bc

PAS

book_age18+
1.6K
TAKİP ET
37.3K
OKU
contract marriage
family
system
fated
drama
tragedy
sweet
lighthearted
kicking
city
small town
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

Tapu memuru kâğıdı önüme itti.

“İmza buraya.”

Ev satılıyordu.

Annemin mutfağı, babamın akşamları oturduğu koltuk… Hepsi şimdi bir başkasına ait olacaktı.

Kardeşimin kumar borcu o masanın üzerinde rakama dönüşmüştü.

Kalemi elime aldım. Titremedim.

On iki yaşımda titremeyi bırakmıştım zaten.

Noterden çıktım. Hava kapalıydı. Bir an durdum, başımı kaldırdım, gökyüzüne baktım.

Gülümsedim. O bildiğim, sinirli gülüşle:

“Sevmeyecektin madem… niye yarattın ya?”

Cevap gelmedi. Beklemiyordum da zaten.

Çantamı omzuma taktım.

Ev bitti.

Sıra Trabzon’daydı.

Gözüm gecenin karanlığında farların aydınlattığı yolda takılıydı.

Arkada çalan kısık sesli bir şarkıda film sahneleri geçiyordu gözümden.

Işıl ışıl bir hayatım olamaz mıydı?

Zor zamanımda annemin dizlerine başımı koyup “Babam halleder” diyebilseydim… Olmaz mıydı ya?

Hep mi ben tek başıma mücadele etmek zorundayım? Bir kere de bana her şeyi altın tepside sunmayacaklar mı?

Gözlerim yolda, aklımda kaderime isyan metinleri sıralanırken o sessizlikte Yasir’in sesi çıktı; kısık, ürkek ve kırgın:

“Abla? Kızgınsın dimi… bana… hâlâ?”

Gözlerimi yoldan çevirmedim.

Bezgin, yorgun bir nefes çıktı dudaklarımdan.

“Yoo… Sana kızgın değilim,” dedim sakin bir sesle.

Sesi hafifçe titredi.

“Benim yüzümden… hayatın… alt üst oldu,” dedi.

Boğazımdan acı bir gülümseme çıktı.

“Yani diyorsun ki… mükemmel hayatımız bozuldu, öyle mi?”

“Abla… ben özür dilerim… benim yüzümden… babamlardan bize kalan tek hatıra şeyi… sattın… affet beni,” dedi.

Titreyen sesi, ağlamasını tutmaya çalışırken boğuluyordu.

O an gözlerim kardeşim Yasir’e döndü.

Annemlerden kalan tek bir gerçek hatıram:

“Son değil… merak etme… bir sonraki hatanda da onu satacağım. Gerçi o pek para etmez ama… neyse.”

Anlamaz gözlerle baktı: “Ney o abla son şey?”

Gülümsedim, net bir şekilde: “Sen… yani böyle para etmezsin. O yüzden organlarını falan satarım muhtemelen.”

“Yaaa ablaa!” dedi, ağlamaklı sesiyle gülerek.

“Ne kadar özür dilesem… biliyorum düzelmeyecek… ama söz veriyorum… bir daha böyle hatalar yapmayacağım,” dedi kendinden emin bir şekilde.

“Yapamazsın zaten… o lüksümüz yok,” dedim acı bir tebessümle.

“Dedemizin Trabzon’daki evi para etmez biliyorsun… Arabamı da satarsam işe gidip gelemem… Bence bu sene üniversite işini çöz; adam gibi bir yer kazan… bitsin bu çilemiz.”

“Söz!” dedi, acı bir tebessümle.

“Gece gündüz ders çalışacağım, abla… inan bana.”

Sustum. Sadece onayladığımı belli edecek şekilde başımı salladım.

Sabahın erken saatlerinde vardık Sürmene’ye. Camı hafifçe açtım, dağlardan gelen o ferah koku arabaya doldu.

Serindi. Mayıs ayında bile bu kadar serin olması şaşırtmıştı beni.

Albümler arasında Sürmene’de dedemin omuzlarında çekilmiş bir fotoğrafım vardı; iki, bilemedin üç yaşlarındaymışım. Sürmene’yle ilgili tek anım bu. Başka yok.

Arabayı navigasyonun seslerini takip ederek sürdüm, sahil yolundan sola saptım. Bir süre sonra, navigasyondaki sağ-sol seslerinin ardından: “Hedefiniz soldadır,” dedi.

Frene bastım, camı indirdim. Karşımdaki manzara karşısında irkildim.

Evin bahçesi boy boy otlarla, dikenlerle kaplıydı. Sarmaşıklar, evin bir cephesini sarmıştı.

Gözüm evi taramaya devam ederken, Yasir’in sesi patladı kulaklarımda: “Ablaaa!” dedi şaşkın bir tonda.

“Biz burada mı yaşayacağız?”

Gözlerimi sıkıca kapattım, tedirginliğimi gizlemeye çalışarak döndüm ona: “Çok iyi değil mi? Denizi de görüyor. Bence harika.”

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
B1- Dede Yadigarı..
( Burcu ATAKUL ) Tapu memuru kâğıdı önüme itti. “İmza buraya.” Ev satılıyordu. Annemin mutfağı, babamın akşamları oturduğu koltuk… Hepsi şimdi bir başkasına ait olacaktı. Kardeşimin kumar borcu o masanın üzerinde rakama dönüşmüştü. Kalemi elime aldım. Titremedim. On iki yaşımda titremeyi bırakmıştım zaten. Noterden çıktım. Hava kapalıydı. Bir an durdum, başımı kaldırdım, gökyüzüne baktım. Gülümsedim. O bildiğim, sinirli gülüşle: “Sevmeyecektin madem… niye yarattın ya?” Cevap gelmedi. Beklemiyordum da zaten. Çantamı omzuma taktım. Ev bitti. Sıra Trabzon’daydı. … Gözüm gecenin karanlığında farların aydınlattığı yolda takılıydı. Arkada çalan kısık sesli bir şarkıda film sahneleri geçiyordu gözümden. Işıl ışıl bir hayatım olamaz mıydı? Zor zamanımda annemin dizlerine başımı koyup “Babam halleder” diyebilseydim… Olmaz mıydı ya? Hep mi ben tek başıma mücadele etmek zorundayım? Bir kere de bana her şeyi altın tepside sunmayacaklar mı? Gözlerim yolda, aklımda kaderime isyan metinleri sıralanırken o sessizlikte Yasir’in sesi çıktı; kısık, ürkek ve kırgın: “Abla? Kızgınsın dimi… bana… hâlâ?” Gözlerimi yoldan çevirmedim. Bezgin, yorgun bir nefes çıktı dudaklarımdan. “Yoo… Sana kızgın değilim,” dedim sakin bir sesle. Sesi hafifçe titredi. “Benim yüzümden… hayatın… alt üst oldu,” dedi. Boğazımdan acı bir gülümseme çıktı. “Yani diyorsun ki… mükemmel hayatımız bozuldu, öyle mi?” “Abla… ben özür dilerim… benim yüzümden… babamlardan bize kalan tek hatıra şeyi… sattın… affet beni,” dedi. Titreyen sesi, ağlamasını tutmaya çalışırken boğuluyordu. O an gözlerim kardeşim Yasir’e döndü. Annemlerden kalan tek bir gerçek hatıram: “Son değil… merak etme… bir sonraki hatanda da onu satacağım. Gerçi o pek para etmez ama… neyse.” Anlamaz gözlerle baktı: “Ney o abla son şey?” Gülümsedim, net bir şekilde: “Sen… yani böyle para etmezsin. O yüzden organlarını falan satarım muhtemelen.” “Yaaa ablaa!” dedi, ağlamaklı sesiyle gülerek. “Ne kadar özür dilesem… biliyorum düzelmeyecek… ama söz veriyorum… bir daha böyle hatalar yapmayacağım,” dedi kendinden emin bir şekilde. “Yapamazsın zaten… o lüksümüz yok,” dedim acı bir tebessümle. “Dedemizin Trabzon’daki evi para etmez biliyorsun… Arabamı da satarsam işe gidip gelemem… Bence bu sene üniversite işini çöz; adam gibi bir yer kazan… bitsin bu çilemiz.” “Söz!” dedi, acı bir tebessümle. “Gece gündüz ders çalışacağım, abla… inan bana.” Sustum. Sadece onayladığımı belli edecek şekilde başımı salladım. … Sabahın erken saatlerinde vardık Sürmene’ye. Camı hafifçe açtım, dağlardan gelen o ferah koku arabaya doldu. Serindi. Mayıs ayında bile bu kadar serin olması şaşırtmıştı beni. Albümler arasında Sürmene’de dedemin omuzlarında çekilmiş bir fotoğrafım vardı; iki, bilemedin üç yaşlarındaymışım. Sürmene’yle ilgili tek anım bu. Başka yok. Arabayı navigasyonun seslerini takip ederek sürdüm, sahil yolundan sola saptım. Bir süre sonra, navigasyondaki sağ-sol seslerinin ardından: “Hedefiniz soldadır,” dedi. Frene bastım, camı indirdim. Karşımdaki manzara karşısında irkildim. Evin bahçesi boy boy otlarla, dikenlerle kaplıydı. Sarmaşıklar, evin bir cephesini sarmıştı. Gözüm evi taramaya devam ederken, Yasir’in sesi patladı kulaklarımda: “Ablaaa!” dedi şaşkın bir tonda. “Biz burada mı yaşayacağız?” Gözlerimi sıkıca kapattım, tedirginliğimi gizlemeye çalışarak döndüm ona: “Çok iyi değil mi? Denizi de görüyor. Bence harika.” Yasir alaycı bir şekilde gülerek: “Ablaaaa… şaka yapıyorsun galiba. Bildiğin orman burası !” Bahçe kapısının metali açarken, kilit sanki birbirine kenetlenmiş gibiydi. Babaannem ile dedem vefat edeli kimse kapıyı açmamıştı. İçten içe sevindim; paslanmamış, çürüyüp dökülmemiş. Bir mucizeydi adeta. Kilitle uğraştıktan sonra Yasir geldi, elinde bir taş. “Çekil abla,” dedi. Geri çekildim. Elindeki taş metale vurdukça, sabahın sessizliğinde yankı büyüyordu sanki. Bir süre sonra kilit komple düştü, kapı açıldı. Bahçenin taşlı yolları otlarla kaplanmıştı. Yasir içeriye doğru bir adım attı, arkasına döndü: “Nakliye kamyonu kaçta gelir?” Dudaklarımı kıvırdım, birkaç saniye düşündüm: “Yani… Samsun’a varmak üzereler, beş saate falan inerler.” Yasir alaycı bir gülüşle baktı: “Ablaaaa… eşyaları buraya mı indirecekler? Saçmalama!” Derin bir iç çektim. “İçimi karartma, Yasir… içimi karartma,” diye fısıldadım sitemle. “Ağzın çalışacağına elin çalışsın da… içeri girelim bakalım, ne var ne yok!” Çantamdan evin anahtarını çıkardım, bahçedeki otları eze eze evin önüne doğru adımladım. Anahtarı takıp çevirdim; kapı açıldı, ama üstündeki örümcek ağları hâlâ şerif şerif sallanıyordu aşağı doğru. Açılan kapıdan içeri göz attım: Pembeye çalan eski model fayans taşlarının üzerine atılmış dokuma bir kilim, eski bir vestiyer ve üst kata çıkan merdivenler görünüyordu. İçerideki sade ve ferah manzarayı görünce içimden bir “Ohh” geçti. Yasir’le birlikte kapıdan içeriye çözmeye çalışırken, bir kadın sesi geldi: “Huuuu, hoşgeldiniz!” dedi, kendine has şivesiyle. Bir iki adım attım kadına doğru: “Hoşbulduuk,” dedim samimi bir şekilde. “Kimsunuz? Neyi olaysınız, Hanife aplamın?” “Torunuyuz. Ben Burcu,” dedim, elimle Yasir’i işaret ettim. “Bu da kardeşim, Yasir.” “Uyyy!” dedi kadın, şaşkınlıkla bana baktı. Sonra bahçe kapısının demirini itti ve hiç sormadan içeri girdi. Bana doğru adımladı, kollarını açtı, sanki kırk yıldır tanıyormuş gibi samimi bir şekilde sarıldı. Sonra bir adım geri çekildi, baştan aşağı süzdü beni: “Gııızzz rospiii… essahtan mı söyleysın?” dedi, avcunun içine parmaklarımı iyice bastı, yüzünde bir sevinç vardı. Sonra seslendi geriye doğru: “Heriiiif laaağ… heriifff… az beri baak!” Birkaç dakika sonra, atmışlı yaşlarda bir adam çıktı: “Ne haylıyoon, gız… zabaaan köründe?” Adam yan bahçenin kapısından çıktı, yüzünde merak vardı. Kadın hemen bizi tanıttı. Adamın kaşları şaşkınlıkla kalktı, “Ulaaaa!” dedi şaşkınlıkla. “Eyy maşallah, ey maşallah,” dedi bize bakarak. Kadın döndü bize: “Nereden esti böyle, tatil falan mı edecesunuz?” İçimden alaylı bir kahkaha basmak geldi, ama tuttum kendimi. “Buraya taşındık artık teyze,” dedim. “Bundan böyle buralardayız, çok muhabbet edecek vaktimiz olur ama benim şimdi gitmem lazım. Nakliye kamyonu gelmeden en azından bir iki yeri toparlamam lazım.” Kadının yüzünde saklayamadığı bir sevinç vardı: “Gııızz anaaaam!” dedi, sevinçle şaşkınlık karışık çıktı sesi. “Sen dur hele, biz şimdi hallederiz el birliğiylen.” Döndü yanında duran kocasına: “Herif! Sen git motoruna mazotunu koy gel, şu bahçeyi bir tırpanla!” Sonra tekrar bana döndü, süzdü beni baştan aşağı: “Sende git aha u bacava, uzun gine bir etek tımman bişi tak. Oğlanları çağıracam, hayde!” Kadın daha cevap vermemi beklemeden çıktı. Ben kaldım bahçenin ortasında. İstemsizce eğildim, üstüme doğru baktım. Kot şortuma göz attım, içimden mırıldandım: “Eeee… gelirse gelin oğlanlar, hiç mi bacak görmedi?”

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

İNFAZ

read
4.9K
bc

Askerin Yaralı Gelini

read
29.4K
bc

Askerin Gelincik Çiçeği

read
35.1K
bc

KIRMIZI DOSYA : AŞK +18

read
28.1K
bc

Sessiz Çığlık

read
10.6K
bc

KIZIL ŞEYTAN (BERDEL) TAMAMLANDI

read
15.0K
bc

KARŞI KOMŞUM Bİ ROMEO

read
7.5K

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook