaştınız, o seni görüp yanına geldi ve o da bir güzel içti... Hem de bile bile ne hikmetse... Doğru mu anladım?" Kafamı hızla salladığımda titrer gibi bir imaj sergilemiştim, "Aynen öyle oldu." Meltem yengem dudaklarını birbirine bastırarak endişeyle gözlerini kapattığında, "Sonra?" dedi sorarcasına. Sonrasını nasıl tahmin ediyordu bilmiyorum ama kafasında dönen çarklar düşüncelerinin hiç de masum olmadığının kanıtıydı. "Sonrasında pek fazla şey hatırlamıyorum. Ben... Uyandığımda onun koynundaydım." "Hih!" diyerek gözlerini faltaşı gibi açan Meltem yengem hızla elini ağzına kapattı. Onun bu ifadesi kulaklarıma kadar yanmama sebep olmuştu, şu durumda utancımdan ölmeyi yeğlerdim. "Almina ne yaptın kızım sen?" "Ya yok yenge öyle değil valla-" "Ne demek öyle değil? Nasıl ya? Koynunda uyandım demek ne demek!" "Yenge bir beni dinlesen? Sandığın gibi bir şey yok." Yengem elini hızla alnına vururken, "Korunmamıştır da o şimdi..." dedi. "Ya hamile kalırsan ne olacak, Almina? Ne deriz amcanlara?" Ağzım şokla açıldığında gözlerim dolmuştu. Bu ne çirkin bir ithamdı ya böyle! Bu sefer elini ağzına kapatan taraf bendim. Sırf bu dediği şey için bile yengeme bir ay küsmem gerekiyordu! "Ya yenge ne hamilesi ya! Bir şey olduğunu da nereden çıkarıyorsun? Sadece birlikte sızmışız, uyandığımda onun arabasındaydım ve... Ve... Birbirimize sarılarak uyumuşuz!" "Uyumuş musunuz," diyen Meltem yengemin yüzü bir anda sertliğinden arındı. "Nasıl ya?" "Sus yenge," dediğimde fazlasıyla öfkeliydim. "Ne sanıyordun ki sen? Korunmadı morunmadı falan... Tövbe tövbe..! İğrençsin! Cidden bu... Bu... Çok iğrenç!" "Bir şey olmadı mı yani aranızda?" "Olmadı yenge, olmadı!" Meltem yengem derin bir oh çekerek elini göğsüne koyduğunda ona öfkeyle bakıyordum. Nasıl olurdu da böyle bir şey düşünürdü, aklım almıyordu. Tamam, yaptığım şey yine de yanlıştı ama gidip de ağabeyim yaşında bir adamla bedensel bir münasebet yaşayacak da değildim. Yine onun iyi niyeti olmasa acaba şimdi bu halde olur muydun, diyen iç sesimi her ne kadar çalıp azarlasam da aslında bir bakıma haklı bile sayılabilirdi. Çünkü Belalı bana böyle kötülüğü de reva görebilirdi. Ama yapmamıştı. Mesela onun bu yaptığını kimse yapmazdı. Elbette ki benimle birlikte içmesi büyük bir çılgınlıktı lakin benden faydalanmaya çalışmaması da bir o kadar insanlığından kaynaklanıyordu. Yine de bunu benim üzerimde bir koz olarak kullanması ona olan güvenimi zedelemişti. Üstelik Meltem yengemin basit bir olayla bile benim adımı hamile çıkarmasına ne demeliydik? Allah'ım canımı al, gebert beni! "Öyle desene be kızım," diyen Meltem yengem az önce yaptığı fiyaskoyu hiç de umursuyor gibi görünmüyordu. "Yüreğime indiriyordun az daha." "Bu kadar yeter yenge. Ben gidiyorum. Küstüm sana ya... Vallahi de billahi de küstüm! Anlamadan dinlemeden çirkin çirkin şeyler söyledin bana." "Kız yelloz! Uyandığımda onun koynundaydım, demenden ne anlamamı bekliyorsun? Tabii