Sam Cornhill’in babası Dwell Cornhill 1924 senesinde Cornhill kasabasında dünyaya geldi. Doğduğunda tıpkı ataları gibi onun da mesleği belliydi. İlk konuşmaya başladığı dönemlerden itibaren dini kitaplar ile büyüdü. Aklı erdikçe kendi babası tarafından kötülükler aklına kazınmaya devam ediyordu. Zaman geçtikçe aile mesleğini yavaş yavaş öğrenmeye ve 10 yaşına geldiğinde ise ilk elden tecrübe etmeye başladı. Şeytan çıkarma ve kötülük kovma ustası olduğu dönemlerde sadece 12 yaşındaydı, gün geçtikçe de güçlenmeye devam ediyordu. Gün geçtikçe vücudundaki dövmeler çoğalıyordu. Dövmelerin önemi aile için çok büyüktü, neredeyse her dinden ve kültürden “Kötülüğü kovma, uzaklaştırma” motifleri derilerine yavaşça işleniyordu. Çünkü Cornhill ailesi, Cornhill Şeytanından beri Dünyadaki her türlü karanlık ile yüzleşmek için doğuyordu. Dwell Cornhill 20’li yaşlarına geldiğinde tüm dövmeleri tamamlanmış vaziyetteydi, her şeyde uzman bir genç olarak ailenin gururu idi. Tıpkı babası ve onun babasının da yaptığı gibi her Pazar Cornhill kilisesine giderek ayinlerini gerçekleştirir, kasabanın halkı ile kaynaşır ve güneş battığında “Gerçek” mesleğine geri dönerdi. Zaman zaman aylarca kaybolduğu olurdu, duyduğu kadarı ile kıtada olan biten paranormal olayların peşinden giderdi, çoğu yalan çıksa da birkaç şeytanlığa denk geldiği dönemler de olmuştu. Babası ve annesi “İş seyahatine” gittiğinden beri ortalarda yoktu, bu onların kayboluşunun 5. Yılıydı. Her zaman onların izini sürmeye çalışsa da iki yaşlı insanın Dünya’nın ırak köşelerinde canlarını yitirmiş olabileceğini düşünerek geçirdi günlerini.
****
Bir cumartesi sabahı Dwell Cornhill gözlerini yatağında leş kargalarının gürültüsü ile açtı, kıyafetlerini giydikten sonra cevizden yapılmış yüzlerce yıllık merdivenlerinden aşağıya indi. Her sabah yaptığı gibi posta kutusunu kontrol etmeye çıktı, posta kutusunu büyük bir kasvet ile açtıktan sonra onlarca ihbar mektubunun içinden bir tanesi dikkatini çekmişti. Üstünde Fransızca kelimeler yazan küçük bir zarf, zarfın içini açtığında ise okuyamadığı Fransızca bir mektup ile kalakaldı, el yazısı bir kadına aitti belli ki, Dünyadaki hiçbir erkek eli böylesine bir el yazısı yazamazdı. Mektubu okuyamadığı için büyük bir merak ile eve geri döndü, paltosunu ve fötr şapkasını kafasına geçirdi, hızlı adımlarla evinden ayrılarak kütüphanenin yolunu tuttu. Kütüphanedeki görevli aslen Fransız idi fakat yıllardır burada yaşıyordu, Dwell en azından onun bu mektubu kaba saba bir şekilde tercüme edeceğini umdu. Kütüphanenin taş merdivenlerini hızlıca çıktı ve kocaman kapıdan içeri girdi, hızlıca görevlinin yanına gitti, mektubu masanın üstüne koydu, “Günaydın, bu mektubu bana tercüme edebilir misiniz?” dedi sakin bir ses tonu ile. Dwell’e bir gülüş attı kadın “Tabi, elbette neden olmasın.” Dedi. Boynunda iple asılı gözlüğü gözlerine taktı, zarfı mektubun içinden çıkardı ve okumaya başladı.
“Bay Cornhill, benim adım Belladina Dubois, bu mektubu size Afrika kıtasından yazıyorum, aileniz ve sizin hakkında çok büyük övgüler işittik. Gelip görmeniz gereken bir eşya var, bu mektup sizin elinize geç ulaşabilir, siz gelene kadar buradan ayrılmayacağız. Lütfen Liberya’da ki Monrovia körfezine gelip beni bulun.”
“Ve altında da bir mühür var Bay Cornhil.” Kadın mektubu geri verdi, Dwell mührün ne anlama geldiğini anlamamıştı fakat bir yerlerden tanıdık geliyor gibiydi. Kadına teşekkür ettikten sonra hızlıca eve dönerek babasından kalan kâğıtları karıştırdı, çoğu iş kontratının altında bu mühür vardı. “İş” ise kendilerini kötülüğü kovmaya adamış tarikatlar tarafından gönderilen ihbarlar anlamına geliyordu. Dwell hazırlıklarını yaptıktan sonra evinden ayrıldı, Afrika kıtasına ilk yolculuğuydu, fakat göreceklerinden sonra bu son olmayacaktı. Dwell en yakın limana iki günlük uzaklıktaydı, kasabayı bir trene atlayarak arkasında bıraktı.
Yol boyunca trenin camından manzarayı izlerken sürekli tarikatı ve tarikat mensuplarını düşündü, Fransız bir kadın dahi bu tarikatın bir üyesi ise tarikat çok büyük olmalıydı, nitekim ne o ne de babası tarikatın başka üyesi ile hiç muhatap olmamıştı. Tren hızlı nehirlerin ve karanlık ormanların içinden geçip gitti, uzun bir yolculuğun ardından Dwell sonunda limana ulaşmıştı, buradan sonra tek yapması gereken onu Afrika kıtasına götürecek bir gemi bulmasıydı. Limanda gezinirken sürekli insanlara gideceği yeri söylüyordu fakat Afrika kıtasına gidebilecek hiçbir gemi yoktu. İkinci Dünya savaşı dönemlerinde o sularda yüzmeye cesaret edebilecek bir gemi bulmak imkânsız gibi bir şeydi. Dwell valizini önüne alarak taş kaldırımın üstüne oturdu, uzun uzun bu seyahati iptal etme planları yaptı. Tam kalkıp Cornhill'e geri dönmeye karar verdiği sırada yanına bir çocuk geldi. Çocuğun giyimi çok şık olsa da gözlerindeki korku tarif edilemezdi. Çocuk Dwell’in koluna sıkı sıkı yapışarak onu çekmeye başladı, Dwell ne olduğuna anlam veremiyordu ve şoktaydı, bir elindeki valizini yere bıraktı hızla, sol eliyle çocuğu kedine doğru çekti, “Neyin var çocuk?” sesinde hem şüphe hem de öfkenin belirtileri vardı. Buna rağmen çocuk onu hala kolundan tutup çekmeye çalışıyordu, Dwell bir kez daha sordu, “Neyin var, birisi bir şey mi yaptı?”. Çocuk, Dwell’in kolunu bıraktı iki elini de gözlerine götürdü, lacivert ceketinin kolları ile gözyaşlarını sildikten sonra Dwell’in gözlerinin içine baktı, “Şeytan.” Dedi çatallı bir ses ile. Dwell’in göz bebekleri kocaman oldu, “Şeytan mı?” dedi aniden, “Şeytan... Evimizde!” dedi çocuk yüksek bir ses ile , ve koşarak Dwell’den uzaklaşmaya başladı. Dwell valizini orada bırakarak çocuğu takip etmeye başladı. Mesleği gereği şüphe duymak ve ona yaklaşmak onun hiç yabancı olduğu durumlar değildi. Çocuk önde Dwell ise arkada ilerlerken aradan yirmi beş dakika geçti, çocuk sonunda bir apartmanın içine daldı, Dwell ise hemen ardındaydı. Merdivenleri koşarak üçüncü kata kadar çıktılar, üçüncü katın altı numaralı dairesinin kapısı sonuna kadar açıktı, çocuk içeride Dwell’i bekliyordu. Dwell kapıdan içeri girer girmez berbat bir koku aldı, ev leş ve kül kokuyordu. “Şeytan” dedi kendi kendine, odaları teker teker gezdi, koridorun sonundaki kapıya kadar yürüdü ve kokunun daha da şiddetlendiğini fark etti. Arkasını dönüp çocuğa baktığı sırada kapı gıcırtılı bir ses ile aralandı, içeriden birisi seslendi “Dwell…” ses bir kadına aitti, yaşlı ve ölmek üzere olan bir kadına. Dwell kafasını kapıya doğru çevirmeden önce gözleri bir süre daha çocuğu aradı fakat çocuk ortalarda yoktu. Kafasını tekrar önüne çevirdi, aralanmış kapıyı sol eliyle yavaş yavaş ittirirken sağ eliyle de ağzını ve burnunu kapattı. Koku öylesine yoğundu ki her ne kadar eliyle kapatsa da gözleri yanmaya devam ediyordu. Büyük bir yatakta yorganlar ile örtülmüş genç bir kadın yatıyordu, oysaki sesi yaşlı bir kadına aitti. “Şeytan işi” dedi kendine, “Ve hiçte yabancı bir şeytan değil belli ki...” Dwell yavaş adımlar ile onu izleyen beyazlaşmış gözlerin önünden geçti, dolaba doğru yürüdü ve herhangi bir gariplik bulabilmek için önce dolabı karıştırmaya başladı. Sonunda bulabildiği tek şey içinde bir sürü resim olan bir kutuydu, resimlerin hepsini aldıktan sonra kadının yattığı yatağın üstüne yaydı.