Pâyidar | 16

4878 Kelimeler
"Sarı Bela, ne ya?" "Sensin," dedi yapmacık bir tatlılıkla. "Sana bu isimden daha çok ne yakışır bilemedim." Kaşlarımı çatarak baktım yüzüne. Bu herif ne saçmalıyordu yahu? Zaten akşamı onunla birlikte, burada geçirdiğim yetmiyordu, bir de onun alaylı söyleyişlerine maruz kalıyordum. Hayır yani anlamadığım şey hangi ara buraya geldiğimizdi. Üstelik arkadaşlarım neredeydi? Ailem ne haldeydi? Beynimi aniden istila eden sorular beni dehşete düşürdü. Başım patlayacak derecede ağrıyordu. "Nasıl geldik biz buraya?"  "Hatırlamıyor musun?" Başımı tutarak iki yana salladım, "Pek değil..."  Belalı öfkeyle doğruldu, "En son seni gece kulüplerinden topluyordum," dedi. Buna karşılık suçlu bir çocuk gibi suratına baktım. "Gecenin bir vakti tecrübeli olduğunu pek sanmadığım bir mekanda sarhoş bir şekilde buldum seni. Ya sen kafanı falan mı sıyırdın?"  Anında savunmaya geçtim kendimi, "Tabii ki de orada yalnız değildim. Sema, Berke ve Barış da oradaydı ama onları sonradan kaybettim."  "Hadi hepsini geçtim. Neden sarhoş olacak kadar içtin ki? Derdin neydi yani? Oranın nasıl leş bir ortam olduğundan haberinin olmadığına eminim."  Elimi pişmanlıkla başıma vurdum, "Biliyorum, biliyorum... Büyük bir hataydı yaptığım... Hepsi o geri zekalı arkadaşlarım yüzünden oldu. Aptal Barış'la kim daha çok içer konulu saçma sapan bir iddiaya girdik ve üstelik ne yaptığımızı unutana kadar içtik. Ah, tam bir salağım! Ama onları bir bulayım, yapacağımı biliyorum ben!" Belalı'nın bana olan bakışları bana dibine kadar suçlu olduğumu hissettirince gözlerimi kaçırmak zorunda kaldım. Aklım neredeydi ki benim zaten? Ne diye o üç geri zekalının yerime karar almalarına izin vermiştim? Cidden akıl işi değildi. Zaten bu da ilk ve sondu. Bir daha o mekana en azından onlarla girmemeye yemin edecektim. Hatta şimdi o yemini ediyordum da.  Yemin ettim Allah rızası için Barış, Sema ve Berke'yle gece kulübüne girip içmemeye... Düştüğüm yerden kalkıp arabanın koltuğuna oturdum. Başım inanılmaz ağrıyordu. Bu ağrıyla ayakta durabileceğimi bile hiç sanmıyordum. İşaret parmaklarımla şakaklarıma bastırıp, ağrıyı bir nebze de olsa geçirmesi adına onları ovdum. Ama bunun işe yaradığını söyleyemezdim. "Eve gidip sert bir kahve içersen ve biraz da uyursan ağrın geçer." Kafamı kaldırıp yüzüne baktığımda onu onayladım. "Bu da sana bir ders olmuştur umarım?" Başımı yavaşça aşağı yukarı salladım. "Hem de çok iyi bir ders oldu."  "Seni benim bulmuş olduğuma dua etmelisin."  Kuruyan dudaklarımı dilimle ıslattım, "Hadi ben bir hata yapıp içtim. Peki sen niye içtin?"  "Sen olmasan da bir iki kadeh bir şey içecektim zaten. O yüzden bu da bana bir bahane oldu. Sadece biraz fazla kaçırdığımı fark etmemişim, hepsi bu."   "Beni buraya getirmek yerine..." Diyerek duraksadığımda, onun koynunda uyanmış olduğum aklıma geldiği için aniden yanaklarımın ısındığını hissettim. "...evime de götürebilirdin?.."  Dirseğiyle koltuğun başından destek aldı ve kafasını eline dayadı, "Sence neden bunu yapmadım?" Kendi can güvenliği için... Onu anlayabiliyordum.  Alt dudağımı dişlerimin arasına alırken, "Haklısın." dedim. "Mahallede o şekilde görünmemiz hiç de hoş olmazdı."  Gözlerinde gördüğüm şaşkınlıkla birlikte kaşları havalandı, "Gerçekten bunun için mi olduğunu sanıyorsun?"  "Başka ne için olabilirdi ki?"  Bir an için uğraştığı telefonunu bırakıp, "Ya sence mahallelinin ne konuştuğu benim umurumda mı," derken kendini işaret etmişti. "Seni ailen o halde görse başın belaya girmeyecek miydi? Hatta belki de üzüleceklerdi. Onları gecenin bir vakti üzmüş olacaktın, Almina. Bunun olmasını istediğini hiç sanmıyorum."  O kadar haklıydı ki, kurduğu cümlelerin üzerine söyleyecek kelime bulamadım. Beni o halde gördüklerinde üzüleceklerinden emindim. Üstelik bu şekilde onların güvenlerini de zedelerdim. Gerçi şimdi evde çoktan yokluğumun alarmları çalmaya başlamış, hatta belki de Berke olup biten ne varsa ötmüştü. Şimdi başım daha çok beladaydı. "Haklısın ama şu an resmen kayıp olduğum için evde bir seferberlik başlamıştır ve..."  "Onu da hallettim, hanımefendi." Şaşkınlıkla, "Nasıl yani?" diye sordum. O da buna karşılık ekranı kapalı olan telefonunu kaldırıp bana doğru salladı.  "Neyse ki gece sızmadan önce Mert'e mesaj atmayı akıl edebildim de en azından durumu toparlama şansımız oldu. Al kendin oku," diyerek ekranını açtığı telefonunun mesaj bölümünü açarak bana uzattı. "Gece senin yanına gelmeden önce onunla birlikteydik. Adam sizinkileri kıyıdan köşeden toplayıp Barış'ın evine götürmüş. Senin için de Almina'yı Meryem götürdü, diye yalan söylemiş." Telefonunu elime alıp Mert ağabeyden gelen mesajları okuduğumda Belalı'nın gerçekten de haklı olduğunu gördüm. İçime sahici bir rahatlama yayıldığında şaşırmadan edememiştim. Belalı resmen olabilecek büyük bir facianın önüne geçmiş ve bu hareketiyle beni mahcup etmişti. Telefonunu ona geri uzatırken suçlulukla kaçırdım gözlerimi. "Şey, ben..." Derin bir nefes alıp verdim. "Teşekkür ederim." Kaşlarını yeniden çattığında işaret parmağını bana doğrulttu ve "Bu ilk ve sondu," dedi. "Bir daha seni tehlikeli bir mekanda tehlikeli hallerde yakalarsam tutarım yakandan, bırakırım babanın evine! Öyle yerlerde sen kendine sahip çıkmazsan kimse sana sahip çıkmaz, anlıyor musun? Şimdi bana bir söz ver... Bu ilk ve sondu?" "Söz! Bu ilk ve sondu..."  "Bundan sonra kendine çok dikkat edeceksin?" "Bundan sonra kendime çok dikkat edeceğim." "Onun bunu gazına gelip de içmeyeceksin?"  Somurttum, "Bir daha onun bunu gazına gelip içersem Allah belamı versin!" Bu lafıma güldü, "Allah belanı çoktan verdi senin, sen o işi hiç karıştırma şimdi..." Ardından bir anda sırıtmaya başlayınca ona bön bön baktım. Yine ne yapmaya, ne demeye çalışıyordu bu adam? Allah belamı çoktan vermiş, derken?.. "Ayrıca, benim de sana bir teşekkür borcum var, Sarı Bela." Kaşınan gözlerimi ovalayarak, "Niçin?" diye sordum. Ne yapmaya çalıştığı hakkında en ufak bir fikrim olmasa dahi bunun benim lehime olduğunu pek zannetmiyordum. "Ne için olacak," dedi otuz iki dişini göstererek. "Gece boyu çok yakışıklısın deyip durduğun için... İtiraf et, bana aşıksın." Ne! Gece boyu ben ona yakışıklı olduğunu mu söylemiştim? Cidden bu, utançtan intihar sebebiydi benim için. Ayrıca hatırlamamam da cabasıydı. "Yuh!" diyerek gözlerimi kaçırdım. "Yalan söyleme, ben hatırlamıyorum." "İşine gelmediği için hatırlamazsın tabi..." "Ne alaka," dediğimde aslında kendimden emin değildim. "Desem hatırlardım öyle değil mi?" Ardından onun ukalalıkla bakan gözleri sinirlerimi fena halde bozunca, "Ayrıca yakışıklı filan da değilsin," deyiverdim. Büyük yalan! "Sarhoşken aklım şey olmuştur benim." "Ney olmuştur?" "Şey olmuştur..." "Ney?" "Şey..." "Ney?" "Şey işte..." "Ney işte?" Dedikten sonra uyuz uyuz gülmeye başladı bir de. Ve bu ifadesiyle benim devrelerimle iyiden iyiye oynadı.  "Ya komik mi ya? Komik mi! Gülmesene!" Ona fırlatacak bir şey aradım fakat çevremde hiçbir şeyin olmaması beni bozguna uğrattı. Evet, Belalı yakışıklıydı. Hatta ağzımın sularını akıtacak kadar yakışıklıydı ama bunu bilmesine gerek yoktu. Ayrıca karizmatikti de... Ağır bir duruşu vardı, laubali veya gevşek de değildi, gayet efendiydi ve gördüğüm kadarıyla büyüklerine saygılı, işi gücü elinde, hali de vakti de yerinde bir adamdı. Ama bana neydi?..Allah sahibine bağışlasındı kısacası. Ya da sahibinden alıp sana bağışlasın, sahibi sen ol bu yiğidin diyerek hönküren iç sesimi bıçakla yaralamıştım. Çünkü iç sesim son zamanlarda başka şekilde iflah olmak bilmiyordu. "Niye utanıyorsun ki," dedi beni daha da utandırarak. "Gördüğüm her kadın beni yakışıklı bulur." Eğer göklerde bir insan organı görürseniz, bilin ki o, bulutların arasında kuşlar misali süzülen Bertan Kalenderoğlu'nun kıçıdır. Herifteki ego dillere destandı yahu... "Ben öyle herkesi yakışıklı bulmam. Alkoldendir o... Ne dediğimi bilmemişimdir." "Dün gece öyle demiyordun ama..." diyerek sırıtan Belalı'nın bu son tavrı garip bir şekilde ürpermeme neden olmuştu. Tövbe Ya Rabbim... "Ayrıca hatırlarsan bir de sırf arabam için benimle evlenebileceğini söylemiştin, dikkatini çekerim." Maalesef ama maalesef ki bu yaptığımı da en utanç verici şekilde anımsıyordum. Bir insan ancak bu kadar görgüsüz olabilirdi. Bir Range Rover uğruna kendimi rezil etmiştim. Hatta geceleyin arabaya sarılıp öptüğüm anlar da yavaş yavaş süzülüyordu berrak zihnime... Günün sonunda her ne kadar aşk yaşadığım bu arabanın içinde uyansam da bunun olmamasını dilerdim. Mesela bu yavruyla başka şartlar altında da tanışabilirdik. Yavru derken, Range Rover yani Belalı Bertan değil, yanlış anlaşılmasın. "Sen de sırf benden doğacak bir kız çocuğunu merak ettiğin için benimle evlenebileceğini söylemiştin ona bakarsan. Hatta hemen çocuk ya..." Cümlemi tamamlayamadan Belalı'nın daha da çok kararan bakışları