Fuar alanına geldiğimde etrafıma yine hayranlıkla bakıyordum. Ece’nin elinin değdiği o kadar belliydi ki.. İnsanlar kendi aralarında bu tasarımları överken, ben, çocuğuyla gurur duyan bir baba edasıyla kasılarak ortada geziyordum. Biraz ileride Ece’yi gördüm. Bir an göz göze geldiğimizde beni gördüğünü anladım. Ancak hemen kafasını çevirdi. Belli ki öğlen yaşananların öfkesini hala içinde taşıyordu.
Onu ilk defa siyah bir elbise giyerken görüyordum. Her tarafı ışıltılı olan bu kumaşın içinde o kadar narin duruyordu ki, bu elbiseyi ondan başkası taşıyamazdı. Omzunda duran o incecik askıların , o elbiseyi nasıl taşıdığını anlamak, atomu parçalamaktan zordu. Elbisesi uzundu. Ve yandan gördüğüm kadarıyla hiç bir yerinde yırtmacı yoktu. Öğlen söylediklerim kulağında yer etmiş demek ki diye düşündüm. Ancak birini görüp ona el sallamak için bana tamamen arkasını döndüğünde beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Sırtı tamamen kalçasına kadar açıktı. Tabii ki lafımı dinlemeyecek, hatta inadına giderek gözüme gözüme sokacaktı. Koluma birinin dokunmasıyla irkildim.
“Aşık mısın oğlum iki saattir sesleniyoruz da duyan yok.” diyen Kuzey’in ta kendisiydi.
“Yok lan ben kim aşk kim. Kuntoğlu sevdi galiba bu fuar işlerini buralarda gezdiğine göre?” dedim. Gülüyordu.
“Yok be oğlum. Mecburiyetten geliyoruz. Yenge hanım nerede?” dedi. Okları yeniden bana çevirmişti. Gözlerimi devirdim.
“Yengen değil de yakında olur.” dedim. Kuzey bana bakarken ağzı açık kalmıştı.
“Yenge demişken, Jale nerede?” dedim. Yüzünün halinden bir şeylerin ters gittiği belliydi.
“Haberin yok mu? Biz Jale’yle babamın vefatından önce boşandık.” dedi. Saçma bir soru sorduğumu verdiği cevaptan anlamıştım.
“Özür dilerim bro, ben kestiremedim.” dedim.
“Sorun yok, Jale’nin gerçek yüzünü ben görememişim. Zamanında siz haklıymışsınız.” dedi. Konuyu kapatmak istediği her halinden belliydi.
“Her neyse sen şu yenge konusundan bahset bakalım.” dedi.
“Ece işte geçen gün gördüğün kız. Da ben bir öküzlük ettim. Öküzlük etmesem de kız da benden kaçıyor sürekli.” dedim.
“Oğlum şu işi düzgünce anlatsana.” dedi. En başından anlatmaya başladım. Arada Ada’nın kaçışını da anlatmam gerekmişti. Ama o Ece konusuna odaklı olduğu için pek üzerinde durmamıştı. Ateş’in her türlü Ada’yı bulup getireceğinden bizden daha fazla emindi. Olayı anlatırken bir yerde Ece’nin soyadı geçince elini kaldırarak beni durdurdu.
“Ece Royce mu dedin sen?” dedi. Suratı şeytanını görmüş gibi olmuştu.
“Evet, Ece Royce. İrlandalı ya hani soyadı ondan..” dediğimde lafımı kesti.
“Oğlum bu kız Amanda Royce’un kardeşi değil mi?” dedi.
“Ablası.” dedim.
“Kimin büyük olduğu mu konu mal! Kızın senden neden kaçtığı belli değil mi? Sen masum bir CEO, kızsa İrlanda mafyasının soyunun devamı. Bildiğin pembe dizi klişesi lan senin aşkın!” dedi ve bir kahkaha attı. Kafamda bazı taşlar yerli yerine yeni oturmaya başlamıştı. Ece, uzaktan onu izlediğimizin farkına varmıştı. Kuzey bana göz kırptı.
“Senden de zaten daha az zorlu bir kadın beklenemezdi Tekin. Bu hırçın güzel le sana başarılar diliyorum. İşaret ettim şimdi gelir. Ben de öküzlüğünü düzelt diye sizi yalnız bırakırım. Ama dikkat et. Düzelt diye.” dedi. İkimiz biraz güldükten sonra Ece bize doğru yürümeye başladı.
“Geliyor senin hırçın güzel.” dedi. Ece’ye yeniden dönüp dikkatle baktığımda beynimden ikinci kez vurulmuştum. Yakası da vicdanına kadar açıktı. Göğüs dekoltesi neredeyse kasıklarına kadar iniyordu. İki göğsünün ortasındaki dövme o kadar dozundaydı ki, bir eksiği sönük, bir fazlası ise eskort görüntüsü yaratabilirdi. Her defasında bu kadar nasıl ölçülü olabildiğine hayranlıkla bakıyordum. Masaya yanaştığında ikimize birden baktı.
“Selam.” dedi. Doğrudan Kuzey’e bakıyordu. Beni yok saymaya yemin etmiş gibi davranıyordu.
“Ece hanım nasılsınız?” dedi ve kibarca elini öptü Kuzey. Sonra da aynı hareketi yapmam için bana işaret etti. Ece’nin görüntüsü beni o kadar büyülemişti ki, beynim kullanım dışı kalmıştı. Bir an herkesin aynı şekilde büyülenmiş olması ihtimali aklıma gelince öfkeden deliye döndüm.
Gözlerimden ateş saçtığım belliydi. Bunun anlaşılmasına engel olmak gibi bir niyetim de yoktu. Tamamen istem dışı bir hareketle etrafı incelemeye başiladım. Sanki herkes ona bakıyor gibi hissediyordum. Biraz sonra Kuzey koluma dokundu.
“Bro görüşürüz.” diyip omzuma vurdu ve masadan uzaklaştı. Ece’yle ikimiz kalmıştık. Ece, elindeki içeceğin son yudumunu da alıp bana baktı.
“Ben de gideyim artık.” dedi. Gecenin başından beridir onunla konuşmamama belli ki bozulmuştu. En azından bunu düzeltebilirdim. Aniden atılıp kolunu tuttum.
“Dur!” dedim. Gözleri beklenti ile açılmış bana bakıyordu. Kokusu her zamanki gibi aklımı başımdan alıyordu.
“Yani şey, ben.” dedim ve sustum. Özür dilemek istesem de ağzımdan bu laf bir türlü çıkmıyordu.
“Sen?” dedi. Gardını düşürmüştü. Bir özürle beni affedeceğini biliyordum. Gözlerimle görüyordum.
“Ben, şey, özür… Dans edelim mi?” dedim. Ece kafası karışmış bir biçimde bana baktı. Gözlerindeki acıyı görmek için onu tanımaya gerek yoktu. Kafasını yavaş yavaş sağa sola salladı.
“Dilerim diyecektin. Lanet özür kelimesini dilemek fiili ile birleştirecektin.” dedi. Sesi kızgın değildi. Aksine kırgındı. Çok ama çok kırgındı. Bağırmamıştı. Neredeyse fısıltıyla konuşuyordu.
“Ama o kadar zavallı o kadar diğerlerinden farksızsın ki diyemedin. Senin yüzünden elbise değiştirdiğim halde. Son dakika karar değiştirdiğim halde beceremedin Tekin. Zavallı bile değilsin.” dedi.
“Özür dilerim Ece oldu mu? Çok özür dilerim. Kıskandığım için özür dilerim anasını satayım!” diye bağırdım ve kolundan tutup kendime çektim.
“Başkalarının sana bakmasına, seni beğenmesine dayanamıyorum anlıyor musun? Hepsini öldüresim geliyor!” dedim ve Ece’yi bıraktım. Yakınlığımızdan etkilenmiş olacak ki sendeledi. Gözleri dolmuştu.
“Sen? Bacaklarını kapatıp, kalan her yerini açıyorsun. Biliyor musun Ece? İnadın artık beni cezbetmiyor. Sadece incitiyor!” dedim. Yine aynı şeyi yapmıştım. Onun ne hissettiğini düşünmeden öylece bırakıp arkamı dönüp çıktım. Otoparktan arabamı alıp, bu lanet günü bitirmek üzere evime gitmek istiyordum.
Eve vardığımda herkes ayaktaydı. Ateş’in Barlasla birlikte ofisinde olduğunu tahmin ediyordum. Buğra’yla ofisin önünde karşılaştık.
“Abi bu gece uzun olacak, karışmak gibi olmasın ama şu takımlardan kurtul istersen.” dedi. Baz Buğra, hepimize iyi gelen o isim oluyordu. Mantığımızın sesi oluyordu. Ada gittiğinden beridir en çok buna ihtiyacımız vardı. Ama Buğra esas Ada’nın mantığının sesi oluyordu. Defalarca Ada’yı delirmenin eşiğinden döndürebildiğine şahit olmuştuk. Aralarında sessiz bir anlaşma vardı. En çok Buğra Ada’ya hangi mesafede durması gerektiğini bilirdi.
Üzerimi değiştirip, Ateş’in ofisine girdim.
“Gel kardeşim gel.” dedi Ateş masasının önündeki koltuğu işaret ederek.
“Ece’nin planı artık çalışmıyor. Gül’ü daha sert konuşturmaya karar verdim. Başka bir planımız olmalı. Başka bir plan yapmayı düşünüyorum ne dersin?” dedi. Akşam yazanan her şeyin ağırlığı üzerimde Ateş’e baktım. İlk defa itiraz etmeye gücüm yoktu.
“Ada’yı getirelim de nasıl getirirsek getirelim. Mantığımın sesi olmasına çok ihtiyacım var.” dedim. Ses tonumdaki duygusallık beni bile şaşırtmıştı. Ateş, sorunu anlamıştı.
“Ece dimi?” dedi. Evet diyemediğim için Barlas’ın bardağındaki içkiyi fondiplemiştim. Herkes de anlamıştı. Ateş, Barlas ve ben oturmuş planlama yapmaya çalışırken Ece’nin gecenin bu saatinde gelmesiyle bir şeylerin değiştiğini anlamıştım. Ateş paniklemişti.
“Neler oluyor Ece, bir gelişme mi var?” dedi. Derin bir nefes alarak bize baktığında gözlerinin içinin güldüğünü fark ettim. Bu geceden sonra bu kadar hızlı toparlanmasına şaşırmıştım. Gözlerinin içi gülüyordu, makyajsızdı ve alelacele topladığı belli olan saçları bile o kadar tatlı duruyordu ki, uyku sersemi haline bir kere daha aşık olmuştum.
“Ateş, Ada beni aradı.” dedi. Hepimizin gözleri kocaman açılmıştı. Hele Ateş, heyecandan yerinde duramayacak haldeydi.
“Ne, ne zaman? Neden daha önce söylemedin?”
“Ateş mal mısın daha yeni aradı, elli kere aradım açmadın. Ben de arabaya atlayıp geldim işte.”
“Eee ne olmuş her şey yolunda mı?” dedi Ateş yeniden. Korkmuş gözüküyordu. Bir yandan da gidip Ada’yı alma planı yaptığından emindim.
“Değil Ateş. Ada ruhen çökmüş durumda. Burada tüm yaşadıklarından sonra tam orada en azından arkadaşlarım yanımda derken başına bir ton olay gelmiş. Önce kaçırılmış.” dediğinde Ateş lafın ortasına atladı.
“Kim kaçırmış! Ada’nın saçının teline zarar geldiyse kendi ellerimle onu öldüreceğim!” diye kükredi. Ece gerilmiş gözüküyordu. Ateş’in bu yersiz çıkışları bazen hepimizi delirtiyordu.
“Beni aradığına göre iyi dimi Ateş! Sus da bi dinle! “İtalya’nın en büyük ikinci mafyası Diego köpeği kaçırmış. Derdi Vincenzo’ymuş. Ada’yı kullanarak ondan intikam almak istemiş. Vincenzo’nun kim olduğunu biliyor muyuz?” dedi Ece. Ben ve Barlas bile duyduklarımızla yay gibi olmaya başlamıştık. Ateş odanın içinde kader mahkumları gibi bir yukarı bir aşağı dönüyordu. Aniden durup Ece’ye döndü. Böceğe bakar gibi bir tiksintiyle bakıyordu. Belli ki sorduğu soruyu salakça bulmuştu.
“Ada’nın üniversiteden arkadaşı işte. Kendi halinde bir finans uzmanı.” dedi. Böceğe bakar gibi bakma sırası Ece’ye geçmişti. Belli ki işin içinde bilmediğimiz bambaşka işler vardı. Ben yorum yapmadan dinleme taraftarıydım.
“Vincenzo Fredo. Fredo ailesi. En büyük İtalyan mafyası. Adamlar dünyayı yönetiyor oğlum sizin hiçbir şeyden haberiniz yok. Yani ne Diego’ya ne Vincenzo’ya kafanıza göre dokunamazsınız. En büyük Türk mafyaları bile onlarla aşık atmaz. Amanda, benim üvey kız kardeşim bile Fredo ailesi deyince it gibi titremeye başlar.” dedi Ece. Herkes şaşkındı. O çocukta normal olmayan bir şeyler olduğunu biliyordum. Ama bu kadar büyük boyutlu bir şeyi ben bile beklemiyordum. Ateş sabırsızdı.
“Bunun konumuzla tam bağlantısı ne?” dedi.
“Sorun şu ki Ada’da bunu bilmiyormuş. Alessia ve Vincenzo nedenini söylemeden sürekli etrafında güvenlik sağlamaya çalışınca çıldırıp yanlarından ayrılmış. Kendince kendine kafa tatili verirken kaçırmışlar. 1 güne yakın zaman eski bir depoda tutulmuş. Bu arada Diego delisi önce Vincenzo’nun en büyük mafya olduğunu, sonra Vincenzo’nun Ada’ya aşık olduğunu hatta Diego’nun, Ada senle birlikteyken, ona ek acı çektirmesine gerek kalmadığını düşünerek ondan uzaklaştığını falan anlatmış. Tabii bir de bunun üzerine, Alessia ve Vincenzo’nun yıllardır yattığını öğrenmiş. Ada tüm bunlarla deponun içinde kafayı yerken, Diego ona kendisiyle evlenip hepsinden intikam almayı teklif etmiş. Ama Ada kuyruğu dik tutmayı tercih etmiş.” dedi. Ateş derin bir nefes verdi. Ada’nın böyle bir şeyi kabul etmesinden korkmasına bir yanım anlam veremiyordu. Öteki yanımsa, aşkın gelişinin aklın gidişi olduğunu devamlı bana hatırlatıyordu. Aşk sağlıklı düşünmeye engel bir duyguydu. Bunu iki gözümle görüyor ve yaşıyordum.
“Burada bitmedi. Vincenzo, Alessia ile birlikte tüm adamlarını seferber edip Ada’yı kurtarmış. Diego’yu öldürmüşler. Şuan Vincenzo’nun evinde güvende. Ama psikolojisi berbat durumda.” dedi. Ateş bağırarak masaya yumruk attı.
“Bu kadar yeter. O köpeğin evinde kalamaz. Gidip sevgilimi alıyoruz!” dedi.
“Ateş, senin mafyalığın kulüplere kadar. Tek başına 20 adam öldürsen Diego’nun müttefikleri ile baş edemezsin. Vincenzo’nun evinde Ada, dünyanın her yerinden daha güvende. Herkes herkese dokunabilir ama kimse Vincenzo’ya dokunamaz. İtalya’nın her yerinde deli gibi Ada’yı arıyorlar şuan. Ortalık çok karışacak. Ada hayır dese de, Royce soyadını kullanmak ve Ada’yı koruma altına almak için çoktan Amanda ile iletişime geçtim. Sakin olmak zorundayız.” dedi. Ateş’in duruşundan bu durumun hiç hoşuna gitmediği belliydi. Kalkıp elimi omzuna koyarak ona destek olmak istedim. Bazen birbirimizi böyle yatıştırırdık. Ama belli ki bu defa tam ikna olmuş gibi değildi. Ateş’i biraz tanıyorsam, uslu durmayacak, Ada’yı almaya gitmek için çırpınacaktı.
“Kanka bi sakin. Ada, nerede olursa olsun, kalbi seninle atıyor. İstese Diego ile yalandan evlenip, İtalya’nın yer altı dünyasına tek başına hükmedecek zekaya sahip. Ama o sana olan aşkına ihanet etmek istemediği için o pis depoda tek başına kalmayı seçti. Vincenzo bırak onun bu depresyonundan faydalanmayı, parmağının ucunu Ada’ya değdiremez. Hele ki en yakın arkadaşıyla yatmışken.” dedim. Onu ancak bu cümlelerle durdurabilirdim. Başka türlüsü imkansızdı.
“Sadece haklı söylemleriniz, acele hareket etmemin önüne geçiyor. İlk fırsatta gidip sevgilimi oradan alacağım.” dedi. İkna olmadığına emindim. Ateş kolay pes edecek türden bir insan değildi. Ada ile bu yüzden bunca sene sonra bir araya gelebilmişlerdi. İkisi de hırslı, istediği şeyin peşinde sonuna kadar koşan iki insandı. Ada olsa hepimizi çiğner kaçardı. Ateş’in de aynısını yapacağından şüphe ediyordum. Ateş, Ada’dan daha mantıklı bir insan olduğu için, bu gece ve yarın gündüzü atlatırsak, Ateş’in gitmesinin önüne geçmiş oluruz diye düşünerek, yarın Barlas ile nöbetleşe başında kalmayı konuşmayı düşündüm. Bunca olaydan sonra tek ihtiyacımız dinlenmek olduğu için bir bir Ateş’in odasını terk ettik.