bc

AĞANIN DİLSİZ GELİNİ (+18)

book_age18+
598
TAKİP ET
6.6K
OKU
dark
contract marriage
BE
one-night stand
HE
love after marriage
fated
forced
opposites attract
second chance
friends to lovers
arranged marriage
heir/heiress
drama
tragedy
sweet
bxg
lighthearted
serious
kicking
small town
lies
secrets
love at the first sight
addiction
seductive
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

Nikah kıyıldıktan sonra, evlerine döndüler. Eşyaları Elif'in odasına taşınırken, Halil Ağa onu bir kenara çekti. Sesinde acı ve kesin bir kararlılık vardı:"Bunu ikimiz de istemedik," dedi, gözleri Elif'in yüzünde değil, pencereden dışarıdaydı. "Benim kalbim hala Zehra'yla. Onun yeri asla dolmaz. Sen bu evdesin, ihtiyacın olan her şey sağlanacak. İstersen odama gelebilirsin, topluluk içinde karım olarak tanınacaksın. Ama asla gerçekten seni karım olarak göremem. Benim için bu evin sakinlerinden birisin, o kadar. Bunu baştan bil."

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
YENİ
Taş evlerin arasından süzülen sabah ışığı, Elif’in odasının tozlu zeminde bir aydınlık parçası oluşturuyor, ama onun içindeki karanlığı dağıtmaya yetmiyordu. Pencerenin önünde, dikenli bir gül gibi duran beyaz gelinliğin içinde, dışarıdaki hazırlıkları izliyordu. Her davul vuruşu, kalbine inen bir balyoz gibiydi. Her zurna sesi, kulaklarında, on üç yıl önce kaybettiği sesinin yankısını çağrıştırıyordu. Annesi, güzelliği dillere destan bir kadındı. Elif’e bakıldığında ilk görülen, ona çekmiş olduğu o büyüleyici yüz hatlarıydı. Ama annesi öldüğünde, Elif sadece bir sevgi kaynağını değil, sesini de kaybetmişti. Doktorlar “şaşkınlık” demişti. Köylüler “büyü” dedi. Babası Ahmet ise, her baktığında karısının hayaletini gördüğü bu kızından içten içe ürktü. Karısı başka bir adamla kaçarken trafik kazası geçirip ölmüştü. “Tıpkı annen gibisin,” derdi, sesi buruk bir öfkeyle dolup taşarak. “Aynı bakışlar. Aynı suskunluk. Bana onu hatırlatıp durma.” Elif, evin içinde bir suçlu, bir gölge gibi dolaşıyordu. Ta ki Murat, o karanlık koridorda bir pencere gibi açılana kadar. Komşu köyün genç, yakışıklı çobanı Murat, onun güzelliğinden çok, gözlerindeki derin hüzne vurulmuştu. “Senin sessizliğin,” diye fısıldardı, buluştukları dere kenarında, “başkalarının onlarca lafından daha derin. Ben anlıyorum seni.” Elif, kalbinin kapılarını, suskunluğunun anahtarlarını ona vermişti. Parmak uçlarıyla anlattığı her şeyi Murat anlamaya çalışıyor, gözlerindeki her dalgalanmayı okuyordu. Söz kesildiğinde, Elif için dünya yeniden renklenmeye başlamıştı. Belki sesi geri gelmeyecekti, ama bir sesi, bir tercümanı olacaktı. Taki nikah masasında, imzalar atılmak üzereyken her şey altüst olana kadar. Murat'ın en yakın arkadaşı Ali, arkasından eğilip, yalnızca Murat'ın duyabileceği, ama aslında herkesin hissedeceği bir alçaklıkla fısıldadı: “Kardeşim, güzel tamam da, ömür boyu işaretlerle mi anlaşacaksın? Konuşamayan kadın, eksik kadındır. Seni ayıplarlar.” Bir diğeri ekledi: “Hele düşün, çocuklarına ninni bile söyleyemeyecek.” Murat'ın yüzündeki güven ve sevgi, yavaş yavaş eriyip yerini şüphe ve toplum baskısının ağır gölgesine bıraktı. Elif, onun gözlerindeki değişimi an be an izledi. Yüreği sıkıştı, boğazında ses çığlığı bir yumruk gibi düğümlendi. Murat, kalktı, Elif'in gözlerinin içine bakamadı, ve tek kelime etmeden, utancın ağır adımlarıyla orayı terk etti. Salonda bir uğultu koptu. Elif orada, beyazlar içinde, bir heykel gibi donup kaldı. Sonra babasının öfkesi duyuldu. Ahmet, yüzü mosmor, damarları gerilmiş, Elif'in önünde durdu. “Rezil olduk!” diye gürledi, sesi odanın duvarlarında yankılandı. “Bütün köyün içinde yüzümüz kara çıktı! Damat adayın bile kaçtı senden! Sen nesin ki? Seninle kim yuva kurmak ister? Cevap ver! Konuşsana lanet olası! Konuş!” Elif, babasının öfke dolu bakışları altında daha da küçüldü, sessizliği bu kez bir kabahate, bir lanete dönüşmüştü. Babası, ona bir tokat atmak için elini kaldırdı, ama vurmadı. Sadece tiksinerek yüzünü çevirdi. “Gözüm görmesin seni,” diye homurdandı. Çare, iki gün sonra, kasabanın öbür ucundan geldi. Halil Ağa. Otuz yaşlarında, genç yaşta kaybettiği karısı Zehra’nın yasını hâlâ derinden taşıyan, vakur ve içine kapanık bir adam. Aşiret büyükleri, “Ev bark sahibi olmalı, hanen şenlenmeli, toprakların başına bir evlat gerekiyor,” diye ısrarcı olmuşlardı. Halil Ağa, Zehra’sından sonra kimseyi istemiyordu. Kalbini, onunla birlikte gömmüştü. Fakat aşiretin bekası, geleneklerin ağırlığı, ısrarlar… Hepsi bir baskı yaratmıştı. Elif'in babası Ahmet ise, borçlarını ve Elif'ten kurtulma fırsatını görerek, hemen kabul etmişti. “Kızım sana emanet,” demişti, yüzünde sahte bir minnet ifadesiyle. Düğün, alelacele, gösterişten uzak, neredeyse gizli saklı yapıldı. Elif, sade bir gelinlikle, duvak altında, kendisini “almaya” gelen adamı ilk kez gördü. Halil Ağa, sade ve temiz giyinmişti. Yüzünde, derin çizgilerin arasına gizlenmiş, tükenmiş bir hüzün vardı. Elif'e baktığında, gözleri onu değil, çok uzaklardaki bir anıyı görüyor gibiydi. Elif, bu adamın gözlerinde, babasının öfkesinden de, Murat'ın ihanetinden de farklı bir acı olduğunu hissetti. Kendi acısına benzeyen, kemirilmiş bir sessizlik. Nikah, evin küçük odasında, iki şahit ve mahzun bir imamla kılındı. Elif’in “Evet”ini babası söyledi. Halil Ağa, imzayı atarken eli hafif titredi. Kalemi bırakırken, derin, içe çekilmiş bir nefes aldı. Kendi evlerine, Halil Ağa'nın konağına vardıklarında akşam olmak üzereydi. Konak, geniş bir avlunun ardında, tek katlı ama heybetliydi. İçeri girdiklerinde, temizlik ve düzen hemen göze çarpıyordu, ama aynı zamanda boşluğu, soğukluğu da. Duvarlarda, genç ve gülümseyen bir kadının, Zehra’nın fotoğrafları asılıydı. Her eşya, onun dokunuşunu, onun varlığını anlatırcasına yerli yerindeydi. Eşyaları Elif'in odasına taşınırken burası evin en uzak, en sade odasıydı Halil Ağa kapıda göründü. Elif'in yanına geldi. Oda loştu, sadece sonbahar güneşinin eğik ışınları giriyordu içeri. "Elif," diye söze başladı, sesi alçak, yorgun, ama nettir. Gözleri hâlâ Elif'te değil, pencerenin dışındaki ufuktaydı. "Bu evlilik... İkimizin de seçimi olmadı. Seni suçlamıyorum. Beni de suçlama." Bir an durdu, boğazını temizledi. Sanki söyleyecekleri, boğazında düğümleniyordu. "Ben," diye devam etti, sesi bu kez daha kırık, "ben Zehra'mı hâlâ seviyorum. O, benim yarımdı. Onsuz bu ev, bu bahçe, bu hayat... anlamsız. Sen buraya geldin. Evin bir sakini olacaksın. İhtiyacın olan her şey sağlanacak. Kimse sana kötü davranmayacak. Hatta... topluluk içinde, görünüşte karım olacaksın. İstendiğinde yanımda duracaksın. Gerekirse odama da gelebilirsin, başkalarının laf etmemesi için. Ama..." Burada, ilk kez başını çevirip doğrudan Elif'in gözlerine baktı. Gözlerinde o kadar derin bir acı vardı ki, Elif nefesini tuttu. "Ama asla," diye vurguladı, her kelimeyi ağır ağır, taş üstüne kazır gibi söyleyerek, "asla seni gerçek anlamda karım olarak göremem. Kalbimde o yeri veremem. Sen benim için bu evin sakinlerinden birisin, o kadar. Bir görev icabı yanımda olan bir yoldaş, belki. Ama sevgili, eş... asla. Bunu baştan bil." Odaya ağır bir sessizlik çöktü. Dışarıdan kuş sesleri geliyordu. Elif, karşısındaki adamı izliyordu. Bu, ne babasının öfkeli aşağılamasıydı, ne de Murat'ın zayıf iradeli ihaneti. Bu, acının soğuk, net, acımasız bir gerçeğiydi. Yüreğinde, bir kez daha derin bir yarık açıldı. Ama bu sefer, acının yanında, tuhaf bir şey daha vardı: Bir anlayış tohumu. Bu adam da kendisi gibi kaybetmişti. Bu adam da isteksizce sürüklenmişti buraya. Başıyla, yavaşça onayladı. Zaten söyleyecek sözü yoktu. Ama gözlerinde, artık sadece korku ve keder yoktu. O derin, yeşil gözlerde, yeni bir ifade beliriyordu: Sertleşmiş bir irade. Sessizliğinin artık bir zayıflık değil, bir kalkan, bir gözlem kulesi olacağına dair sarsılmaz bir kararlılık. Bu ev bir hapishane olabilirdi, ama o, bu hapishanenin duvarlarını aşmanın yolunu öğrenecekti. Halil Ağa, onun bakışlarını gördü. İçinde küçük bir şaşkınlık dalgası hissetti. Beklediği ağlayan, korkan bir kız çocuğu değildi karşısındaki. Daha derin, daha anlaşılmaz bir şey vardı. Başını tekrar salladı, söylenecek başka bir şey olmadığını düşünerek. Döndü ve odadan çıktı, kapıyı arkasında hafifçe kapattı. Elif, yatağın kenarına oturdu. Ellerine avuçlarına baktı. İşaret parmağını yavaşça havaya kaldırdı ve görünmez bir kalemle, sessizce, havaya bir kelime yazdı: "Yeni." Sonra, pencereden dışarı, Halil Ağa'nın büyük bahçesine, meyve ağaçlarına, uzakta görünen bağlara baktı. Güneş ufukta kaybolmak üzereydi. Karanlık çökerken, Elif'in içinde, o karanlığa meydan okuyan küçük, ama sönmeyen bir ışık yanmaya başladı. Sessizliği, artık sadece bir kayıp değildi. Belki de, gerçekten duyulmak isteyen her şeyin başlangıç noktası olacaktı.

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

YIRTICI EVLİLİK |+18|

read
174.8K
bc

CEHENNEM MAZGALI+18

read
8.6K
bc

KÜÇÜK AĞA [HALEF +21][KUMA]

read
19.2K
bc

ATEŞLİ DADI

read
28.2K
bc

Kahpenin Kızı +18

read
6.2K
bc

Ayrılan YOLLAR +21

read
195.9K
bc

Sahte Karım

read
395.0K

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook