Ece’nin planını uygulamaya başlamasının ilk gününe uyandığımda bu planın başarısız olacağı hissine kapılmıştım. Yine de planı uygulamaya başlamadan Ece’yi yakalayıp yapacaklarını gözden geçirmem gerekiyordu. Her ihtimale karşı, evde kalıp, ortalıkta görünmeden güvenlik kameralarını kullanarak takipte kalacaktım.
Aşağı indiğimde Ece çoktan gelmişti. Gül’ün uyanmasını bekliyor olmalıydı. Telefonuyla oynuyordu.
“Günaydın.” dedim sert bir tonda. Yüzüme baktı. Ancak cevap vermemeyi tercih etti. Yeniden telefonuna döndü.
Tam karşısına oturup, yardımcılardan birinden bir kahve istedim.
“Ne o, İrlandalı’nın benimle arası mı bozuk?” dedim. Bu defa kafasını bile kaldırmamayı tercih etmişti. Bu da benim fazlasıyla sinirlerimi bozuyordu. Aniden kalkıp telefonu elinden çektim ve arkamda kalan, az önce oturduğum koltuğun üzerine fırlattım. Telefonu almamla o da ayağa kalkıp karşıma dikildiğinde yüzlerimiz arasında neredeyse hiç mesafe yoktu. Zorla yutkundum. Bir tepki vermesini bekliyor, öylece gözlerinin içine bakarak karşısında dikiliyordum. Ama Ece, o kadar öngörülemez bir kadındı ki, beklediğim hiçbir şeyi yapmıyordu. Yine yapmamıştı. Tepki bile vermeden önümden çekilip telefonunu alıp yukarı çıktı. Biraz sonra telefonum titredi. Mesaj Ece’dendi.
“Ortak çalışsak da muhatap olmak zorunda değiliz. Seni etrafımda görmek istemiyorum. Git güvenlik kameralarına bak.” yazıyordu. Sinirden telefonu elimde sıkmaya başlamıştım. Doğruca odama girip bilgisayarımı alarak güvenlik kameralarını izlemeye başladım.
Başta her şey yolunda görünüyordu. Gül, Ece’yle vakit geçiriyordu. Kameralardan habersiz konuşuyordu ama hiçbiri bizim hakkımızda ya da hamileliği hakkında değildi. İlk günden herşeyi anlatmasını beklemek aptallık olurdu. Ama umut ışığı da olmadığı yüzünün ifadesinden belliydi.
Günlerdir Gül’den tek bir ipucu kovalıyor, ama hiçbir sonuca ulaşamıyorduk. Bu sırada Ece, Gül’e bekçisi olmadığını ispat etmek için bir telefon bile götürmüştü. Ateş yokken evin içinde serbest hareket etmesini sağlıyordu. Bense ikinci günden sonra bir aksiyon olmadığı için işimin başına dönmüştüm.
Gül’e giden telefon, Gül’ün aldığı nefesten bile haberimiz olacak şekilde ayarlanmıştı. Hatta bir iki zarf bile atmıştı. Ama Ece bunların deneme için yapıldığını ustaca anlamış, ve bizi durdurmuştu. Ece’ye olan hayranlığım günden güne artarken, o da benden günden güne uzak duruyordu. Ece benden uzak durdukça, ben Ece’ye çekiliyordum. Bir yandan evdeki kameralardan Ece’nin yüzünü izliyor, diğer yandan kendi düşüncelerimde boğuluyordum ki, kapım çarpılarak açıldı. İçeri büyük bir heyecanla Ateş girdi.
“Tekin çabuk Ece’ye mesaj at. Şirketle ilgili bir bahane bulup buraya gelsin!” dedi. Heyecanla girdiği odamdan heyecanla çıktı. Hızla Ece’ye mesaj attım.
Yaklaşık 20 dakika sonra kapım çalındı. İçeri Ece girdi.
“Neler oluyor Tekin apar topar beni çağırdın?” dedi. Kollarını bağlamış, karşımda duruyordu. Öfkeliydi. Ancak yine de Ateş’in çağırdığını söylememe rağmen gelmişti. İçimde bir çocuk dans etmeye başlamıştı. Gözlerinde alevler çıkarken bile çok güzeldi. Yine hiç yapmadığım birşeyi yapmaya karar verip, Ece’yi bu akşamki davete gitmeden biraz daha zorlamaya karar verdim. Cesurdum, istenmiyordum ve en önemlisi aşıktım. Kendime zorla itiraf etmiş olsam da aşıktım. Kalkıp Ece’ye doğru yöneldim. Tam omzunun üzerinden yavaşça elimi uzattım. Aramızda hiç mesafe kalmamıştı. Ece, nefesini tutuyordu. Ve sakince kapıyı elimin ucuyla itip kolumu geri çektim. Ağır çekimde yaptığım her hareketi, kafasıyla ve gözleriyle takip etmeye başlamıştı. Ona doğru bir adım attım. Bana senkron o da bir adım geri çekiliyordu. Sırtı kapıya değdiğinde iyice yanaşıp, elimin tersini yanağından çenesine doğru sürdüm ve aniden geri çekildim.
“Ateş çağırdı.” dedim.
“Hı? Ne? Yani şey niye?” diyerek toparlanmaya çalışıyordu. Aklının başından uçup gitmesi benim için iyiye işaretti.
“Bilmem hadi odasına gidip bakalım.” dedim ve arkasını dönüp çıkabilmesi için alan bıraktım.
Ateş’in odasına neredeyse koşarak gitti. Kapısını doğrudan açarak içeri girdi.
“Ateş neler oluyor? Neden beni acele acele buraya getirdin?” dedi. Ben de en az Ece kadar meraklıydım. Ancak aklımı ve gözlerimi Ece’den almam pek mümkün olmuyordu.
“Ateş, Ada’ya mı bir şey oldu yoksa?” dedim. Ateş’in gözleri neredeyse yuvalarından fırlayacaktı.
“Allah korusun o nasıl laf lan! Hayır ben çocuğun benden olmadığına eminim.” dediğinde şaşırmıştım. Şaşkınlığın çocuğun Ateş’ten olmamasına değildi. Buna nasıl bu kadar emin olduğunaydı. Ateş’in gözleri tepkimizi merak ederken ikimiz arasında gidip geliyordu. Ece de benim kadar boş bakmış olacaktı ki, Ateş yeniden lafa girdi.
“Ben hep korunurum.” dediğinde üzerimden çok ciddi bir yük kalkmıştı. Derin bir nefes verdim. Üzerimden bir yük kalkmışçasına hafif hissetmeye başlamıştım. Yüzümü sıvazlayıp, gülerek arkama yaslandım. En azından artık gerçeğin ne olduğunu merakla beklemeyecektik. Gül’ü biraz ürküterek ya da zorlayarak ağzından bir itiraf alabilirdik.
“O zaman geriye tek bir işimiz kalıyor!” dedim. Ece bana baktı. Kocaman gülümsüyordu.
“İki iş. İtirafı almak ve Ada’yı geri getirmek.” dedi. Gözleri dolu dolu olmuştu. Neredeyse mutluluktan ağlayacaktı. Ama Ateş henüz bizim kadar rahatlamış görünmüyordu.
“Ama itirafı nasıl alacağız?” dedi.
“O iş bende.” dedi Ece göz kırparak ve eşyalarını alıp koşarak odadan çıktı. Hiç durmadan ben de hemen arkasından çıktım. Koşarak otoparka doğru gidiyordu. Arkasından bağırdım.
“Ece! Bana da anlat ne yapacaksın?” dedim. Aniden olduğu yerde donup kaldı. Ne yapacağını o da bilmiyor gibiydi. Topuklarının üzerinde yavaşça bana döndü.
“Önce akşamki davete hazırlanacağım. Ve bunu detaylıca düşüneceğim.” dedi.
“O fuara tek başına gitmeyeceksin Ece.” dedim. Bir yandan da yavaş yavaş aramızdaki mesafeyi kapatıyordum.
“Sana hesap verecek değilim. İşim bu benim. Organizasyon. Hatırladın mı?” dedi. Bana sürekli meydan okuyordu. Bu meydan okumalar zaman zaman hoşuma gitse de zaman zaman canımı sıkıyordu. Aniden kolundan yakaladım. Öfkem çığırından çıkmıştı.
“Doğru işin organizasyon. Ama sen organizasyonundan çok vücudunu sergiliyorsun. Bacağındaki dövmeyi iş adamları arasında görmeyen kaldı mı?” dedim dişlerimin arasından. Aniden yüzüme bir tokat indirdi. Gözleri dolu dolu olmuştu.
“Bir an, sadece bir an senin farklı bir insan olduğuna inandığım için kendimden utanıyorum. Sen de tanıdığım her erkek kadar zorba, beyniyle yerine iki bacağının arasında sallanan o uzvuyla düşünen boktan bir herifsin.” dedi. Onu bir cümleyle incitebileceğimi bilmiyordum. Ece’nin incinebileceğini bilmiyordum. Ece Royce, öfkelenirdi, kızardı, bağırırdı ama kırılmazdı. Ve ben Ece’yi kırmıştım. Ece’yi kırmış olmanın pişmanlığı ile giriş katının ortasında öylece kalakaldım. Ece’yse turuncu saçlarını savurup, ayaklarını yere vurarak hızla arabasına doğru ilerliyordu.
Akşam olduğunda evin salonunda Ateş’le karşılaştık.
“Hayırdır, kendi rızanla fuarlara falan gitmeler?” dedi göz kırparak.
“Ben bir bok yedim.” dedim. Yüzüm asılmıştı ve kendimi toparlayamıyordum.
“Sen bir bok yedin?” dedi. Yüzüme şaşkın bakıyordu.
“Tekin Arık bir bok yedi ve bir bok yediğini kabul etti öyle mi?” dedi yeniden.
“Yav sikeyim. Evet anasını satayım bir bok yedim ve kabul ediyorum.” dedim. Tamam normalde de çok suçunu kabul eden bir tip değildim. Ama bu kadar abartılacak birşey de yoktu.
“Anlat.” dedi. Kendine de bana da bir viski doldurup masaya geçip oturdu. O viskisini yavaş yavaş yudumlarken ben de bir çırpıda yedim haltı anlattım. Bardağımdaki içkiyi de bir çırpıda tepeme diktim. Ateş’in tepkisini bekliyordum. Bardağını masaya koyup yüzüme baktı.
“Sen aşıksın. Ve korkudan yanlış adımlar atıyorsun.” dedi ve masadan kalktı. Kendi yaptıklarını yok saymadan, kendini de eleştirerek, çok net bir biçimde söylemişti. Kendi kendime zaman zaman duygularımı itiraf edebilsem de bunu bir başkasından duymak ağır gelmişti. Kalkıp davete gitmek üzere arabaya geçtim.