
1
Annem beni doğurduğu gün hayata veda etmiş. Halam –adı Asiye ama sesi hep uğursuz dualar gibiydi– kulağıma ilk ninnim yerine “Doğduğun güne lanet olsun,” dedi. O günden sonra neye elimi attıysam kırıldı, neye inandıysam yıkıldı.
Babam mı? O bana hiç “kızım” demedi. “Keşke annen yerine sen ölseydin,” dedi bir gün. O cümle omuzlarıma, ondan miras kalan en ağır yüktü.
Çocuk aklımla sanırdım ki annemi çok sevmiş. Meğer o sözde yas, kırk gün bile sürmemiş. “Bu hayat tek başına yaşanmaz, kadınsız olmaz,” demiş ve yeni bir kadın getirmiş eve. Ben o zaman sustum. İçimden sadece, “İyi ki bana da seni seviyorum dememiş,” dedim. Çünkü sevgisi de kendisi kadar sahteydi. Nefretiyse iliklerime kadar gerçek.
Beni bir kez bile sevdi mi?
“Kızım” dedi mi?
Saçlarımı okşayıp da, “Korkma,” diye fısıldadı mı kulağıma?
Hatırlamıyorum. Olsaydı, unutur muydum?
Olsaydı, belki de ona tutunurdum. Ama birinin yokluğu bazen, varlığından daha gürültülü olurmuş.
Doğduğum gün bir lanet gibi çökmüş Mardin’in dar sokaklarına, Urfa’nın güneşte kavrulan taş duvarlarına. Amcam Suat, Ziver Aşireti’nin en nüfuzlu isimlerinden Hamit Ağa’yı kan davası uğruna toprağa gömmüş. Herkes susmuş. Herkes biliyormuş; bu iş öyle kolay kolay kapanmaz. Ama kimse bir bebeğin doğumuyla açılacak yeni bir defteri öngörememiş.
Asırlardır süren bu kan davası bir gün beni bulmuş. Daha kundakta bile değildim, adımı bile söyleyememişlerken iki şehrin ileri gelenleri bir araya gelmiş. Kanaat önderleri, siyasetçiler, ağalar, beyler… Hepsi aynı masaya oturmuş, aynı kararı mühürlemişler.
Hamit Ağa’nın yedi yaşındaki oğlu Halil’le, Murtaza’nın daha yeni doğmuş kızı Zelal’i —yani beni— beşik kertmesi etmişler.
Bir taraf cayarsa, kan yeniden akacaktı. Hüküm bu kadar netti. Bu topraklarda barış, bazen bir kız çocuğunun suskunluğuna bağlanırdı. Ve o kızın kaderi, daha ağlaması dinmeden yazılırdı.
Şimdi ben yirmi yaşındayım. Halil yirmi yedi.
Kendi hikâyemi kendim yazmak isterdim ama ben yazmaya başlamadan başkaları çoktan noktayı koymuştu.

