Yaşanan kaosun üstünden sadece bir gün geçmişti. Set durmuştu, oyuncular dağılmış, reji ekibi sahipsiz kalmıştı. Gün doğalı saatler olmuştu ama içeride hâlâ bir uğultu vardı. Rüçhan, yapımın her dakikasına para akıtan biri olarak daha fazla gecikmeye tahammül edemiyordu. Filmi tamamlamak istiyor ama boşta bir jön bile kalmamıştı. Sinirliydi, gömleğinin yakasını gevşetip gözlüğünü alnına itmiş, monitör başında tekli Feride sahneleriyle idare etmeye çalışıyordu.
Tam o sırada aklına bir kıvılcım düştü. Sertçe sandalyesinden kalktı ve setin arka taraflarında dolaşan işçilerin birine, İsmail’e seslendi:
“İsmail! Git, balıkçı Halit’in yanındaki şu çekik gözlü, ela bakışlı oğlanı kap getir bana!”
İsmail, anlamasa da sorgulamadı.
“Nasıl derseniz efendim,” deyip hızlı adımlarla setin dışına yöneldi. Hava ağırdı, güneş yakıyor ama nem içten içe boğuyordu. Yüzü terle parlıyordu.
Halit’in balık tezgâhına vardığında etrafta göz gezdirdi. Balık kızartılan ocaktan çıkan duman burnuna dolarken, göbekli, terli bir adam seslendi:
“Kime baktın evlat?”
“Çekik bir oğlan varmış... Rüçhan Bey onu çağırdı.”
“Neden?” diye sordu adam, bir yandan da balık çeviriyordu tavada.
“Bilmiyorum,” dedi İsmail, utana sıkıla.
Adam, başını sola çevirdi ve kıyıda oltayla uğraşan gence seslendi:
“Miraç! Rüçhan ağabeyin çağırmış, bir koşu git. Ne istiyorsa öğren bakalım.”
Miraç oltayı usulca kenara bırakıp ayağa kalktı. Yüzünde şaşkınlıkla karışık bir gerginlik vardı. Rüçhan gibi biri onu neden isterdi ki? İsmail’le yan yana yürürken sesi çıkmıyordu ama alnından süzülen terler şakağını ıslatıyordu. Her adımda, içine doğru daha çok gömülüyordu sanki.
Sete gelir gelmez Rüçhan onu süzdü ama tek kelime etmedi.
“Müge’ye söyleyin, suratına biraz pudra atsın. Derya da güzel bir şeyler giydirsin.” dedi bir yandan başka birine işaret ederken.
“Beni mi?” diye şaşkın şaşkın sordu Miraç.
“Günlük 300 lira,” dedi Rüçhan ve hızla bir sözleşme çıkardı. Kalemi uzattı.
Miraç anlamaya çalıştı ama zaman durmamıştı. İçinde tuhaf bir heyecan büyüyordu. Rüyada gibiydi. Kalemi aldı ve çekinmeden imzaladı.
“Halit ağabey ne der şimdi? Bana çok kızar,” dedi sessizce.
“Onunla ben konuşurum,” dedi Rüçhan, gözlerini genç adamın gözlerine dikerken.
“Kameraya baksan yeter, delikanlı. Başka bir şeye ihtiyacın yok.”
“Olur mu öyle şey ağabey?”
“Olur... Olur,” diye geçiştirdi. Ardından döndü ve bağırdı, “Hazırlayın delikanlıyı!”
İsmail, Miraç’ı hafifçe itekleyerek makyaj karavanına götürmeye başladı.
“Hayatın değişecek, hazır ol,” dedi kısık sesle.
Miraç, makyöz karşısında utangaçtı. Makyaj aynasında yansıyan kendi yüzüne baktı; tanımadığı bir adam gibiydi. O sırada genç bir kadın, elinde kağıtlarla yanaştı:
“Bunları ezberlemen gerekiyor. Makyaj bitene kadar.”
Kağıtlar kalın, kelimeler boldu ama Miraç’ın hafızası sağlamdı. Satır satır çevirip okumaya başladı.
Bu sırada sette kulaktan kulağa yayılan dedikodu, Feride’ye de ulaşmıştı. İki asistanın fısıldaşmalarını fark edince kaşını kaldırdı. Sigarasını söndürdü, göz ucuyla baktı.
“Ne olmuş? Anlatın bakalım,” dedi, sesi her zamanki gibi sakin ama içten içe kıpır kıpırdı.
Leyla, hem Feride’nin yakın arkadaşı hem de setteki baş asistanıydı.
“Yeni bir oğlan gelmiş başrole. Ne konservatuar mezunu, ne oyuncu. Bildiğin varoş! Balatlıymış!”
Feride hafifçe başını yana yatırdı.
“Kimmiş?”
Leyla dudak büktü. “Balıkçının çırağı. O köşedeki oğlan var ya...”
“Çekik... ela gözlü olan mı?” dedi Feride şaşkınlıkla.
“Sen nereden tanıyorsun?”
“Dün gece gazinoda gördüm. Bir de sette çay dağıtıyordu.”
Leyla hafifçe dürttü omzunu, “Aman diyeyim! Dikkat et.”
“Saçmalama, benden en az beş yaş küçüktür o.”
“Olmasa da!” dedi Leyla, sonra fısıldadı. “Rüçhan’ın sana takıntısını biliyorsun.”
Feride yüzünü buruşturdu.
“Benden uzak, Allah’a yakın olsun.”
O sırada İsmail yanlarına gelip, “Feride Hanım, sahne için hazırsanız geçelim,” dedi. Feride, elbisesini düzeltti, saçlarını hafifçe açtı. Setin kurulduğu binanın önüne yürürken bastığı her adımda zemini hissettiren bir kararlılık vardı.
Rüçhan megafonu eline aldı, Miraç’a yukarıdan seslendi:
“Dikkat et, ikinci bir Metin vakası istemiyorum!”
Miraç yukarıdaydı ama yükseklik onu korkutmuyordu. Küçüklüğünde inşaatlarda çalışmış, rüzgârın bile ayakta zor tuttuğu yerlerde taş taşımıştı.
İşaret geldi. Gömleği, aldığı nefesle gerildi.
“Sana aşığım!” diye haykırdı. “Eğer benimle evlenmezsen kendimi öldürürüm!”
Feride sahneden karşılık verdi,
“İn oradan aşağı!”
“İnmem! Ya damat olarak inerim, ya ceset olarak düşerim!” dedi ve çıkıntıya bastı.
Tüm set tutulmuştu. Oyunculuğu doğaldı, ezberli replik değil, içinden gelen bir yalvarış gibiydi.
Feride ikilemde kalmış gibi oynarken, “Seninle evlenirim!” diye bağırdı. Miraç hızla aşağı koştu, onu kollarına alıp etrafında döndürdü.
Rüçhan, hayranlıkla izledi.
“Kestik!” diye bağırdı. “Gördün mü Leyla? Bendeki göz kimsede yok!”
Feride, Miraç’tan hemen uzaklaşmıştı. Leyla gözlerini kısıp sırayla onlara ve Rüçhan’a baktı.
“Gördüm Rüçhan ağabey... Görmez miyim?”
Gün batımına dek sahneler çekildi. Filmin adı “Aşk Çarpınca”ydı. Miraç’ı da gerçekten çarpmıştı o gün.
Günün sonunda İsmail, genç adama yaklaştı.
“Bu günlük yevmiyen. Bir de Rüçhan ağabeyin kartviziti. ‘Sarı Ajans’a git,’ dedi. ‘Gülcan Sarı’yı bul, selamımı söyle. Gerisini onlar halleder.’”
Miraç o gece dolmuşa binip, Taksim’deki görkemli, ışıl ışıl ajansa ulaştı. İçeri girdiğinde parıltılı duvarlar, afişler ve kalabalık, içine yabancı bir dünyanın tohumunu ekti.
Danışmada oturan kadın baştan aşağı süzüp, “Kime bakmıştınız?” dedi.
Miraç kartviziti iki parmağının ucuyla gösterdi.
“Rüçhan Bey gönderdi. Gülcan Sarı’yı bulmam söylendi.”
Kadın hemen yerinden kalktı. “Gülcan Hanım ofisinde. Buyurun, ben eşlik edeyim.”
İçeri girdiğinde, orta yaşlarda, balık etli, sıcak bakışlı bir kadın evraklara gömülmüş hâlde onu karşıladı.
“Hoş geldiniz. Sarı Ajans’ın sahibi Gülcan Sarı,” dedi elini uzatarak.
“Miraç Kaya. Memnun oldum.”
Gülcan hafifçe gülümsedi. “Rüçhan Bey durumu anlattı. Aşk Çarpınca’nın başrolü olmuşsunuz. Bizimle çalışmak isterseniz, şartlarımız var.”
Miraç başını salladı. Gülcan devam etti:
“Yılda en az altı film. Reklam kampanyaları. Film başına 40.000 TL’den başlayacağız. Yılda bir yenilenen sözleşmeyle çalışırız.”
O ana dek o kadar parayı bir yılda bile görmemişti.
“Rüçhan Bey’in bir bildiği vardır,” diyerek kalemi aldı ve imzayı attı.
“Hayırlı olsun,” dedi Gülcan.
“İlk filminizin prömiyerinde 10.000 TL alacaksınız.”
Miraç bardağından bir yudum su içti, ayağa kalktı.
“Bereket versin.”
O gün hayatı sessizce dönmüştü. Ama dönüş, öyle sıradan bir yön değişimi değil; kameraların önünde bir yıldızın doğuşuna gebeydi.