ki de aklıma pis pis görüntüler gelecek... Öyle denir mi pat diye? Küsmüşmüş... Haspam! Sana kim dedi git elin adamıyla uyu diye..." "En azından sorabilirdin," diye sitem ettim. "Ayrıca daha fazla konuşmayalım bu konuyu... Cinlerim tepeme çıkıyor." Meltem yengem gözlerini kısarak bir süre bana baktı ve ardından bombayı patlattı, "Bana bak kız... Doğruyu söylüyorsun değil mi? Aranızda bir şey geçmediğinden eminsin yani?.." "Fesüphanallah! Ya kadın! Delirdin mi sen ya! Koskoca adamla benim ne münasebetim-" "Ne koskoca adamı be! Aranızda alt tarafı üç dört yaş var. Neresi koskocaymış? Gören de sanacak, Bertan kırk yaşında... Epi topu yirmi sekizinde... Hadi yirmi dokuzunda olsun. Tutturmuşsun bir koskoca adam diye." "Birincisi yenge," derken gözlerimi devirdim. "Aramızda üç dört yaş varsa eğer, adamın ya yirmi dört ya da yirmi beş yaşında olması gerekir, lütfen verdiğin sayısal değerler birbirini tutsun. İkincisi, neredeyse otuz yaşına gelmiş bir adamdan söz ediyoruz ve ben daha yirmi bir yaşındayım!" Meltem yengem saçma sapan bir şekilde ağzıma öykündükten sonra koluma sertçe vurdu, "Seni çok bilmiş, ukala! Kes bakayım sesini! Ayrıca yaş neye engel ki yavrucuğum? Hem dikkatini çekerim ki amcanla benim aramda sekiz yaş var." "Eee yenge," dedim gözlerimi yeniden devirerek. "Bundan ne çıkarmamı bekliyorsun?" Meltem yengem alnına bir tane daha geçirdiğinde, daha sonra bir de benim kafama geçirdi. Bu kadına arada bir cidden geliyorlardı, Bülent amcam söylerdi de inanmazdım. Adamı şimdi daha iyi anlıyordum. "Yahu kızım," dedi delirmiş gibi bir ifadeyle saçlarımı okşarken. "Sen niye bu kadar beyinsizsin? Küçükken kafanı duvarlara fazla mı vurdun acaba? Diyorum ki senin o koskoca diye söylediğin adam fırsat kolluyor, anladın mı?" Yahu bu kadınla aynı dili konuştuğumuza yemin edebilirdim fakat ben neden söylediklerinden bir şey anlayamıyordum? Hem, Belalı ne fırsatı kollayabilirdi ki? Sorunlu filan mıydı acaba? Yoksa başıma bela mı olmuştu! "İyi de," dedim kafamı kaşıyarak. "Niye fırsat kollasın ki? Çıkarı ne olabilir bundan?" "Yavrucuğum," diyen yengem sabırsızca ve adeta yolarcasına saçlarımı okşuyordu. "Çünkü adamın belli ki sana karşı bir ilgisi var. Neden hala anlamamakta ısrar ediyorsun? Sana bakışları bile bir tuhaf onun, neden bunu bir türlü göremiyorsun?.. Emin ol ki sen, onun için bütün mahalle kızlarından farklısın. Sana kardeşim, bile demiyor diyemiyor; çünkü sen onun için, kardeşi olamayacak kadar özelsin. Seni diğer adamlardan kıskandığının bile farkında değilsin ya, ne diyeyim ben sana be kızım..." Ciddi ciddi karşıma geçmiş bana bunu söylüyordu ya... Asıl ben ona ne demeliydim... "Yok dana!" Diye resmen hönkürdüm. Belalı? Bana ilgi duyuyor? Hem de 'bana' ilgi duyuyor..? İlgi ne demek ya! Bir kere onun gibi bir adamın benimle herhangi bir işinin olduğunu düşünmek bile akıl dışıydı. Her ne kadar domuz olsa bile yakışıklı bir adamdı sonuçta. Evlenme çağına gelmişti resmen. Bense daha yirmi bir yaşında, miniminnak bir kızdım. Ayrıca mahallede onun ve bir diğer evlenme çağına gelmiş olan Özge cadısının arasında bir şeyler olduğuna dair söylentiler dolanıyordu. Hatta ailelerinin bile bildiği, razı geldiği söyleniyordu. O yüzden yengemin söylediklerine gram inancım yoktu. Hatta benim için ihtimal dahilinde bile değildi. Sadece mahallede bir havalarının olmasını istediğinden adım kadar emindim. Akılları sıra mahallenin en yakışıklılarından biri bizim kızı seviyor, bizim kız da ona yüz vermiyor diyerek altın günlerinde kulağımı çınlatacaklardı. Bence bu düşünce çok utanç vericiydi. "Salaksın sen," diyerek çayları dolduran yengeme bıkkınlıkla baktım. "Bildiğin süzme salaksın. Gözünün önündekini göremeyecek kadar körsün bir de. Bertan'a acıyorum ben... Senin gibi bir salağa vurulması zor olsa gerek. Vah vah, yazık çocuğa." "Ya yenge," diyerek isyan ettim bu kez de. "Elin herifini yüceltip beni gömdüğünün farkında mısın acaba? Ayrıca bana salak deyip de durma. Benim de bir beynim var değil mi?" "E tamam kızım," diyen Meltem yengem çayından bir yudum alarak geriye yaslandı. "Sana beynin yok demiyorum ki ben zaten. Sadece var olan beynini kullanmıyorsun demek istiyorum. Mesela buna örnek verecek olursak, bunca söylediğim arasından sadece salak dememe takılman, diyebiliriz. Senin yerinde mahalledeki diğer kızlar olsa şimdiye herifi baştan çıkartmaya gitmişti... Azıcık uyanık ol diyorum sana, fena mı?" Bıkkınlıkla oflayarak yerime oturdum ve çayıma şeker atıp, çay kaşığını bardağa vura vura karıştırmaya başladım. Gittiğim her yerde Belalı'nın ismini duymaktan gerçekten sıkılmıştım. Evde, hatta Kerem vasıtasıyla okulda, mahallede ve bulunabileceğim her yerde mutlaka bir Belalı muhabbeti açılıyordu. Hele bizim kızlar arasında kapanmaz bir konu da bu herifti. Sahi... Ne demişti bana Belalı o gün:  "...Beni unutma! Zaten istesen de unutamayacaksın çünkü adımını attığın her yerde benim adım geçecek, Belalı Bertan!"  O, dediğini mi yapmıştı yoksa bana mı öyle geliyordu? Şu an düşünüyordum da... Herif resmen haklı çıkmıştı yahu! *** Ertesi gün Bülent amcamların evinden okula gitmiştim. Onun öncesindeyse dünkü konuyu yengemle enine boyuna düşünerek tartışmıştık. Neredeyse ona içimi dökmüştüm. Açıkçası rahatlamıştım da. Meltem yengemin Belalı için söylemez kimseye demesi, içime su serpmişti açıkçası. Umarım söylemezdi. Artık söylerse de yapacak bir şey yoktu tabi. Akşama doğru bizim kızlarla hep beraber dolaşmaya çıkmıştık. Dolaşmaktan kastım Biber sahilinde turlamaktı. Neredeyse her Allah'ın günü buradaydık ama garip bir şekilde ne ben bundan bıkıyordum ne de arkadaşlarım bıkıyordu. Çünkü Biber bu mahalleyi mahalle yapan en güzel detaydı.  Daha sonradan aramıza katılan Akgün, "Hayranlarım?" dedi yanağımdan bir makas alırken. "Bugün nasılsınız? Gerçi... Sizinle pek ilgilenemedim ama olsun. Biliyorsunuz, peşimde bir sürü kız olunca araya kaynama durumları olabiliyor." Gözlerimi devirdim. Bu çocuğun hayal gücüne hayrandım. Neden mi? Sürekli kızların peşinde olduğunu zannediyordu fakat bu mahallede onu görünce yolunu değiştiren kızlar görmüştü bu gözler!  "Hadi oradan be," diye tersledi Meryem. "Sen kim, kızlar kim... Arada dağlar kadar fark var." Buna karşılık Akgün burun kıvırdı, ""Kıskanma n'olur, çalış senin de olur." dedi ve aynı şekilde Meryem'in de yanağından makas aldı. Daha sonra Meryem ona nasıl bir bakış attıysa, Akgün iğrenç iğrenç sırıtarak yanımızdan ayrıldığında tam köşedeki liseli kızların yanına doğru yöneliyordu ki, ayağı takıldı ve yere düştü. Akgün'e değil de Meryem'e şaşkınlıkla baktım, o nasıl bir gözdü arkadaş! Bunun gibi rezil durumlara alışık olduğumuz için kızlarla birlikte sadece cıkcıklayarak Akgün'ün yanından usulca uzaklaştık. Birkaç adım atmıştık ki Yaren, gündemini meşgul eden bir olayı bizimle paylaşmaktan aşırı zevk alıyormuş gibi görünerek, "Kızlar! Bombalara gelin!" dedi. "Siz olayları bilmiyorsunuz." Dedikodu için gözleri adeta yuvalarından fırlayacakmış gibi açılan Sema, Yaren'in koluna girdiğinde adeta ağzından çıkacak olan kelimeleri çılgınca bekliyordu. Zaten Yaren de çok geçmeden ağzındaki baklayı çıkardı. "Geçenlerde Özge'nin annesi Saniye teyze Sevgi teyzelere gitmiş, hani öylesine oturmaya..." öylesine derken bunu ciddiye almıyormuşcasına dil çıkartmıştı. "...işte bizimki Sevgi teyzeye, sizin oğlanla bizim kızı baş göz edelim ayağı filan yapmış. Sen Sevgi teyze, Saniye teyzeyi bir evden kovmadığı kalmış ya..." Sebepsiz bir gülme almıştı beni. Özge de annesine çekmişti besbelli. Ana kız yüzsüzlerdi. Duyduğum kadarıyla bir de Özge'nin henüz on dört yaşına yeni erişmiş olan bir kız kardeşi vardı, o da Kerem'e yazıyordu. E Özge de zaten Belalı'ya yürümüyor, adeta koşuyordu. Kalenderoğlu ailesine yamanmaya meraklılardı anlaşılan. Ailecek bir gariptiler. Yani bana kalırsa bir insan istenmediği yerde daha fazla durmamalı, bir şeyleri çok fazla zorlamamalıydı. "Hak etmiş," diye devam etti Sema omuz silkerek. "İşleri güçleri Bertan ağabey... Sevgi teyze onlara bir he dese, utanmasalar adamı istemeye dahi gelecekler." Son cümlesi hepimizi kahkahalara boğdu. "Acaba Bertan ağabeyin Özge'ye bakacağını onlara düşündüren ne?.. Yazık cidden." Merakla, "Neden?" diye sordum. "Yani bu Özge'nin derdi ne ki sürekli o adamı istiyor?" Meryem devam etti, "Neden olabilir sence? Bertan ağabey gayet hoş bir adam. Hali vakti de yerinde. Üstelik kendisinin ağzından bizzat duymuş olmasam da baba tarafından bir hayli varlıklı olduğu söyleniyor. Zaten zengin olması Özge'nin ona koşması için bir numaralı sebep." Bir adama sırf varlıklı diye ilgi göstermek hem adama hem de kadının bizzat kendisine zarardı. Yalnızca para için bir insanı sevgiden yoksun bırakmak, onun sadece parasına sevgi göstermek çok aşağılıkçaydı bence. Evet bu devirde parasız huzur olmuyordu ama huzurlu olmanın paraya bağlı olduğu da bir yerlerde yazmıyordu. Üstelik bir kadının mutlaka altın bileziği -diplomadan söz ediyorum- olmalıydı ki günün sonunda bir adamın vicdanına kalmasın. O yüzden biz kadınlar için okumak ekstra bir önem arz ediyordu. Özge'nin bir an önce bu algıdan çıkması gerekirdi. "Sırf zengin diye bir adama koşulur mu yahu," diyerek Meryem'e baktığımda, Meryem başını yavaşça iki yana sallayıp gözlerini devirdi. "Ne kadar da saçma."  Meryem, "Haklısın," diyerek onayladı beni. "Ama onun bir suçu yok. Ailesinden ne gördüyse onu yapıyor. Böyle yetiştirilmiş."  Yaren araya girdi, "Ben bununla alakalı olduğunu düşünmüyorum, Meryem. Kendinden baz al, senin aile ortamın da böyle?.. Ama sen kendini geliştirdin. Bence Özge de istese yapabilir bunu. Sadece işine gelmiyor."  "Doğru söylüyorsun bebeğim ama her insan aynı değildir. Psikolojik baskı faktörü devreye giriyor burada. Bazı insanlar bu baskıya direnebiliyorken bazıları direnemiyor ve mecburen boyun eğiyor, bir süre sonra da buna alışıyor ve onlara benzemeye başlıyor. Önceden pek anlamazdım ama şimdi daha iyi anlıyorum sanırım. Özge önceden bu kadar koca meraklısı değildi. Ne zaman ki yaşı yirmiyi geçti ve çevresinden baskı görmeye başladı, o zaman gözünü zengin koca aşkı bürüdü. Çevrenizi iyi gözlemleyin. " Sema alayla, "Bence bu Özge'nin içinde var ya," dedi. "Hatta sadece Özge'nin değil mahalle kızlarının genelinde var."  "Mahalle kızlarının da Özge'yle aynı muameleyi gördüklerinden eminim," diye devam ettim. "Baskı altında olan bir insandan mantıklı düşünebilmesini bekleyemezsin." Bu tür ufak mahallelerde inanılmaz bir çevre baskısı vardı. Aslında bu baskı her yerde vardı fakat küçük yerlerde ağızdan çıkan sözler daha hızlı yayıldığından bu etki daha fazla hissediliyordu. İnsanlar kendilerince bir evlilik yaşı belirlerken ve kendi fikirleri üzerinden diğerlerini yargılarken hiç utanmıyorlardı. Bu mahallede her şey vardı ama tek bir şey dışında... Saygı. Burada saygı yoktu. Kimse kimsenin düşüncesine, yaşayış biçimine ve davranışlarına saygı duymuyordu. Bir standart vardı belirlenen ve herkes sanki o standarda göre yaşamak zorundaymış gibi konuşuluyordu. Mesela evlenmek için en geç yirmiydi, evlendikten hemen sonra çocuğun olmalıydı (aksi halde hakkınızda 'kısır' diye konuşulurdu), gelinsen hizmet için ortada dört dönecektin, ha eğer damatsan sana yüklenen bütün masrafları iliğin kemiğin kuruyana kadar karşılamak zorundaydın... Gerçekten mahallede bu tür şeyler için dedikodu çıkıyordu ve ben alışık olduğum halde yine de her duyduğumda şok olmadan edemiyordum. Meryem, "Aynen öyle şekerim." dediğinde kolunu omzuma atmıştı. "Çok değil, şu mahallenin çeyreği senin gibi düşünse huzurlu bir şekilde yaşar giderdik eminim." "Ya neredeyse kocan olacağım, bunca zamandır bir kere bile benim omzuma şöyle kolunu atmadın!"  Arkamızdan gelen sesin sahibine Meryem'le aynı anda baktık. Yalandan sitemli bakışlarını Meryem'e doğrultan Mehmet ağabey bizi gülümsetti. Kızı nasıl seviyorsa artık, iki günde bir mutlaka bu mahalledeydi ve üstelik Meryem'in resmen gözlerinin içine içine bakıyordu. Meryem adına gerçekten çok mutluydum.  Meryem bu sitem üzerine benden ayrılarak nişanlısının boynuna doladı kollarını. Ardından adamın adeta içini titretecek bir ifadeyle, "Sen yeter ki iste, müstakbel kocacığım..." diyerek gözlerinin içine baktı. O an Mehmet ağabeyin şuurunu birkaç dakikalığına da olsa kaybettiğine yemin edebilirdim.  Mehmet ağabey, "Senin o kocacığım diyen dillerini var ya..." diye devam ediyordu ki, Yaren sert bir boğaz temizleme sesiyle adamın sözünü kesmeyi başardı. Kulaklarıma kadar yandığımı hissettim. Benim nişanlım bana böyle bir hareket yapacak olsa herhalde yerin yedi kat dibini kazıp hiç düşünmeden içine atlardım. Ama Meryem benim aksime, kıkırdayarak nişanlısına sırnaşmaya devam etti. Gözlerimi Meryem ve Mehmet ağabeyden kaçırarak başka tarafa çevirdim; mesela sebepsiz bir şekilde tam dibimde beliren Belalı'ya. Böyle bir manzarayla karşılaşmayı beklediğim için adeta ödüm patladı. Öyle bir tepki vermiştim ki, adam sanki ışınlanmıştı. Baş parmağımla damağıma dokunarak kafamı hafifçe yukarıya doğru hareket ettirdim. Bu adam da bir tuhaftı yahu! Ne ara gelmişti de ben hissetmemiştim... Beni korkuttuğunu görünce güldü.  "Bu kadar ödlek olduğunu tahmin etmemiştim."  "Ben de dibime girip gözlerini bana diktiğini tahmin etmemiştim."  "Desene o zaman ikimiz de tahmin yeteneğinden yoksunuz."  Ona kaşlarımı kaldırarak baktım. Bu ne saçma bir çıkarımdı böyle yahu? Saçma olduğunu düşünsem dahi bu düşüncemi karşı tarafla paylaşmadım. Bunun yerine yalnızca başımı yeniden Meryem'le Mehmet ağabeye çevirmekle yetindim. Ama bu kez de başka bir saçmalıkla karşı karşıyaydım çünkü Mehmet ağabeyle Meryem sebepsiz yere sırıtıyorlardı. Aynı şekilde diğerleri de... Hayır yani, bir şey mi kaçırıyordum? Kaşlarımı çattım. Mehmet ağabey de aralarında olmasaydı eğer siz niye sırıtıyorsunuz, salak mısınız diye soracaktım. Fakat maalesef ki Mehmet ağabey bunu söylememde en büyük engeldi.  Sema, "Bertan ağabey, bakıyorum da Almina'yla çok ortak yönünüz var." diyerek kıkırdadı. Ya ya sorma... Gözlerimi devirdim. Onunla olan tek ortak yönümüz ikimizin de insan olması olabilirdi. Tabi bu düşüncemi de çevremdekilerle paylaşmadım ve sessiz kalmayı tercih ettim. Bu arada da adeta dibimde duran Belalı'dan bir iki adım uzaklaşmayı da ihmal etmemiştim. Biriyle bu kadar dip dibe olmaktan hoşlanmazdım.  Ardından bizimkiler arasında bir sohbet açıldı ve ben hariç ayaküstü herkes sohbet etmeye başladı. Birbirleriyle bu kadar samimi olmaları içimi ısıttı. Her ne olursa olsun bu mahalledeki bağlılığı hiçbir yerde görmemiştim. Sanki herkes herkesin ağabeyi, ablası ya da kardeşiydi. Yani burada herkes bir aileydi. Gökalp'te kimse yetim değildi. Arada sırada saçma sapan şekillerde dedikodular çıkıyordu ama dışarıda kalana da evinin kapısını sonuna kadar açan yine o insanlar oluyordu. Gülümsedim. Gözlerimle etrafımı taradığım sırada Sema'nın, "Ya şuna bakın, ne kadar da tatlı..." diyen sesiyle dikkatimi ona doğru verdim. Bacaklarına sürtünen gri bir kediyi eğilmiş okşuyordu. Yüzümü buruşturdum. Kedilerden pek hoşlanmazdım. Küçükken sevmeye çalıştığım kara bir kedinin, suratıma zıplayıp yanaklarımı tırmaladığı o günden itibaren kedilerle arama mesafe koymuştum. Onun yüzünden bir ay boyunca ağzım yüzüm çizik gezmiştim. Oysaki tek suçum onu sevmeye çalışmamdı. Bundan mütevellit kedilerle aram pek iyi değildi. Açıkçası onlardan korkuyordum.  "Neresi tatlı bunun?.." Diye kendi kendime mırıldandığımda Sema bunu duymuş olacak ki kaşlarını çattı. "Her yeri de çok tatlı! Hem sen kendine bak bir kere tamam mı?" Sema'nın bu tepkisini gören de sanırdı ki hayvana ana avrat sövmüştüm. Yaren, "Bu onun zaafı..." diye fısıldadığında başımı onaylar biçimde salladım ve ağzımı bir kez daha açmadım. Çünkü kediyle ilgili olumsuz bir şey daha söylersem Sema beni parçalayabilirdi.  Sema'nın kucağına alıp öpe koklaya sevdiği kedi bir anda kucağından zıplayıp yere atladı. Tabi ben de refleksif bir hareketle birkaç adım geriye doğru gittim. Fakat aksi gibi kedi de bana doğru gelmeye başladı. Ah, harika! Bana daha fazla yaklaşırsa çığlık atabilirdim.  Sema'ya, "O kediyi benden uzak tut." dediğimde gözlerimi adım adım bana gelen kediden ayıramıyordum. "Sema lütfen şuna engel ol!" "Sakin ol, seni yemez." Diyen Meryem'e öldürecekmiş gibi baktım. O ise gülerek omuzlarını silkti. Öte yandan sanki kendisinden korktuğumu anlamış da beni korkutmaktan zevk alıyormuş gibi üzerime üzerime gelen kedi bana yaklaşmaya devam ediyordu.  "Sema şunu alsana ya!"  Sema kediyi çağırmaya çalıştıysa da kedi onu zerre kadar takmıyordu. Bense olduğum yerde neredeyse büzülecektim. Hatta biraz daha zorlarsa arkama bile bakmadan kaçabilirdim. Daha sonra ne düşünmüştü bilmiyordum ama kedi aniden durdu. Durduğu yer tam ortamızdı. Minik kafasıyla sağını solunu inceledi, dudaklarını yaladı ve yeniden bana baktı. Uzunca sayılacak bir müddet daha baktı bana. Ardından ben ne olduğunu bile anlamadan bana doğru koştuğunda tiz bir çığlık kopartarak yanımdaki adama sarıldım.  "Ya şunu kovsanıza ya!" Kedinin bacaklarıma sürtündüğünü hissettiğimde zaten adama sarılmış bir haldeydim, bu kez iyice yapışarak kafamı göğsüne bastırdım. Onun bacaklarımdaki hareketini görmek istemiyordum. Üstelik pantolonumun açık olan bileğine değen tüy dokunuşlar beni gıdıklıyordu. Elimin altındaki ceketi avuçlarımın arasına hapsettiğimde gevrek bir kahkaha doldurdu kulaklarımı.  "Küçücük bir hayvandan korktuğuna inanamıyorum," dedi Belalı kediyi nazikçe yanımızdan kovup gönderirken. "Tamam gitti ve rica etsem beni azat edebilir misin artık? Nefes alamıyorum da..." Kafamı kaldırıp yüzüne baktığımda o da kafasını eğmiş alayla benim yüzüme bakıyordu. Evet ben ne sanıyordum ki? Tabii ki de sarıldığım kişi o olacaktı çünkü şu ana kadar yakınımda duran bir tek o vardı. Bunu fark ettiğim an sanki ateşe değmişim gibi ceketini sıkan ellerimi bırakarak ondan uzaklaştım. Az evvel bana bu kadar yakın durmasından rahatsız olmuş fakat gel gör ki dakikalar sonra ona yapışan da ben olmuştum.  "Ben şey..." Utandığımı hissettim. Sonuçta koskoca parkın ortasında adama sarılmıştım. "...bir anda korkunca oldu, özür dilerim."  Belalı'nın alaylı bakışları hala sürüyorken öfkelenmemem elde değildi ama öfkeli bir tepki verdiğim takdirde daha fazla rezil olabilirdim. Bu yüzden susmayı tercih ettim. Hatta bir an önce buradan gitsem çok iyi olacaktı.  "Sen de ya yanlışlıkla bana çarpıyorsun ya da yanlışlıkla bana sarılıyorsun. Sence de bu fazla tesadüf değil mi?"  Aslında evet, fazla tesadüftü ama gerçekten tesadüftü. Hiçbirini bilerek yapmıyordum. Belki de bu durumun, evrenin benimle dalga geçmesiyle bir alakası olabilirdi fakat koskoca evrenin milyarlarca insanı bırakıp da yalnızca benimle kafa bulması mantıklı değildi.  "Bilerek yapmıyorum."  "Ondan şüpheliyim."  Kaşlarımı çattım, "Sana bir garezim olmadığına göre?.."  "Orasını bilemiyorum," diyerek alt dudağını dişlerinin arasına aldı. "Belki de garezin var?" "Bence ne var biliyor musun? Asıl senin bana garezin var." "Belki..."  Böyle bir cevap beklemediğim için şaşırmıştım fakat şaşırdığımı çaktırmamaya çalıştım. Ne de olsa benimle alay etmeye devam ediyordu ve eminim ki alay ettiği için öfkelenmemden de zevk alıyordu. Arkadaşlarımın ve ayrıca Mehmet ağabeyin gülüşleri kulaklarıma ulaşırken hepsine öfkeyle baktım. Ellerinde bir patlamış mısır eksikti maşallah! Ya komedi filmi filan mı oynuyordu burada acaba?  Derin bir nefes alıp vererek, "Peki..." dedim ve birkaç saniyeliğine durakladım. "Öyle olsun. Gerçekten muhabbetinize doyulmuyor ama benim gitmem gerek."  Belalı bunun üzerine, "Niye ya? Ne güzel eğleniyorduk." dediğinde oldukça ifadesiz tutmaya çalıştığım yüzümü onun yüzüne doğru yeniden çevirdim. Sırıtıyordu. Adeta pişmiş kelle gibi sırıtıyordu. Daha önce bu adam ve domuz hakkında bir şeylerden bahsetmiş miydim sahi?.. "Ben eğlenmiyorum." Dedim tek nefeste. Ve Belalı hariç ortamdaki herkese veda ettikten sonra yanlarından ayrıldım. Giderken arkamdan, "Sana da iyi akşamlar, Sarı Bela. Dikkat et de kediler seni yemesin!" diye bağıran adama dönüp son bir bakış attığımda güldüğünü gördüm. Aman ne komikti! Kediler beni yemesinmiş... Yok ya, bu adamın gerçekten bana bir garezi vardı.  Yeniden önüme dönüp yürümeye devam ederken içimden kopup gelen gülüşlerimi tutamadığım için aptal kafama lanetler yağdırdım. Bir kediden korkup adamın tekinin resmen üzerine çıkmam rezaletten başka hiçbir şey değildi. Zaten benim kendimi rezil etmediğim bir günüm var mıydı ki sahi?..
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE