0.2

1268 Kelimeler
The Judge From Hell, Run Away Akıl Hastanesi, 2. Gün Genç adam, odasından hemşirenin yardımıyla yavaş adımlarla çıktı. İki üst katta bulunan terapist ile görüşmesi gerekiyordu. Sessizlik içinde hemşireyle beraber asansöre doğru yürüdüler, aynı sessizlikle gelecekleri kata vardılar. Hemşire onu koridorun sonundaki odaya yönlendirdi. Kapıyı yavaşça tıklatarak “Bay Smith.” Diye seslendi içeriye doğru. “19 numaralı hastanız geldi.” Hemşire hastanın girmesi için aldığı onayla hastaya yol açtı. Genç adam, yavaş adımlarla içeri girdi. Ne yapacağını bilemez bir şekilde karşısındaki adama baktı. Doktor gülümseyerek “Oradaki boş koltuğa oturabilirsin.” Dedi ve tam karşısındaki siyah deri koltuğu işaret etti. Bay Smith, ellilerinin sonunda yaşlıca bir adamdı, sandalyesinde hafif kambur bir şekilde oturuyordu. Elindeki kırmızı dosyada karşısındaki adamın, Cedric Cyrus’un bilgileri yer alıyordu. “Neden burada olduğunu biliyorsun.” Dedi doktor. “Alman gerekenden daha hafif bir ceza aldığını da.” Cedric ile göz teması kurdu doktor. Bakışlarında açıkça bir tiksinme ve öfke yer alıyordu. “Söyle Cedric.” Dedi buz gibi bir sesle. Gözlüğünü burnunun ucuna kadar ittirdi ve dik bakışlarını karşısındaki adama dikti. “O küçük kızı neden öldürdün?” Axel’in meydan okuması, kafede bir anlık sessizliğe yol açtı. Herkesin gözleri, bizi izleyen gruptan birer ışık huzmesi gibi üzerimize odaklanmıştı. Ne yapacağımı tam olarak bilmeden etrafıma bakarken, içimde bir şeyler öfkeyle karışık duygular kaynamaya başladı. Herkesin gözleri birbirine kayarken, ben de nefesimi derince alıp, kararımı verdim. “Tamam,” dedim bir kez daha. Sesim, içimdeki kararsızlığı saklamaya çalışarak soğuk çıktı. “Kabul ediyoruz.” Axel’in sinsi gülümsemesi daha da genişledi. O gülümseme, bir tür zaferin habercisiydi. “İyi karar,” dedi. “O zaman… Bu akşam. Bizi orada bekleyin.” Zara ve Elara, biraz daha geriden, birbirlerine bakarak gülümsediler. Milo ve Elias ise sakin, ancak belirgin bir şekilde keyif alıyordu. Her birinin tavırlarında bir tehdit, bir meydan okuma vardı. Axel’e cevap veren olmadı. Abim alay ve öfkeyle gülerek Axel’e baktı ve sandalyesine geri oturdu. Axel ve diğerleri muhtemelen hepimizin öfkeyle kafeden çıkmasını bekliyorlardı lakin onlar da laf sokmak yerine ters bakışlar atmakla yetindiler. Kai sertçe ensesini kaşıdı, Isla dudaklarını sertçe birbirine bastırdı ama herhangi bir şey söylemedi. Sanki her şey birkaç saniyede karar verilmiş gibi, ama arka planda çok şey değişecekti. Axel ve arkadaşları hemen kalktı ve hızla kafeden dışarıya doğru yürüdüler. Sesleri, kapıdan uzaklaştıkça azalırken, içimdeki huzursuzluk daha da büyüdü. Bir süre kimse konuşmadı. Ama herkesin içinde aynı soru vardı: Bunu neden kabul ettik? Kai nihayet konuştu. “Bu kadar kolay kabul etmemeliydik.” Sesinde bir endişe vardı. “Onlar hep böyle… bizi zor durumda bırakmaya çalışacaklar. Bunu kabul etmemeliydik.” Ezra kafasını salladı. “Axel’in geçmişte neler yaptığı ortada. Şehir dışında, terkedilmiş fabrikada iki gün geçirmek… İyi fikir değil.” Ronan ellerini masaya vurdu. “Ama buraya kadar geldik, geri adım atmak da yok. Ivy, sen ne düşünüyorsun?” Isla sertçe bana baktı. “Neden bunu kabul ettin Ivy?” Dedi öfkeyle. Bütün gözler bana çevrildi. İçimden bir şeyler, gitgide daha kararlı bir hale geliyordu. Bu meydan okuma, bir yandan da bir fırsattı bizim için. Bir grup olarak bir araya gelip, Axel’e karşı durabilirdik. Gerçekten korkutucu olabilirlerdi, ama aynı zamanda biz de korkutucu olabilirdik. Axel’e karşı durduramadığım bir öfkem vardı, benim öfkem onunkiyle kıyaslanamasa bile onu ezmek, canını gerçekten yakmak istiyordum. “Biz kazanacağız,” dedim, kararımı net bir şekilde ortaya koyarak. “Geriye adım atmak yok. Bu fırsatı kaçırmayacağız.” Ezra gözlerini kısıp bana bakarken, başını salladı. “Bunu yapacaksak, her birimiz hazır olmalı. Çünkü orada beklenmedik bir sürü şey olabilir.” “Haklısın.” Dedi abim sakince, arkasına yaslanmış, içeceğinin pipetiyle oynuyordu. “Niye özellikle o fabrikayı seçmiş olabilirler ki? Yaptıkları bir,” diyerek duraksadı. “Bir plan mı var yoksa?” Kai, kolunu sıkıca kavrayarak, “Hadi o zaman, ne yapmamız gerektiğini konuşalım,” dedi. Birkaç dakika sonra, bir plan oluşturmaya başladık. Ama kimse farkında değildi ki, bu meydan okuma, aslında sadece bizim için değil, Axel ve onun grubunun da sonunu getirebilirdi. O terkedilmiş fabrikada yalnızca kazanan bir grup olmayacaktı. Sadece biz olacaktık. Birkaç saat sonra, kafede yaptığımız konuşma aklımdan çıkmıyordu. Hepimiz bizim evimizde toplandık. Gecenin ilerleyen saatlerinde, terkedilmiş fabrikanın olduğu bölgeye gitmek için ayrılmamıza daha çok vardı. Ancak bir türlü kafamdaki sorulara cevap bulamıyordum. Axel’in bize karşı planı neydi? Gerçekten sadece bizi zor duruma sokmak mı istiyordu, yoksa daha fazlası vardı? Ezra’nın söyledikleri doğruydu: Bu işler hiç de kolay olmayacaktı. Ama bir yandan, bu fırsatı da kaçırmak istemiyordum. Eğer gerçekten bu sınavdan sağ çıkarsak, Axel ve ekibi hakkında daha çok şey öğrenecektik. Bunu düşündükçe, korkularım biraz daha dağılmaya başladı. Nico, masanın etrafında dolaşıp sessizce konuşmaya başlamıştı. “Herkes hazır olmalı. Axel’in grubu neredeyse her durumda üstünlük kuruyor. Bu sadece bir test değil, aynı zamanda bir tür savaş.” “Haklısın.” Dedi Isla, üzerindeki yeşil sweatin kollarını sıyırmış, dirseklerini masaya yaslamıştı. “Ama ben yine de endişeleniyorum. Axel’in ne kadar ileri gidebileceğini bilmiyoruz ve bu beni korkutuyor.” “Bize bir zarar veremez Isla.” Dedi Kai, kolunu Isla’nın omzuna doladı ve kardeşine gülümsedi. “En azından fiziksel olarak.” “Ben bundan fazla emin değilim.” Dedi Ronan, elini sertçe masaya geçirerek. “Axel’in Nico’ya olan nefretini bilmiyor muyuz? Ya ona, Ivy’ye, bize, gerçekten bir zarar verirse? Ya içindeki intikam ateşi böyle sönerse, bizi ancak bu şekilde affederse?” Ezra, her zamanki gibi vurdumduymazdı. “Ama biz de affetmeyeceğiz,” dedi. “Axel ve grubu bizden fazla olamaz. Onları alt edeceğiz. Bu kadar basit.” Abim ise, başını öne eğerek derin bir nefes aldı. “Fabrika tehlikeli. Kimseyi riske atmamamız lazım. Aramızda kimseye bir şey zarar gelmemeli.” Elimi abimin koluna yerleştirdim ve onu rahatlatmak için gülümsedim. “Bir şey olmaz abim. Altı üstü terk edilmiş bir fabrikada 2 gün geçireceğiz, ne olabilir ki?” Ben, bir an sessiz kalıp düşünmeye başladım. Bu durum herkesin hayatını değiştirebilirdi. Sonunda gözlerim kararlı bir şekilde odaklandı. “Hadi gidelim. Gerçekten hazırız, değil mi?” Ezra, gözlerini kısarak gülümsedi. “Her zaman hazırız.” Saat geceyi geçiyordu. Birbirimize son bir bakış attıktan sonra, belirlediğimiz saatte fabrikanın bulunduğu bölgeye gitmek için yola çıkmaya karar verdik. Kapının kenarına bıraktığımız çantaları omuzlarımıza asarak sırayla evden çıktık. Yanımıza içecek, yemek, para ve ne olur ne olmaz diye bir kıyafet takımı almıştık. Kendi içimde bir şeyler hep endişelenmeme rağmen, bir yandan da adrenalinin nasıl yükseldiğini hissediyordum. Bu gece, her şey değişebilirdi. Fabrika yolu, kasvetli bir şekilde karanlıktı. Yavaşça ilerlerken, her adımda çevremdeki sessizlik daha da derinleşiyordu. Hava soğuktu, biraz rüzgar esiyordu ki etrafta sadece rüzgarın uğultusu ve ay ışığının zayıf ışığı vardı. Yürüdüğümüz on beş dakikalık yolun ardından yaklaşık yüz adıma yakın olan mesafedeki eski fabrikayı gördük. Fabrikanın silueti, uzaklardan bile korkutucu görünüyordu. Fabrika, yıllar önce terkedilmişti. Uzun zaman önce, burada çalışacak kimse kalmamıştı. Bugünse, sadece terkedilmiş duvarlar, kırık pencereler ve paslanmış metal yapılar kalmıştı. Burası, geçmişin izlerini taşıyan bir yerdi ve şimdi, bir savaş alanı olmaya hazırlık yapıyordu. Bizi bekleyen Axel’in grubu neredeydi? Ne yapacaklardı? Yavaşça içeriye girmeye başladık, her adımımız dikkatli ve ölçülüydü. Terkedilmiş fabrikanın havası ağır, karanlık ve boğucuydu. Birbirimize sessizce göz attık. Herkesin içinde aynı sorular vardı, ama bir şey de kesindi. Burada kalacak ve kazanacaktık. Sessizlikle geçen yolculuğumuz az önce sona ermişti. Fabrikanın olduğu alanının bahçesinde duruyor içeriye girip girmemekte tereddüt ediyorduk. “Onları bekleyecek miyiz?” Diye sordu Freya, kızıl saçlarını toplarken bir yandan da etrafına bakıyordu. “Burası hâlâ çok ürkütücü.” Freya’nın söylediğini destekler bir biçimde çıkan uğultu hepimizin tüylerini tekrar ürpertmişti. Gözlerim etrafta Axel’e dair bir şeyler ararken fabrikanın arkasından yansıyan gölgeleri fark ettim. Lakin girdiğimiz çelik kapının gıcırdadığını duyunca diğerleri gibi bakışlarım o yöne çevrildi. Axel ve arkadaşları gözlerinde belli bir alayla yanımıza yaklaştı, iki grup karşı karşıya geldiğinde duyulan tek ses rüzgarın uğultusu ve gıcırdayan kapıydı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE