Saatler süren uçak yolculuğundan sonra sonunda Maelyn ve Sam Hindistan’a ulaşmıştı. Uçaktan iner inmez valizlerini de alarak havaalanının önünde duran taksilerden birine binerek en yakın otele gitmeye başladılar. Taksi şoförünün İngilizcesi her ne kadar yarım yamalak olsa da Sam’in dediklerini düzgünce anlayabiliyordu. Çok zorlanmadan en yakın otele vardılar. Bir vale yanlarına yaklaşarak onlardan valizlerini almak istedi, ne sam nede Maelyn böyle bir şeye müsaade edemezdi. Bilmedikleri topraklarda bilmedikleri insanlara sahip oldukları tek silahlarını emanet etmek akıl kârı değildi elbette. Herhangi birisi ele geçirilmiş olabilir ve daha onlar müdahale bile edemeden silahları yok edilebilirdi. Sam ve Maelyn valeyi geri çevirerek valizlerini ellerine aldılar, resepsiyondan oda anahtarlarını da aldıktan sonra odalarına çıktılar.
“Ee.. Şimdi ne yapıyoruz Sam? Onca saat süren yolculuk ve geldiğimiz şu yere bak... Kocaman bir şehir ve yüzbinlerce insan.”
Maelyn somurtkan bir şekilde Sam’e dert yakınırken Sam valizini bir kenara iterek masanın üstünde duran eski püskü radyoya doğru ilerledi. Kanalların arasında dolaşırken kendi kendine bir şeyler mırıldanmaya başladı. Dakikalar süren uğraştan sonra aradığını bulmuştu. Bitmek bilmeyen kısa dalgalı bir ses, ne rahatsız ediyor nede kulaklara huzur veriyordu.
“Sam... Onlarca müzik kanalının arasından bunu mu buldun?” dedi Maelyn. Sam ise kafasını ona doğru çevirerek kısık bir gülümseme attı. “Bu radyoyu müzik dinlemek için açmadım Maelyn.” Yatağa gitti ve oturdu, paltosunun iç cebinden siyah incili çıkarttı ve sayfalarını karıştırmaya başladı. Sayfaları karıştırırken Maelyn de onun ne yaptığına bakıyordu. Sayfalarda yazan yazılar kesinlikle dünya üzerinde bulunan hiçbir alfabeye ait değildi. Sam sayfalar arasında birden duruverdi. “Şimdi Maelyn senden tek istediğim son derece sessiz olman ve mümkünse nefes bile alma.” Bunun üzerine Maelyn istemsizce nefesini tutmaya başladı bu sırada Sam gözleri tamamen kapalı ve sessiz bir şekilde elindeki siyah İncil ile öyle duruyordu. Dakikalar sonra Sam’den güzel haber geldi, “Onu buldum.” Maelyn derin bir nefes aldı önce, “Ne demek onu buldun? Öylece oturup hiçbir şey yapmadan onu nasıl...” Sam hızlıca kitabı kapattı. “Benden öğreneceğin çok şey var Maelyn ama bunların ilki elimde tuttuğum kitapla ilgili olacak. Bu bir nevi pusula, şeytan pusulası. Normalde Lucifer’a tapanların, onun varlığının en bariz ve belirgin olduğu bölgelere gitmelerine yardımcı olur. Ve eğer Lucifer dünyada değilse...” Maelyn anında cevapladı “Ondan sonraki en güçlü şeyi bulur!” Sam gülümsedi ve yataktan kalktı. Önce radyoyu kapattıktan sonra valizinden temiz kıyafetler alarak banyoya doğru yöneldi. Maelyn şaşkın şaşkın onun ne yaptığını izlerken merakına birden yenik düştü, “Ne yapıyorsun? Madem onu bulduysak bir an önce gidip o şeyi yok etmeliyiz!” Sam bir an duraksadı ve Maelyn’in yüzüne baktı. “Sorun şu ki Maelyn bu pusula çift taraflı çalışıyor, yani onu aramaya başladığım anda o da bizim nerede olduğumuzu öğrenmiş oldu işte bu yüzden bizi bekleyecektir. Sadece bir kilidin daha kırılacak olmasını biraz geciktirmiş bile olabiliriz... Her neyse bunu yarın öğreneceğiz.” Bunları dedikten hemen sonra Sam banyoya girdi. Maelyn ise tekrar bir başınaydı, o da üstüne temiz kıyafetler giydikten sonra biraz uyumak için yatağa girdi. Lakin içinde her zaman olduğu gibi büyük bir huzursuzluk vardı.
Tekrar gözlerini açtığında sağ tarafındaki yatakta yatan Sam’i gördü. Yorgunluktan neredeyse 14 saat boyunca uyumuşlardı. Sam uyurken kahvaltı için bir şeyler almak üzere lobiye gitti lakin mutfak kapalıydı. O da sokağa çıkarak yemek satan bir mekân olup olmadığını öğrenmek istedi fakat her yer sokak lokantaları ile doluydu ve hiçbiri hijyenik değildi. Maelyn’in isteyeceği en son şey elbette korumakla yükümlü olduğu kişinin gıda zehirlenmesinden ölmesiydi. Düzgün yiyecekleri olan bir mekân bulması neredeyse yirmi dakikasını aldı. Sonunda birkaç blok ötede bir restoran bulabildi, hemde Amerikan restoranıydı, burası onun için çölde vaha bulmak kadar değerliydi. Hemen yemekleri paket yaptırarak hızlı bir sekilde otele dönmeye başladı. Otele vardığında merdivenleri koşarak çıktı. Sam uyanmadan önce ona sürpriz yapmak istiyordu. Odanın kapısını yavaşça açtıktan sonra Sam’in yatağında olmadığını fark etti. Yemekleri bir kenara bırakarak etrafa bakınmaya başladı zaten otel odası yeterince küçüktü ve Sam’in olabileceği tek yer olan banyoda da kimse yoktu. Biraz daha etrafa baktıktan sonra Maelyn radyonun kenarında küçük bir kâğıt parçası gördü. Üstünde adres yazılmış küçük bir kâğıt, altında da Sam’den bir not vardı, “Hemen gelmelisin!” Maelyn olabilecek en hızlı şekilde hazırlandı, şeytan demirini ve kutsal suyunu yanına aldıktan sonra yanında getirdiği küçük bir çantaya diğer malzemeleri koydu. Merdivenleri koşarak indikten sonra otelin önünden bir taksi çağırdı ve adresi adama uzattı. Adam bir sure aynadan bir Maelyn’e bir de nota baktı. Maelyn daha fazla beklemeyi göze alamadı ve adama bağırdı, “Çabuk ol!” adam birden gaza basarak gitmeye başladı. Yarım saatlik süren bir yolculuk, yüzlerce insanın arasından geçmeye çalışırken çok vakit kaybetmişti. Kafasında sürekli vesvese uydurmaya başladı. Zaten yeterince endişeliydi ki birde buna trafik eklendi. Maelyn bu sefer adamla anlayabildiği kadar konuşarak adresin nerede olduğunu öğrenmeye çalıştı, geri kalan yolu koşarak gidecek enerjisi vardı. Adam da dilinin döndüğünce adresi tarif etti. Maelyn adama tutarından fazla para vererek taksiden indi ve koşmaya başladı. Kalabalık insan gruplarını yararak ilerledi. Beş yüz metre kadar koştuktan sonra eski bir ara sokağa girdi. Ara sokağın sonundan sağa döndü. Biraz daha ilerledi ki etrafta garip bir ses ve koku olduğunu fark etti. Leş kokusu ve sanki iki büyük hayvanın birbirleri ile kavga edişini andıran bir ses. Yarım adımlarla ilerlerken köşeden koşarak gelen bir adam Maelyn’e çarptı. Adamın gözlerinde bariz korku vardı. “Şeytanlar!” diye bağırıyordu adam kendi dilinde ve kaçmaya devam etti. Maelyn son defa nefesini toparlayarak adamın kaçtığı yönün tam tersine koşmaya başladı. Çok geçmeden bir açıklığa geldi, kokunun ve sesin merkezine...