nedeniyle onu yarıda kesmek zorunda kaldım. Bu çok... Çok utanç vericiydi. Aslında onun bana bunu demesi çok absürttü ama bunu kafasını kaybedecek kadar içmiş olmasına yoruyordum. Bir insan niçin böyle bir şey desindi ki? Zaten bunu söyleyebilmesi için ya delirmiş ya da alkolle kafayı bulmuş olması gerekirdi -ki Belalı da bu ikinci seçeneğe uyuyordu. Aslında sırf bu nedenden dolayı onu suçlayamazdım. Sonuçta kafası güzelken ne dediğini bilememiş olması gayet normaldi. Önümdeki adamın değişken ifadeleri beni bozguna uğratıyor ve beni daha çok işin içinden çıkılmaz hale sokuyordu. Gözlerindeki buğunun anlamını kavramaya çalışıyor fakat yine ve yine bulamamakla kalıyordum. Gece karası gözleri, baktığı her şeyi içine çeken bir kara delik gibiydi ve beni de her an içine sürüklemesi olağandı. Hiç beklemediğim bir anda Belalı tüm ciddiyetiyle, "Ne kadar şey hatırlıyorsun?" dedi. Gerildiği yüz hatlarından belliydi. E bu durum haliyle beni de gerdi. Aslında geceye dair pek fazla şey hatırladığım söylenemezdi. İçtiğimi ve Belalı'nın beni bularak içmemi emrettiğini, ardından bana asılan bir adamı dövdükten sonra bana sarılışını hatırlıyordum ve az önce bahsettiğim sözler dışında o ana dair başka bir şey hatırlayamıyordum. Daha sonra dışarı çıkışımızı ve hayal gibi gelen arabaya girişimi hatırlıyordum. Olmuş olan diğer şeyler zihnimde sadece bir karanlıktan ibaretti. "Şey," dedim ağrısını unuttuğum başımı kaşıyarak. "Bir tek bunları hatırlıyorum galiba." "Neyse o zaman..." Diyerek kestirip atan Belalı bir an baktı. "Bir an önce gidelim biz." Ardından iki koltuğun arasından geçerek şoför koltuğuna zıpladı ve, "Eve gitme vaktin geldi de geçiyor." dedi. Onu şiddetle onayladım.  "Aynen, çok haklısın. Hadi gidelim." Dikiz aynasından bana bakan kara gözleriyle buluştuğumda araba çalıştı. Daha sonra yola odaklanan o gözler direksiyonu kavrayan parmaklarına indi ve ardından yola tekrar odaklandı. An itibariyle hareket ediyorduk. Aramızda çok kısa bir süre geçen sessizliğin ardından Belalı, direksiyonu daha da sıkmaya başlamıştı. Yoldan ayrılmayan gözleriyle bir ana yola saptığında arabaların arasına daldı ve kısa sürebilecek olan yolu uzattı. Hal böyle olunca kaşlarımı çatmadan edememiştim. "Biliyor musun," dedi gözlerini yoldan ayırmayarak. "İnsan sarhoşken zihnine zincirlediği kelimeleri bir anlığına serbest bırakırmış, babam öyle der hep. Anlayacağın..." o gözler dikiz aynasından tekrar beni buldu. "...o an ne söylüyorsan, doğru olan, gerçek olan o kelimelermiş." Gözlerimi kırpıştırarak baktım ona. Bu da ne demekti? "Yani?.." Diye sordum.  Sırıtatarak, "Yani..." dedi. "Yani çoktan yakalandın, Sarı Bela. Kabul et artık... Beni yakışıklı buluyorsun." Ah, bu domuzluğu yapacağını bilmeliydim! Öfkeyle, "Sen... Sen..." diyebildim ancak. Cümle kurma girişimimin başarısızlıkla sonuçlandığı yetmiyormuş gibi bunun üzerine bir de Belalı'nın bana kahkahalarla gülmeye başlaması sinirlerimi iyice altüst etti. Öfkeyle kollarımı birbirlerine bağladığımda yol boyu söylediği hiçbir şeye cevap vermedim.  *** Şu an ne mi yapıyordum? Hah, Canan yengemin yanında çayımı höpürdete höpürdete içiyordum. Hem de kendisinin hiçbir olaydan haberi yokken... İçtiğim çay bana o kadar lezzetli geliyordu ki tarifini yapamazdım. Sevgili Belalı olsun, büyük bir olaydan ucuz yırtmıştık.  Arabadan inene kadar beni uyuz etmeye devam etmiş ve üstelik sinirlenmemi büyük bir keyifle eğlenerek izlemişti. Ben de buna karşın arabasına tekme atmıştım. Hem de o güzelim arabaya! Yani pişmansam bile sırf bunun için pişmandım. Arabaya tekme attıktan sonra Belalı da sen tam anlamıyla bir belasın, hem de Sarı Bela demişti. Bana bela diyenin lakabının da Belalı olması cidden büyük bir ironiydi, o ayrı konu tabi.  Ardından kafamdaki baş ağrısıyla birlikte mahalleye giriş yaptığımda, "Almina!" diye hönkürerek yanıma gelen arkadaşlarım ve kuzenim Berke hep birlikte üzerime zıplayarak bana sarılmaya çalışmışlardı. Hiçbir şeyi anlatmak zorunda kalmadan evimde oturmak gerçekten beklentilerimin çok çok üzerinde bir durumdu. Şu an tek temennim, dün gece mahalleden birinin bizi görmemiş olmasını dilemekti. Yoksa durum sandığımdan daha feci bir hale gelirdi.  "Nereye daldın kız yine," dedi Canan yengem belimden dürterek. "Hayrola?"  "Hiç... Öyle gözüm dalmış."  "Bilirim ben o göz dalmalarını, bilirim..." Diyen Meltem yengem bana seni gidi çılgın dermiş gibi bir ifadeyle bakıyordu. Neredeyse on beş yaşımdan beri bu tür söylemlere maruz kaldığım için pek de taktığım söylenemezdi açıkçası. Sadece göz devirmekle yetindim.  "Neyi bilirsin yenge? Bize de söyle, biz de bilelim?"  Meltem yengem de tıpkı Canan yengem gibi etimi cimcikleyerek, "Sus kız yelloz," dedi. "Bilmiyormuş ayağına yatayım deme, yemezler."  İsyan ederek, "Yahu neyi yemezler?" diye sorduğumda Canan yengem bana gözlerini kısarak baktı.  Aman Allah'ım, yoksa anlatmadığım olayı çoktan öğrenmişler miydi? Bunu düşündüğüm an gözlerim faltaşı gibi açılırken midemin kasıldığını hissettim. Beni kesinlikle yanlış anlamış olmalıydılar. Derin derin nefesler vererek ikisi arasında mekik dokuyan gözlerimle beraber diyeceklerine dikkat kesilmiştim. Ama bilselerdi bu kadar sakin de kalmazlardı... Neler oluyordu yahu! En sonunda konuşan Canan yengem oldu, "Adama resmen kur yapıyorsun, göremiyoruz sanma. Bu bildiğin gösterip elletmemek gibi bir şey."  "Yuh!" Diye resmen haykırdım. Neyden bahsediyordu bu kadınlar? "Tövbe Estağfirullah... Yenge ne diyorsunuz siz? Kime gösterip elletmiyormuşum ben? Ya bu ne iğrenç bir tabir?"  "Kime olacak... Tabii ki Bertan'a. Kız sen de az değilsin ha..." Diyerek dürte dürte beni deviren Meltem yengem olmuştu.  "Ya kadınlar! Kudurdunuz mu siz Allah aşkına? Ağzınızdan çıkanı kulağınız duyuyor mu? Hem bu da nereden çıktı?"  Yengemler bu Bertan olayını iyiden iyiye abartmaya başlamışlardı ve bu benim sinirime dokunuyordu. Dans ettiğimiz günden beri çeşitli çeşitli imalara maruz kaldığım gerçeği her gün beni çileden çıkartmaya yetiyordu. Yahu bir kere o adam, benden yaşça büyüktü. Benim gibi bir ergenle ne işi olabilirdi ki? Yani istesem de ondan bana yâr filan olmaz, olamazdı. Zaten böyle bir şeyin düşüncesi bile rahatsız olmama sebebiyet veriyordu. Bu da nereden çıkmıştı ki?..  Mahalle aklı, diye düşünmeden edememiştim. Milletin işi gücü gençleri baş göz ederek evlendirmekti. Yengemler de bu mahalleli içinde kala kala onlara benzemişlerdi.  "Ay annem benim... Salak bu kız. Vallahi de billahi de salak..." Diyerek başımı okşayan Meltem yengem bana umutsuz vakaymışım gibi bir ifadeyle bakıyordu.  Zaten bu aralar herkes bana bir şeyler anlatmaya çalışıyordu ama anlamıyordum; problem ya bendeydi, ya da çevremdekilerdeydi. Anlaşılan bu mahallenin erkeklerinden ve bu mahallenin çevresinde herhangi yabancı bir erkekle bir arada bulunmaktan uzak durmalıydım. Söylenenlerden çıkarmam gereken tek ders buydu sanırım.  ***  Ertesi gün, okula gitmek üzere olduğumuz yeni bir sabaha gözlerimi açmıştım. Gün içinde yaptığım rutin işlerimi tamamladığımda kahvaltımı yaparak Berke'yle beraber evden çıktık. Hava iyiden iyiye soğumaya başlamıştı. Soğuk rüzgar suratımı yalayıp geçtiğinde, uykusuzluktan dolayı acıyan gözlerimin pürüzünü silip süpürmüştü.  Yine her sabah yaptığı gibi bütün enerjisiyle arkadaş ortamımıza giriş yapan lanet olası Akgün, uyku mahmuru Berke'nin ensesine şaplağı indirdiğinde, Berke dengesini sağlayamayıp yeri boyladı. Sanırım kendimi tutamayacaktım...  Akgün anıra anıra gülerken mahallenin ortasında, "Selam gençlik!" diye bağırarak sabahın köründe mahalleliden bir ton küfür yemişti her zamanki gibi. O sırada ayağa kalkan Berke Akgün'e döndü ve "Sıçtım ağzına Akgün!" diye çığırarak onu kovalamaya başladı. Akgün tıpkı bir kedi gibi çığlık atıyor ve ellerini teslim oluyormuş gibi yapıp kaldırarak koşmasını sürdürüyordu. Bizse bu durumlara ziyadesiyle alışık olduğumuz için okula gitmek üzere yolumuza devam ettik. Mahalle mahalle değil, sanırsınız hayvanat bahçesi...  Yürüye yürüye mahallenin sonuna geldiğimizde görüş açıma giren ilk Yaren oldu. Ne diyeceğimi bilemeyerek koluna girdiğim Kerem'e bakarken o, gayet rahattı benim aksime. Fakat Yaren için aynı şeyleri söyleyemeyecektim, kendisi resmen tırnaklarını kemiriyordu. Burnunun biraz da olsa sürttüğünün pekala farkındaydım. Çünkü o günden beri Yaren'le ne bir arada bulunmuştum, ne de onunla konuşmuştum. Aynı şekilde Koray ve Berke de onunla konuşmuyordu. Hatta Berke ona benden daha fazla bir kin tutmuş olmalıydı ki, onunla asla konuşma diyerek sürekli beni doldurmaya çalışıyordu. Ama bunu yapabilir miydim, bilmiyordum. Çok geçmemiş olacak ki boş olan diğer koluma Yaren girdi. Ona alttan alttan bakışlar yolladığımda, onun da aynı şekilde bana bakmaya çalıştığını fark etmiştim. Aslında şu durumda ne hissedeceğimi bilmiyordum. Sadece öylece beklemekti tercihim. Zaten özür dilese de dilemese de onunlar her halükarda konuşacağımı biliyordum. Benim küs kalmam genelde kısa sürerdi -ki o da sadece blöfümün bir parçası olurdu.  "Şey..." Diyen Yaren'in sesini duydum. O sırada Koray yanımdan ayrılarak diğer arkadaşlarımın yanına katıldı. Anlaşılan hepsi bizi yalnız bırakmak için uzaklaşmıştı. "Nasılsın Almina?"  "İyiyim Yaren, sen?" Gülümsemeye çalıştım. O da soruma karşılık kafasını olumlu anlamda sallayarak bana cevap verdi. Bir süre daha öylece susarak ilerledik. Ne o konuştu, ne de ben konuştum. Yaren'in bana karşı mahcup olduğu her halinden belliydi. Fakat kelimelerinin dile geleceğine dair en ufak bir belirti göremiyordum. Biraz daha ilerlediğimizde okula gitmek üzere bineceğimiz minibüse varmak üzereydik. Tam o anda Yaren bir anda atağa geçerek boynuma sıkı sıkı sarıldı. Bir an ne yapacağımı bilemeyerek öylece kalakaldım.  "Çok özür dilerim Almina." Dediğinde ağlamaya başlamıştı. "Öyle demek istememiştim, gerçekten niyetim seni kırmak değildi, hata ettim. Biliyorum, biraz şımarıkça davranıyorum ama elimde değil. Lütfen beni affet. Seni kırdığım ve af dilemediğim için günlerdir içim içimi yiyor."  Şimdi, buna ne denilebilirdi ki? Affetmesem, benim içim içimi yiyecekti. Affetsem, her şey tatlıya bağlanarak çözülürdü -ki öyle de yapacaktım. Bu yaptığımı gören Berke muhtemelen kafamı kırardı ama ben, arkadaşlarımı kırmak yerine kafamın kırılmasını tercih edecek olan bir insandım. Aslında salak olduğumun pekala farkındaydım ama kinci olmanın da hiç kimseye bir faydasının dokunmayacağını bildiğim için tercihim her daim olumlu yönde olurdu. Neredeyse her gün aynı ortamda bulunduğum kişiyle konuşmamam da saçma olurdu en nihayetinde.  Kollarımı onun bedenine sararak, "Tamam," dedim. "Ağlama artık... Biliyorum ben senin niyetini. Ayrıca affettim seni, tabii bir daha tekrarlanmaması şartıyla." Yaren alkış tutarak tekrar boynuma zıpladığında kafasını kaldırıp yanağıma kocaman bir öpücük kondurdu ve göz yaşlarını elinin tersiyle silerek sevinç nidaları atmaya başladı.  Bir müddet hep birlikte güle oynaya ilerledik. Bugün Akgün ve Koray hariç hepimizin dersi sabahtı. Sema'nın ve Meryem'in zaten meslekleri ellerindeydi, Yaren ise annesinin yanına çalışıyordu. Barış da arada bir çalışıyor, arada bir kaytarıyordu. Okula gitmeye devam eden ameleler bir biz vardık; Kerem, Berke, Koray ve Akgün olarak. İlerlemeye devam ederken karşımıza, hani şu geçenlerde bana sahipli olup olmadığımı soran Furkan çıktı. İlk önce gülümseyerek baş selamı verdi, ben de aynı şekilde karşılık verdim. Öylece geçip gideceğimizi umarken onun bir anda, "Selam Almina," demesiyle olduğum yerde durmak zorunda kaldım. "Nasılsın?" Şimdi cevap vermeyerek onu orada bıraksam ayıp olurdu. O yüzden hiç değilse bir iki kelime edip bu konuşmayı sonlandırabilirdim, "İyiyim, sen nasılsın?" O sırada Yaren annesinin yanına geç kalacağını söyleyerek gözden kayboldu. Ah, bu kızlar da benim yanıma yabancı bir erkek yaklaşınca hemen yanlış anlıyorlardı, saçma sapan triplere giriyorlardı. Bu hareketi yüzünden daha sonra Yaren'den hesap sormayı aklıma not ettim.  "Ben de iyiyim. Okula mı gidiyordun?"  "Evet," dedim önde beni bekleyen Berke ve Kerem'e bakarak. "Hatta arkadaşlarım beni bekliyorlar. Bir an önce gitsem iyi olacak."  "Anlıyorum... Ama fazla vaktini almayacağım, merak etme. Sadece ne okuduğunu merak ettim?"  Gülümsedim, "İnşaat mühendisliği okuyorum. Birinci sınıfım." Bunun üzerine Furkan'ın şaşkınlıkla dudak bükmesi bir miktar gururumu okşadı. Kime inşaat okuduğumu söylesem hepsi aynı ifadeyle bakıyordu bana. Ya da piyasayla ilgili hiçbir fikri olmayan insanların inşaatta iş yok yiaa diyerek ağızlarını yaya yaya boş boş konuşmalarına şahit oluyordum. Bizim Türk milleti gerçekten bir garipti. "Bu çok iyi," dediğinde o da gülümsüyordu. "Nasıl? Zor bir bölüm mü?"  "Yani evet. Her bölüm gibi bu bölümün de bir zorluğu var ama bir insan okuduğu bölümü sevdikten sonra bunun bir önemi kalmıyor."  "Bu noktada da haklısın tabi. Anlaşılan sen de bölümünü çok seviyorsun?" Ona cevap vereceğim sırada telefonuyla konuşan bir adam, Furkan'a omuz atarak geçti. Ardından telefonda konuştuğu kişi her kimse ona, "Sokağın sonundayız ağabey." diyerek bize ters ters baktı ve yoluna devam etti. Gözlerini deviren Furkan onu pek de umursuyor gibi görünmüyordu.  Ben de onun sorduğu soruyu yanıtlamaya koyuldum, "Tabii ki de çok seviyorum. İnşaat mühendisi olmak benim en büyük hayallerimden biri. Bayılırım şantiye ortamına!" "Vay, demek şantiye ha?.. Ama şantiyelerde çalışmanın çok daha zor olduğunu duyuyorum sağdan soldan. Bunu göze alıyorsun yani?" Göze alırdım tabi, ne vardı ki bunda? Ayrıca hiç de zor değildi bence.  Gülümseyerek, "Evet." dediğimde Furkan beni baştan aşağı süzerek dudağının kenarını kaşıdı ve gözlerini çok kısa süre belirli bir yerde tuttu. O, bacaklarıma mı bakıyordu, yoksa ben mi yanlış anlıyordum?  "Mühendis olmak da sana ne yakışır biliyor musun," dedi sırıtarak. "Seni kafandaki mühendis baretiyle şantiyelerde gezerken görmek dünyanın en güzel manzaralardan birisi olabilir."  Her ne kadar az önceki düşüncemi unutmuş olmasam da yine de gülümsedim. Gerçekten son söylediği şey acayip hoşuma gitmişti. Mühendislik zaten hayalim olan bir meslekti ve o hayalin üzerine böyle bir iltifat almak sabah sabah keyfimin yerine gelmesine vesile olmuştu.  "Almina!"  İsmimin telaffuz edildiğini duyar duymaz sesin geldiği yöne bakarak sahibini bulmaya çalıştığımda, hemen birkaç adım öteden hızlı adımlarla bulunduğum yere doğru yönelen Belalı'yı görmem uzun sürmedi. Zaten kara olan gözlerinde daha da çok kararmışlık görmek beni afallatmıştı. O gözlerden adeta alev çıkıyordu.  Yanımıza geldiğinde öfke tüten gözlerini Furkan'dan ayırmadan, "Bülent ağabey seni çağırıyor!" dedi sert bir sesle. Şaşkınlıkla, "Hani nerede?" diyerek etrafıma saf saf bakındığım sırada Belalı değil yüzüme bakmak, beni dinlese iyiydi.  Birbirlerine saf öfkeyle bakan iki adam sanki ben orada yokmuşum gibi gözleriyle kavga ederlerken, Belalı'dan en sonunda bir atak geldi, "Sokağın başında seni bekliyor. Bir an önce gitsen iyi olur."  Burada daha fazla durmamın bir anlam ifade etmeyeceğini anladığımda iki herifi birbirlerini yemek üzere yolun ortasında bırakarak bizimkilere durumu açıkladım yavaş adımlarla ilerlemeye başladım. Kavga çıkmasından endişe ederek tedirginlikle bizim eve doğru ilerlemeden hemen önce Kerem ve Berke'ye durumu açıklamıştım, onlar da sanırım benimle aynı düşüncede olacaklar ki endişeyle Belalı ve Furkan'ın yanına gittiler. Bu ikisinin birbirleriyle -daha doğrusu Belalı'nın Furkan'la- ne alıp veremediği vardı bilmiyordum ama aynı ortamlarda bulunmaktan pek hoşlanmadıkları barizdi. Bu gerginliğin yerine iki medeni insan gibi birbirlerine görmezden gelmeleri en mantıklısıydı fakat ben, o ışığı Belalı'da göremiyordum. Aman, beni çok da ilgilendirmez diye düşünmeye çalıştığım halde deli gibi merak ediyordum ama şimdilik bunu bir rafa kaldırmam gerekiyordu. Bülent amcamı bulmalıydım. Fakat sokağın başına geldiğim halde ona dair bir görüntüye rast gelmemiştim hiç. Zaten otuz dakikada bir gelen minibüsü de kaçırmış olmalıydım... Bu saatten sonra okula kadar uçsam da bir fayda etmeyeceği için derse mecburen arada girecektim. Ama ondan önce beni çağıran amcamı bulmam gerekiyordu. Bir süre daha etrafıma bakınarak, "Bülent amca?" diye seslendiğimde kafamı kaşımaya başlamıştım. Hava git gide daha soğuk bir hal alıyordu ve ben üşümeye devam ettikçe hasta olacağımı hissediyordum. Zaten hassas bir bünyeye sahip olduğum için şifayı kapmam bir haftamı almazdı. Daha sonra ise Canan yengem beni öldürürdü. Ya benim anlamadığım bir şey vardı; Bülent amcam beni niçin çağırsındı ki? Ya da neden özellikle Belalı'yla bana haber göndersindi? Şu saatlerde amcamın işte olması gerekiyordu. E bana ulaşmak istese telefonla arardı. Kim bilir, belki de Belalı benimle kafa bulmuştu ve bu sayede kaputunu yamulttuğum arabasının intikamını almak istemişti. Saçmalıyorsun, diyen iç sesime bu kez hak vermiştim. Derin bir nefes vererek omuz silktiğimde oldukça yavaş olan adımlarla yürümeye başladım. Soğuk rüzgar yüzüme her çarptığında dudaklarım daha da fazla kuruyordu ve burnum da kesinlikle kızarmış olmalıydı. Gökyüzüne yüz kızartacak kadar kuru bir soğuk hakimdi çünkü. E bir de benim sarı tenli olduğumu hesaba katarsak kesinlikle domatese dönmüş olmalıydım. Dönüş yolunda kaşlarını çatmış bir şekilde bana doğru yürüyen Belalı'ya rast geldim. Onu her seferinde görmekten ciddi anlamda bıkmıştım. Nerede garip bir olayla karşılaşıyorsam, orada da hep Belalı bulunuyordu. Üstelik onu her seferinde mahallede görüyor olmam yetmiyormuş gibi bir de herkesin dilinde onu duyuyordum. Sanırım bu herif, diğer arkadaşlarından biraz daha fazla popiydi. "Hani amcam çağırmıştı," dedim sitem ederek. "Gittiğimde hiç kimseyi göremedim ben." "Görememen çok doğal çünkü amcan filan seni çağırmadı." Bu cümleyi kurduğu an adeta şok geçirerek baktım ona. "Peki neden böyle bir şey yaptın?" "Canım öyle istedi." Dedi bir de pişkin pişkin. Bu herife iyiden iyiye uyuz olmaya başlamıştım. Kaşlarımı çatarak, "Canının her istediğini yapmayı kes," dedim. "Senin yüzünden otuz dakikada bir gelen minibüsü beş dakika farkla kaçırdım." Takındığı tavır gerçekten hoşuma gitmiyordu. "Geç gitsen ölmezsin." Uyuz, domuz! Gözlerimi devirerek, "Seninle uğraşmayacağım." diye söylendim. Yanından geçip gitmek üzereydim ki kolumdan tuttu. Klişelerden nefret ettiğimi söylemiş miydim?.. "Bak, okula geç kaldım tamam mı? O yüzden bırak beni de gideyim?" Diyerek bir kolumu tutan eline, bir de ona baktığımda gece karası gözlerinden öfke akıyordu. Furkan'a sinirlenmiş olabilirdi lakin onun sinirini çıkaracağı bir oyuncak olduğumu zannediyorsa yanılıyordu. "O herifle ne konuşuyordunuz." Diye sordu soğuk çıkan sesiyle. Bu gerçekten fazla gıcık bir durumdu. Uyuzluğu her geçen dakika daha da artıyordu. "Seni ilgilendirir mi?" Dedim aynı tınıyla. "Kendini ilgilendirmeyen konulara fazla meraklısın." Bu cesaret nereden gelmişti bilmiyordum ama ruhumdaki baş kaldıran kadın ayağa kalkarak kendimi sonuna kadar savunmamı emretti. Ailemden başa birine hesap vermek yapacağım son şey bile olamazdı, utancımı bastırıp yerine öfkemi devreye sokunca gerçekten de konuşma yetimde epey bir artış gözlüyordum. Son cümleme karşın daha da öfkelendiğini görebiliyordum, "Beni ilgilendirip ilgilendirmemesi şahsıma aittir. Sen sadece soruma cevap ver." "Soruna cevap vermek zorunda olduğumu hatırlamıyorum. Ayrıca kolumu bırakırsan okula gideceğim." "Benden kaçamazsın Almina," dedi saf bir ciddiyetle. "Bunu istesen de yapamazsın. Seni her yerde yakalarım, attığın her adımdan haberim olur. Yaptığın her şeyi sen daha yapmadan ben öğrenirim. O yüzden kendini boşuna yorma. Zor olabilirsin ama imkansız değilsin, bunu da asla unutma." Kaşlarımı çatarak, "Bu da ne demek şimdi," dedim. Söylediklerine ne gibi bir anlam yükleyeceğimi kestiremiyordum. Bu adam bana sürekli bir garip davranıyordu. "Zor olabilirsin ama imkansız değilsin, de ne demek? Sen kendini ne sanıyorsun ya?" "Boş versene... Sana açık açık söylense de, sende öyle bir potansiyel var ki onu bile anlamazsın." Şimdi o bana salak mı demek istemişti, yoksa ben mi yanlış anlıyordum? Kendini herhalde fazla zeki sanıyordu. Gardımı indirmiş bir şekilde ona her an bir cevap vermek için hazırda bekliyordum. Fakat o, benden önce davranarak ani ruh değişimiyle beni sekteye uğrattı ve sırıtmaya başladı. Yahu her seferinde bu adamın derdi neydi böyle? "Sen onu bunu bırak da... Ailen bir şey dedi mi?"  "Hayır demedi..." O sırada küçük bir kız çocuğu elindeki bir oyuncak bebekle cıvıldayarak yanımızdan geçtiğinde istemsizce Belalı'nın kolundan tuttum. Bu detay Belalı'nın o kara gözlerinden asla kaçmazken bakışlarımı hemen başka yöne çevirerek dikkatimi ondan uzaklaştırmaya çalıştım. Bu lanet olası fobiden derhal kurtulmam gerekiyordu.  "Şu saçmalığın bana açıklamasını yapman için ne yapmam gerekiyor, Sarı Bela? Neden ya? Neden korkuyorsun şu oyuncaklardan?"  Öylece yüzüne baktım. Yani, ne diyebilirdim ki? Ona bunu açıklamama imkan yoktu. Şimdiye kadar kimseye açıklamamıştım ve şimdiden sonra da açıklayacak değildim. Bu sır benimle birlikte mezara gidecekti. Yalnızca başımdan savuşturabilmek adına, "Çok önemli bir şey değil," dedim hala kolunu tuttuğumu fark edip onu azat ederken. "Sadece küçükken bir abla vardı ve onlarla ilgili korkunç hikayeler anlatırdı sonra..." Gözünü kısarak bana baktığında inandırıcı olmadığımı daha ne kadar belli edebilirdi, merak ediyordum. "...ondan korktum falan filan. Boş bir sebep yani." "Berbat bir yalancısın."  "Neyse ne. Okula gitmem gerekiyor artık." "Bunu sebebini anlatmazsan gidem-" Sözünü kestim. "Anlattım işte. Başka bir sebebi yok." "Hem ben ne düşündüm biliyor musun," dediğinde derin bir nefes aldı ve kuruyan dudaklarını yaladı. "Dün geceki yaşananları ailene anlatmaya karar verdim. Sonuçta bunu bilmeye hakları var."  Hissettiğim şokla birlikte, "Ne!" diye çıkıştığımda adeta kalp krizi geçirecektim. "Şimdi bunun konumuzla ne alakası var?" Belalı'nın suratında oldukça ciddi gibi bir ifade vardı ama yine de bir an için ciddi olmadığını düşünmüştüm. Fakat devamında sarf ettiği cümleler o kadar gerçekçiydi ki kalbim, duyduğum stresten dolayı küt küt çarpmaya başlamıştı bile. "Konumuzla alakası yok ama..." Dedi gökyüzüne bakarak düşünüyormuş gibi yaparken. "Mesela sırf canım istediği için bunu yapabilirim. Sonuçta benim bir korkum veyahut kaybedeceğim bir şeyim yok. Sen en azından ailenin güvenini kaybedersin, öyle değil mi Sarı Bela?" Maalesef... Maalesef ki evet, öyle. "Ama neden," dedim her zamanki gibi sitem ederek. "Ya ama benim bir suçum yok ki... Çok biliyorsan eve bıraksaydın... Sende de suç var." "İyi de ben seni evine bırakmayı teklif etmiştim ama sen beni reddetmiştin hatırlarsan?.." Allah benim belamı versin zaten! Ağzım yamulsaydı da içmeseydim şu zıkkımı! "Söylemesen iyi olur." "Sebep?" "Sebep yok ama şey..." Diyerek gevelemeye başladım. "Ben, yani beni seviyorsan söylemezsin." Yahu bu ne kadar saçma bir cümleydi böyle? Acaba kendimi daha ne kadar rezil edebilirdim? Belalı'nın afallayan ifadesi gözlerine garipsediğim o duyguları tekrar yüklerken, söylediğim cümleyi geri almak adına hemen konuşmama devam ettim. Utancım yine su yüzüne çıkmıştı. "Şey yani... Tamam kabul ediyorum, az önceki cümlem fazla saçmaydı ama yine de söylememeni tercih ederim. İlk başta durumu kurtarmışken şimdi de mızıkçılık yapma işte..." Bana yan yan sırıtırken, "Ya da tamam," dedi. "Seni kırmayayım bari..." Son cümlesinden sonra ona kocaman gülümsedim. Ardından, "Koçum benim be!" diye resmen hönkürerek sırtına bir tokat geçirmeseydim aslında gayet iyi bir iletişim vardı aramızda. Ondan sonra öyle bir utandım ki, yanımdaki arabaya kafamı defalarca gömesim geldi. Yanaklarımın al al olduğuna -her ne kadar göremesem de- yemin edebilirdim. "Şey..." Belalı bana her zamanki gibi gülerek karşılık vermişti. Ben de çocuk gibi dudaklarımı büzdüm. "Pardon bir an öyle şey oldu, üzgünüm." Ona utangaç utangaç gülümsediğimde, "Tekrardan teşekkür ederim." diye mırıldandım.  "Tek bir şart," dedi ciddi bir ifadeyle. "Yalnızca tek bir şartım var." Bunu duymam gerçekten fazlasıyla gerilmeme yetmişti. Henüz daha tam olarak tanımadığım bir adamın bana ne gibi bir şart sunacağını kestiremediğim için birkaç saniyede kurabileceğim en kötü senaryoları kurmuştum kafamda. Kötü bir şarta karşın gidip kendim söylemeye razı gelirdim. Ama yine de, koşacağı şartı merak ettiğim için devam etmesini bekledim. "Nedir?" Bu sefer de suratına umursamazlık maskesini geçirmişti. Kafamda dönüp duran düşünceler onun sürekli değişen ifadeleriyle birlikte rotasını şaşırırken kendimi olabildiğince kastım. Birilerinin eline malzeme vermemek için canla başla uğraşan ben bile şu durumda daha kötüsüne denk düşmüştüm. Ona bunu en baştan anlatmamam gerekirdi aslında. Belki de ailemin bildiğini zannetseydi böyle olmayacaktı. "Sır... Kalbinde sakladığın o sırrı öğrenmek istiyorum Almina. Nedir dilini zorlayan, onu öğrenmek istiyorum. Bir oyuncak bebekten neden korktuğunu öğrenmek istiyorum..." Yavaşça yaklaştı bana. "Hadi anlat." "Asla!" Dediğimde gözlerim dolmak üzereydi. Ona hiçbir şekilde hiçbir şey anlatmayacaktım. O bunu asla bilmeyecekti, sadece o değil hiç kimse bilmeyecekti. Dediğim gibi bu sır benimle mezara kadar gidecekti, ötesi yoktu. "Senin sadece oyuncak bir bebekten ürken bir kız olmana sebep olan o şeyi çok... Çok merak ediyorum. Sana ulaşmak istiyorum, Almina." Bana ulaşabilecek en son kişi bile değildi o. "Senin söylemene gerek yok," dedim gözlerimin dolu dolu olmasına engel olamayarak. "Ben zaten birazdan dün gece olup biteni bütün aileme anlatacağım. Boşuna zahmet etme yani." "Demek o kadar kötü diyorsun ha?" Endişeyle bana baktı. Fakat o endişenin ardına daha derin duyguların var olduğunu görebiliyordum. Fakat o duyguların adını koymaya aklım ermiyordu işte. Gözlerindeki o saf merak asla öğrenemeyeceğini bildiğim halde öğrenebilecek olma ihtimali beni ürpertiyordu. Şu zamana kadar hiç kimsenin bana ulaşmasına izin vermeyen ben, ona mı izin verecektim? Zaten kimse de hiçbir zaman bana bu denli ulaşmak istememişti hatta ailem bile. Ona bunu düşündüren şey neydi, çok merak ediyordum. "Yeter bu kadar." Dedim. "Öğreneceğim Almina," diye bağıran adamı ardımda bırakırken adımlarımı devam ettirdim. "İstesen de istemesen de mutlaka öğreneceğim. Bunun için de hiçbir fırsatı kaçırmayacağımdan emin olabilirsin. Eğer ben de Belalı'ysam, senin peşini asla bırakmayacağım, Sarı Bela!"
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE