Tam yarım saat boyunca Ece'nin evinin salonunda sabırla beklemiştim. Her saniye, sanki saat yavaşça ilerliyormuş gibi hissettiriyordu. Salonun sessizliği, duvarları sıkıştırıcı bir boşluk gibi etrafımı sarıyordu. Kolumdaki saate sanki zamanın akışını kontrol edebilirmişim gibi sık sık göz atıyordum.
Nihayet, uzun zamandır beklediğim ses geldi. Merdivenlerin başından gelen hafif bir topuklu ayakkabı sesi, içimde bir rahatlama dalgası yarattı. Heyecanla başımı merdivenlere çevirdim ve ayak sesleri yaklaştıkça kalbim hızla atmaya başladı. Basamaklardan yükselen tıkırtılar, Ece'nin yaklaştığını müjdeliyordu. Ama bir yandan da, heyecanımın getirdiği gerginlikle içimde bir endişe belirdi. Acaba ne giymişti? Tamamen beyaz mıydı yoksa sadece topuklu sandaletleri mi beyazdı? Belki de, bu detayları öğrenmek, kalbimin ritmini daha da hızlandırıyordu.
Sonunda Ece’yi gördüm. Üzerinde beyaz uçuş uçuş kısa bir elbise vardı. Saçlarını bir prenses gibi sımsıkı tepesinde toplamıştı ve ayaklarında beyaz topuklu sandaletleri parlıyordu. İçimdeki heyecan, görüntüsüyle birleşince adeta doruk noktasına ulaştı. Ece'ye olan hislerim, her geçen gün daha da derinleşiyordu ve bu hislerin gücü karşısında kendimi kontrol etmekte zorlanıyordum. Artık ona olan duygularımı bastırmak mümkün değildi; her an daha da büyüyor ve beni korkutuyordu.
Basamakların sonuna geldiğinde gözgöze geldik. Yüzünde en güzel gülüşü ile bana bakıyordu.
“Erkencisin Tekin.” dedi. Sesi yumuşak ve sakindi. Gergin olup olmadığını anlayamayacak kadar büyülenmiştim. Ağzımı zar zor kapatıp kafamı sağa sola salladıktan sonra cevap verdim.
“Sen geç kaldın. Ben erkenci değilim.” dedim. Sesimin donuk çıkmasına dikkat ediyordum. İstediğini ona verecek bu oyunu sürdürecektim.
Davet alanına girdiğimizde, etrafımdaki sıradanlık hemen dikkatimi çekti ve bu organizasyonun Ece’nin şirketine ait olmadığını kolayca anladım. Standart giydirilmiş masalar, her biri birbirinin kopyası gibi duruyordu. Yüzeyleri yalandan temiz görünsün diye seçilen beyaz ve krem renklerle kaplanmıştı, ancak bu renklerin oluşturduğu mide bulandırıcı kaos ve gereksiz kalabalık bistro üstü düzeni gözlerimi kanatıyordu. Odada biriktirilmiş insanların sesleri, havada yüzen yapay gülümsemeler ve kıkırdamalarla doluydu. Bir an için, gelecekte tüm bu tür davetlere katılmak zorunda olmadığım günleri hayal ettim. Organizasyonun Ece’nin şirketine ait olup olmadığına özellikle dikkat edecektim. Ece’nin organizasyonlarında daha özgün ve kişisel bir dokunuş olduğu su götürmez bir gerçekti. Ece’nin minik ellerinin koluma sarılması ile kafamdaki düşünceler adeta buharlaştı. Gözlerimin koluma kaymasına engel olamadım. Ece’nin nefesini kulağımın yakınında hissetmek tüylerimi diken diken etmişti.
“Organizasyonun berbat olduğunu biliyorum, ama bunu yüzüne yansıtmamalısın.” dedi. Yüzünde gerçekten sahte bir gülümseme vardı. Yalandan etrafa gülücükler saçıyordu. Bizim holding için ayrılan masaya geldiğimizde arkadaşlarımız da bir bir ziyaretlere başlamıştı. En son masaya en eski arkadaşımız Kuzey gelince afalladım.
“Bro! Seni davetlerde Ateşsiz göreceğim aklıma gelmezdi.” dedi. Gözleri ışıl ışıldı. Selamlaşıp sarıldık. Dudaklarım yavaşça kıvrıldı.
“Başın sağolsun bro. Kenan amcaya hepimiz üzüldük.” dedim.
“Eyvallah kanka, ben sizin kadar üzülmedim.” dedi yarım bir gülümsemeyle. Ece şok içinde bize bakıyordu. “Ececiğim, bu Kuzey. Bizim çocukluk arkadaşımız. Babası ölene kadar, Kuzey, şirkette düz eleman gibi çalıştı. Araları berbattı. Üzülmemesini ben yadırgamadım. Sen de yadırgama.” dediğimde Kuzey yarım yamalak gülümsedi.
“Selam Ece Hanım.” dedi ve tokalaşmak üzere elini uzattı. Ece de elini uzatarak karşılık verdi.
“Selam, memnun oldum.” dedi. Kuzey bana göz kırptı.
“Seni de yanında bir kadınla gördüm ya ölsem de gam yemem.” dedi. Kahkaha atarken bu durumu lehime çevirmem gerektiğini düşünerek bir elimi de Ece’nin beline attım.
“Senin yalnız olman da sansasyon etkisi yaratmış baksana. Bütün gözler senin üstünde.” diye cevap verdim. Ece şaşkınlıkla bomboş bakıyordu. Bu zayıflık anından iyi faydalanıyordum.
“Oğlum samimi söylüyorum, şuan hayatımda kimseyi istemiyorum.” dedi. Gözlerinde hafif bir hüzün vardı.
“Her neyse, iyi eğlenceler diliyorum. Ayrıca size ortak işler yürütmek için uğrayacağım.” dedi yeniden. Kadehi tuttuğu eliyle havalı havalı bizi işaret ederek uzaklaştığı anda Ece’nin de belini aniden bıraktım. Eski buz Tekin geri dönmüştü.
“Sen…” dedi Ece.
“Birşey yapmadım. Çocukluk arkadaşımla muhabbet ettim.” dedim. Üzerime yeniden saldırmadan konuyu değiştirmem gerekiyordu.
“Baksana, Gül’ü nasıl konuşturacağız?” dedim. Kafasını sağa sola salladı. Kendine gelmeye çalıştığı belliydi. Önünde dönüp düşünmeye başladığı anda aklına bir şey gelmiş olacak ki heyecanla bana baktı.
“Yarın sabahtan sizdeyim. Barlas ile de konuşup fikrini alır Ateş’e gidelim.” dediğinde onu başımla onayladım. Belli ki davet alanında konuşmak istemiyordu.
Ertesi sabah odamın kapısının tıklanmasıyla uyandım. Yardımcılardan birinin olduğunu düşünüyordum.
“Gel!” diye bağırdım. Kapı açılır açılmaz odamın içine dolan bahar çiçeklerinin kokusuyla gelenin Ece olduğunu anladım.
“Ohoooo! Bıkmadın göt büyütmekten. Hadi kalk kalk kalk! diyerek üstümdeki pikeyi çekmeye çalıştı. Pikeyi almasına izin verdim. Sırtımı ve vücudumu görmenin onu heyecanlandırdığını biliyordum. Pikeyi çeker çekmez, donup kaldı.
“Aaa şey, yani uyan artık.” dedi.
“Uyanığım zaten, ama yataktan çıkasım yok.” dedim.
“Tekin seni döverim kalk artık.” dedi.
“Gel kaldır” dedim. Tabii ki bunu yapmayacaktı. Ece Royce, inadın vücut bulmuş haliydi. Ancak beklemediğim ne varsa Ece yapmaya devam ediyordu. Aniden kafama bir kırlent inince yataktan fırladım. Ece yastık atmış küçük çocuklar gibi kıkır kıkır gülüyordu. O hali o kadar güzeldi ki, gülümsememe engel olamadım. Ancak aklımda bir şeytanlık belirdi. Usulca kalkıp, odanın kapısını kilitlediğimde, Ece’nin beyaz teni, iyice beyazlamıştı. Boncuk gözleri kocaman açılmış, dudakları öpülesi bir şekilde şaşkınlıkla aralandı. Aniden aramızdaki mesafeyi kapatıp, belinden yakaladım. Gözlerinin içine içine baktım. Gözleri, beni anlamak istercesine iki gözümün arasında gidip geliyordu. Bir anda belini bırakıp geri çekildiğimde geri nefes almaya başladı.
“Birazdan Ateş’in ofisinde buluşalım.” dedim donuk bir tonda. Olduğu yerde yüzüme bakakaldı. Ancak hiçbirşey demeden, hışımla çantasını alıp çıktı.
Şirkete vardığımızda Ece, yaptığı planın hepimizce onaylanmasından memnun görünüyordu. Omuzlarını dikleştirip Ateş’in kapısını tıkladı.
“Gel.” sesini duyunca içeri girdi. Ateş camın önünde kafası allak bullak dışarıyı izliyordu. Evraklar hala imzasız, masanın üzerinde öylece duruyordu. Ada’nın gidişinin onu ne kadar sarstığı yüzünden okunuyordu.
“Sizi burada görmeyi beklemiyordum. Ne içersiniz?” dedi.
“Şimdi bir şey içecek zaman yok Ateş.” dedi Ece bütün heyecanıyla. Ateş tam bir şey demeye yelteniyordu ki kapı aniden açıldı. Barlas her zamanki gibi kapıyı bile çalmadan içeri daldı. Normalde Ateş buna çok kızardı. Tepkisizliği bile mutsuzluğunun bir ispatıydı. Ada olmadan çok acı çektiği çok belliydi.
“Partiyi kaçırmadım değil mi?” diye salakça bir soru sordu Barlas.
“Kaçırmadın bro.” dedim. Ateş çileden çıkmış ve sabırsız görünüyordu.
“Biri bana burada neler olduğunu anlatacak mı?” diye kükredi.
“Benim Ada’yla arkadaş olduğumu Gül biliyor, ama ne kadar yakın olduğumu bilmiyor. Ben diyorum ki, Gül’le arkadaş olmaya çalışayım.” dedi Ece. Ancak Ateş tamamen umutsuz görünüyordu.
“DNA testi sonucu bile daha erken gelir.” dedi. Umutsuzluğun ve çaresizliğin dibine vurmuştu. Ben olsam çoktan sikerim diyip vazgeçmiştim. Ancak Ece’nin, Ateş’i ikna etmem için yalvaran bakışlarına dayanamamıştım.
“Gül şuan baskı altında ve yalnız. Eğer Ada’ya aldırdığımız cinsten bir eğitim almadıysa, sığınacak birine, tutunacak bir dala ihtiyacı var. Ece, onun güvenini kazanırsa ki bence yapar, en azından erken harekete geçebiliriz.” dedim. Bu argümanımı reddedemeyeceğini biliyordum. Ateş’in gözleri kararsız bakıyordu. Şakaklarını ovuşturarak düşünmeye başladı.
“Tamam ama bir şartla. Ece, bu oyunu sürdürmek istemediği anda hiçbiriniz onu zorlamayacaksınız.” dediğinde Ece derin bir nefes aldı. Bir ağızdan sevinçle bağırdık.
“Anlaştık.”