Sabah uyandığımız ilk andan son ana kadar Ateş’e eşlik ederek bir delilik yapmayacağından emin olmaya çalışıyorduk. Sadece kendisinin değil, Ada’nın da başına bir iş açması hiç akıllıca değildi. Ancak Ateş, Ada’nın gidişi ile birlikte aklını da yitirmiş gibiydi.
Ada, yıllarca bize, özellikle de Ateş’e mantığının sesi olmuştu. Yıllardır bilirdik birbirlerine verdikleri değerin hangi boyutta olduğunu. Ateş daha gördüğü ilk andan aşıktı Ada’ya biliyorduk. Biliyorduk ama Ateş kendine, kendinden 12 yaş küçük bir kıza aşık olmayı yediremiyordu bir türlü.
Öyleydi ki, ilk yıllarda Ateş, eskisi gibi hiçbir kadınla takılmıyordu bile. Kulüpte kucağına atılan kadınların tamamını dışarı yolluyordu. Barlas desen hala aldatılmayı atlatamamıştı. Herkese yürüyebilir ama hiç kimseyle ne fiziksel ne de duygusal bir bağ kurmazdı. Öyle ya bunu da Barlas’a Ada öğretmişti.
Geldiğinde küçük diyebileceğimiz bir yaştaydı. Onun yaşındayken biz hovardalık peşinde koşuyorduk. Üçümüz üniversitede kız kovalarken, Ada aynı yaşta kendini korumaya çalışıyor, tüm huysuzluklarıma rağmen bana bile kendini kabul ettirme çabasında ısrar ediyor ve yeni büyütmeye çalıştığımız şirketin çıkarlarını gözetecek tüm adımları değerlendirmemize yardım ediyordu.
Takımın bir beyne ihtiyacı vardı ve bu Ada’ydı. Ada bizimle ikinci yılını doldururken, yaşadığımız ilk büyük bütçe açığını ilk o keşfetmişti. İki gece uyumadan, birbirine bağlı tüm harcamaları aynı yüzde oranında kısmayı başarmış, hepimizi dize getirmişti. Yıllarca iş tecrübesi olan biz bunu yapamazken, o başarınca ona ilk kez saygı duymuş ve onu kız kardeşim kabul etmiştim. Bizim hayatımız o kadar da önemli, değildi. Önemli olan o şirketteki diğer çalışanların maddi manevi tüm çıkarlarını koruyabilmesiydi. Ve o günden sonra onu finans okumaya İtalya’ya göndermeye karar vermiştik.
Böyle akıp giden düşüncelerimin arasında bir yandan telefonumu kurcalıyor, bir yandan da Ateş’in bir saçmalık yapmasını engellemeye çalışıyordum. Her an bir rezervasyon yapacak, bir bilet alacak, özel jetini hazırlatacak diye tedirgindim. Bir yerde, Ada’nın peşinden gitmek istemekte haklıydı. Hatta geç bile kalmıştı. Ama orada birileri Ateş’i fark ederse, Ada’yı avlamak için yem olarak kullanabilirlerdi ve bu hiçbirimiz için iyi olmazdı.
Barlas gelip bana git dinlen işareti çakınca telefonumu da alıp ofisten sessizce çıktım. Ece hiç aramamıştı bile. Ne yapıyor aklından ne geçiyor hiçbir fikrim yoktu. yıllar yılı kendini herkesten uzak tutan Tekin Arık, bir tutam turuncu saça yeniliyordu. Zalımın kızı nasıl da kendine hayran bırakıyor ama diye düşünmekten kendimi alamadım. Ada ile yeniden konuşup konuşmadığını sormak bahanesiyle aramayı düşünsem de kendimi frenledim. Bir şekilde benden kaçıyordu. Başta benim ondan kaçtığım gibi. Belki de en başında Ada’yı dinlesem bu kadar zorlanmayacaktım.
“Kendi kendine yenilen ilk ben olamam herhalde.” diye mırıldanarak Ece’yi aradım. Ancak telefonu meşgul çalıyordu. Bu beni sinirlendirmeye ve olmadık şeyler düşünmeye kolayca sevk etmişti. En iyisi bir duşa girmek diye düşünerek telefonumu yatağın üzerine fırlattım ve banyoya doğru yürüdüm.
ECE
Ada’nın hamileliğini Ateş’ten sakladığım için kendimi çok suçlu hissediyordum. Ama Ada’nın bunu kendisinin söylemeye hakkı vardı ve bir annenin elinden bu hakkı alamazdım. Hayat akışımızın bu şekilde hızlı değişimi beni düşüncelere sevk ediyor, hayatı sorgulamama neden oluyordu. Ada’yı İtalya da yalnız bırakamazdım. Kalkıp Amanda’yı aramaya karar verdim.
Kendimi yataktan fırlatırcasına ittim. Her ihtimale karşı Ada’yı da doğacak çocuğunu da korumak zorunda hissediyordum. Hızla rehberimden Amanda’yı bulup aradım. Her zamanki gibi şen şakrak telefonu açtı.
“Hi sis! According to the information, I got, Ada called you.” (Selam ablacığım. Aldığım bilgilere göre Ada seni aradı.)
“Yes, that’s true. And as you know, I need a team of bodyguards to monitor Ada remotely. (Doğru. Ve bildiğin üzere, Ada'yı uzaktan takip etmesi için bir koruma ekibine ihtiyacım var.)
“I've already sent it honey. No worries.” (Çoktan gönderdim balım. Endişelenme.) dedi. Amanda bunca zamandır başına bir iş gelmeden İrlanda mafyasının en tepesinde oturabiliyorsa, bunun en büyük sebeplerinden birinin öngörülü olup tedbir almasından olduğunu bir kez daha ispat etmişti. Yine de Amanda’yı istememe sebeplerini anlamakta güçlük çekiyordum. Belki de duygusal yapısından hoşlanmıyorlardı. Bilemiyor ve ilgilenmiyordum. İlgilendiğim tek şey o lanet koltuğa oturup, senelerce hizmet verdiğim ve savunduğum legalliğe ihanet etmemek ve Amanda’nın yaşıyor oluşuydu.
“Thanks honey. And.. Uhm. Is everything okay there? How’s going life?” (Sağol balım. Ve.. Ah, her şey yolunda mı? Hayat nasıl gidiyor?) dedim.
“Everything is great except work. You know, I don't really like talking business.” (İş dışında her şey harika. Biliyorsun, iş konuşmayı pek sevmiyorum.) dedi.
“I know.. And keep yourself safe, please.” (Biliyorum.. Kendini güvende tut, lütfen.) dedim.
“You too, Ece, and you should know that I'm trying very hard not to force you back here.” (Sen de, Ece, ve bilmelisin ki, seni buraya zorla döndürmemeleri için çok çaba sarf ediyorum. ) dedi.
“But?” (Ama?) dedim.
“How can you understand? Anyway, from what I've heard, it was only a matter of time before they detained you to convince me. I'm sorry I didn't let you back up just in case. But this is our father's empire, and we must take care of it.” (Nasıl anlayabiliyorsun? Her neyse, duyduğuma göre beni ikna etmek için seni alıkoymaları an meselesiymiş. Her ihtimale karşı geri çekilmene izin vermediğim için özür dilerim. Ama bu babamızın imparatorluğu ve buna sahip çıkmalıyız.)
“You're so right. I understand. I will do everything I can to be safe.” (Çok haklısın. Anlıyorum. Güvende olmak için elimden geleni yapacağım.) dedim. Birbirimize hoşçakal diyerek görüşmeyi sonlandırdık. Bu olanlar hiç hoşuma gitmemişti. Kimseyi bir baskın riskine maruz bırakamazdım. Özellikle de kendime edindiğim aileyi riske edemezdim. Amanda’nın zayıf noktasının ben olduğumu düşünüyorlardı. Ama benim zayıf noktamın ne olduğunu bulamadıkları için yıllardır bana yanaşmamışlardı. Şimdi onları zayıf noktam olarak görürlerse üstüme oynarlardı. Bunu yapmalarına izin veremezdim.
TEKİN
Sabah uyanır uyanmaz evin içinde garip bir hareketlilik farkettim. Herkes sağa sola koşturuyor, panikliyordu. Buğra, delirmiş vaziyette korumaların tamamını harekete geçirmişti. Elimi Buğra’nın omzuna koydum.
“Günaydın. Neler oluyor?” dedim.
“Ateş bey..” dedi ve sustu. Bilgi işlemcilerden biri koşarak yanımıza geldi.
“Sabahın erken saatlerinde taksiye binip giderken gördük. Sadece o anda kameralar çalışmış. Görüntüye de son anda eriştik.” dediğinde beynimde şimşekler çaktı.
“Tamam herkes sakin olsun.” dedim. Buğra’ya baktım.
“Ateş muhtemelen İtalya’ya gitti. Sakin olun. Ben ulaşırım Ateş’e. Herkes işinin başına dönsün.” dedim. Buğra şaşkın şaşkın bana bakıyordu.
“Abi Ece hanım da yolda.” dedi.
“Tamam ben ilgilenirim.” dedim. Ece’nin de geliyor olması beni keyiflendirmişti.
Ateş’in ofisine çıkıp bir iz bulmaya çalıştım. Her zamanki gibi tertemiz çalışmıştı. Hepimizi ayakta uyutmuştu. Bilgisayarını kurcalarken, Ece kapıdan içeri girdi.
“Ne oldu İtalya’ya mı gitmiş gerçekten?” dedi. Paniklemiş görünüyordu. Bu paniğin altında başka bir şey olduğu belliydi. Bunu öğrenmenin tek bir yolu vardı.
“Yoo. Gitmemiş. Ortalık sakinleşsin diye öyle dedim.” dedim. Soğuk bir tonda gerginmiş gibi konuştum. İyiden iyiye yüzü sararmaya başlamıştı. Bu hareketimi ben bile acımasızca bulmuş olsam da, başka türlü neler döndüğünü öğrenemezdim. Elini göğsüne koyup derin bir nefes aldı. Gözleri korkuyla bakıyordu. Titremeye başladığını göğsüne koyduğu elinden anlamıştım. Ciddi bir sorun olmalıydı. Ama zorlamazsam bunu bana anlatmayacaktı. Masanın başından kalkıp, altıma kahve sehpasını çekerek oturdum. Bir kriz geçirmesinden korkmuştum.
“Anlat bana güzelim neyin var.” dedim. Zorla nefes alıyordu. Kormuştu.
“Umarım benim yüzümden değildir.” dedi.
“Ne senin yüzünden değildir.” dedim.
“Dün gece Amanda ile konuştum. Bütün müttefiklerimiz Amanda yerine benim başa geçmemi istiyor…” dedi alt dudağı titriyordu. Gözleri dolmuştu. Neredeyse ağlayacaktı. Titreyen sesiyle kesik kesik anlatmaya devam etti.
“Ben istemiyorum. Zayıf noktamın siz olduğunu öğrenirlerse.” dedi ve ağlamaya başladı. Bu haline dayanamayıp onu göğsüme çektim.
“Şşş tamam sakin ol. Ateş’in İtalya da olması çok muhtemel. Kaçırıldığını düşünmüyorum. Taksiye binip gitmiş.” dediğimde geri çekilip yüzüme baktı. Yüzümde patlayan tokadın etkisiyle sersemlemiş ve öfkelenmiş hissediyordum.
“Bana yalan mı söyledin?” dedi. Gözleri ateş saçıyordu. Mavi gözlerinde öfkenin yansımasını görüyordum. Bana attığı tokatla ben de aynı öfkeyi yaşadım. Aniden ayağa kalkıp kolundan tutarak Ece’yi de ayağa kaldırdım. Hemen arkasındaki duvara sırtını yaslayıp boğazından hafifçe tuttum.
“Bir kere daha bana vurmaya cesaret edersen..” dediğimde lafımı kesti.
“Ne yaparsın? Beni mi öldürürsün?” dedi. Bakışları ve ses tonu bana adeta meydan okuyordu. O an onu orada öldürsem gözünü bile kırpmazdı. Korkusuzdu. Karşımda zırlayan, yalvaran bir çok kadının aksine o bana canı için bile yalvarmıyordu. Gerçek bir yakın koruma, gerçek bir mafya varisiydi. Kız kardeşini tanımasam da şimdi onu neden istediklerini çok daha iyi anlıyordum. Bu halinden etkilenmiştim. Aldığım hazla dudaklarım kıvrıldı. Önce gözlerine sonra dudaklarına baktım. Ve hiç düşünmeden onu öptüm.
İlk defa öpücüğüme koşulsuz karşılık vermişti. Bu keskin tavrımdan etkilendiğini düşünüyordum. Dudaklarım dudaklarını yeniden keşfetmeye çalışırken bana verdiği karşılık teslimiyet içeriyordu. Elimi yavaşça boynundan çekip beline sardım. Elleri, ensemde geziniyor, ara ara saçlarımın arasına giriyordu.
Bir anda geri çekilip yüzüne baktım. Gözlerinde okuyabildiğim tek şey duygu karmaşasıydı.
“Tekin, bizden olmaz. Benim hayatımda zaafa yer yok.” dedi. Sesi donuktu. Az önce bana meydan okuyan kadın gitmişti. Yerinde birşeylerden korkan bir kadın vardı.
“Anlıyorum.” dedim ve onu kendi haline bıraktım. Bu kadar çabuk ikna olmam onu rahatszı etmiş olmalıydı. Olduğu yerde donup kalmış beni izliyordu. Ama benim de bir gururum, bir duruşum olmak zorundaydı. Beni istemediğini ikinci kez belirten bir kadını, beni hayatına alması için zorlayamazdım. Masanın başına geri oturup telefonumu aldım. Her hareketimi korku ve merakla takip ederken kafamı kaldırıp yüzüne baktım.
“Madem beni istemiyorsun, seni buna zorlayamam. Ama bil ki benim az önce öptüğüm Ece Royce ise az önce bana korkak bir cümle kuran kadını tanımıyorum. Ateş’i arayacağım. Otur istersen.” dedim. Kırılmıştım. Yine de onunla kırılmak da güzeldi. Yıllar sonra ilk kez beni kırarak, bana kırılabilecek bir kalbe sahip olduğumu hissettirmişti. Bunun için ona bir teşekkür borçlu olsam da henüz bunu yapmaya hazır değildim. Yavaşça hareket edip, koltuğa oturduğunda hoparlöre vererek arama başlattım. Bir kaç çalmadan sonra telefonu açtı.
“Efendim Tekin.”
“Ateş bildiğin tüm küfürleri unut kardeşim. Seni bulduğum yerde içinden geçicem oğlum. Nerdesin lan sen!”
“İtalya’dayım. Ada’yı almaya geldim.”
“Lan sen manyak mısın nasıl bulucan oğlum Ada’yı? Biz de geliyoruz!” dedim. Sinirlenmiştim. Bizsiz nasıl hareket etmeye kalkıştığını aklım almıyordu. Başına orada bir şey gelirse Ada hepimizi gebertirdi.
“Hayır Tekin. Bu benim meselem. Siz Gül’ü konuşturun. Bana çok yardım edesiniz varsa, Alessia’nın şirketini bulun.” dedi. Benim meselem demesi daha çok sinirlerimi bozmuştu. Siktiğimin konusu madem onun konusuydu, neden günlerdir hepimiz perişan olmuştuk ki? Yine de onu kırmayacak, dediğini yapacaktım.
“Kanka harbi yapacağın işi sikeyim ya. Tamam araştırıyorum.” dedim ve telefonu kapattım.