Ateş'in şirket ofisi adeta bize bir karargah gibi hizmet etmeye başladı. Her birimiz, Ada'yı bulma misyonuna odaklanmıştık ve bu odaklanma bize insanüstü bir enerji veriyordu. Ofiste saatler geçiriyor, bir ipucu yakalamak için her fırsatı değerlendiriyorduk.
Gül'ü en iyi kadın doğum uzmanına götürmek için büyük bir çaba sarf ediyorduk. Başlangıçta Gül, gitmekte direnç göstermişti. Ancak ekip olarak onu ikna etmek için bir araya geldik ve sonunda razı oldu. Hamile bir kadına herhangi bir zorbalık yapmayı düşünmek bile istemiyorduk, bu yüzden onu gitmeye ikna etmek için nazik ve anlayışlı yaklaşımlar sergiledik.
Sonunda, Gül'ü doktora götürmeyi başardık. Doktorun verdiği bilgiler, Gül'ün bize söylediği hamilelik zamanını doğrulamıştı. Ancak gerçekleri doğrulamak için daha fazla beklememiz gerekiyordu. DNA testi yapılabilecek durumda değildi. Yapılırsa düşük tehlikesi olacaktı ki bunu yaşamak ya da yaşatmak istemiyorduk. Herkes daha insani düşünse de ben Gül’ün nazını çekmemek için bu riski almamakta hem fikirdim. Bu süreçte, her bir detayı titizlikle değerlendirmemiz ve en doğru adımları atmamız gerekiyordu.
Ece suratında bir mağlubiyet ifadesi ile ofisin kapısından girdiğinde odanın içinde ağırlaşan havayı iliklerime kadar hissetmiştim. Kısacık zaman diliminde Ece ve Ada o kadar yakın olmuştu ki bir türlü Ece’nin Ada’ya ulaşamadığına inanmıyordum. Ece’yi sıkıştırmayı çok istesem de Ateş izin vermiyordu. Ancak yine de bildiğim yoldan, Ece’yi yalnız yakaladığım bir anda yürüyeceğimi biliyordum.
“Yok! Hiçbir yerde yok.” dedi. Sesi hüznün ve öfkenin bir karışımını yansıtıyordu. Cümlesi kontrolümü kaybettirdi. Ayağa kalkıp karşısına geçtim. Hiçbir şey demeden bileğinden tuttum. Adeta sürükleyerek onu kendi ofisime götürüp kapıyı kapattım ve kilitledim.
“N’oluyor be!” diye bağırdı.
Kapının hemen önünde duruyordu. Arkam ona dönüktü. Ellerimi iki yanda yumruk yapmıştım. Ne olursa olsun içimde dalga dalga büyüyen öfkeyi kontrol altına almak zorundaydım.
“Sana n’oluyor dedim Tekin” diye tısladığı anda öfkem kontrolden çıktı. Bir adımla aramızdaki mesafeyi kapattım. Ece korkusuzdu. Kaçmaya dahi yeltenmemişti. Ancak ben, benden korkmasını istiyordum. Sırf geri gitsin diye üzerine doğru bir adım daha attım. Sırtı kapıya değdiğinde sıkı sıkı tuttuğu çantasının saplarını gevşetip, çantasını yere bıraktı. Yüzlerimiz arasında neredeyse mesafe kalmayana kadar yanaştığımda bahar çiçeklerini andıran kokusunu aldım. Kokusuyla kafam karışmıştı. Merakla bakan mavi gözleri ve öfkeyle titreyen dolgun dudaklarını gördükçe dikkatim dağılıyordu. Ani bir hareketle ellerini yakalayıp tepesinde birleştirdim. Dengelemeye çalıştığı nefesiyle göğsü kalkıp iniyordu. Bu halde onu sıkıştırıp Ada’nın yerini öğrenmeye çalışmak yerine aklımdan geçen tek şey Ece’yi öpmek haline gelmişti. Turuncu kaşlarının çatılmasıyla kendime geldim.
“Ne istiyorsun Tekin.” dedi fısıltıyla. Fısıldaması bu halimizin benim kadar onun da aklını karıştırdığını gösteriyordu.
“Ada’nın nerede olduğunu bilmediğine inanmıyorum.” dedim dişlerimi sıkarak. Ses tonum sakindi. Kokusunun beni mest ettiği anlamaması için insan üstü bir çaba gösteriyordum.
“Ondan bu halde iki gündür uykusuz arıyorum dimi!” diye aniden bağırdı. Anlık duygu değişimi ve bozuk sinirleri uykusuzluğunu kanıtlar nitelikteydi. Cildinin uykusuzluktan sarardığını ve göz altlarının morluğunu makyajla kapatmaya çalıştığını o anda dikkatlice bakınca fark ettim. Ece, her zaman mükemmel göründüğü için dikkat bile etmemiştim. Biraz önce şüphelendiğim kızın, hepimizden daha çok özveri gösterdiğini kanıtlayan her bir detay utanmama ve öfkemin yatışmasına neden olmuştu.
“Ondan her gün işimi gücümü bırakıp her Allahın günü sizin yanınıza geliyorum. Kaç tane milyonluk iş teklifi reddettiğimden haberin var mı senin? Lanet olsun ki Ada’yı kızkardeşim kadar seviyorum Tekin! Ama pardon Tekin beyden başka kimse Ada’yı önemsemez değil mi!” diye bağırmaya devam ederken hiç beklemediğim bir şey yapıp Ece’yi öptüm. Dudaklarımın, dudaklarına değdiği andaki ani şokla gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Dudaklarımı hareket ettirmiyordum. Yalnızca dudaklarının üzerinde tutuyordum. O da dudaklarını sıkmıyor, öylece olduğu gibi gevşek bırakıyordu. Bu öpücüğü fazla uzatırsam beynimi dağıtacağını bildiğimden aniden geri çekildim. Hala aynı şok ifadesiyle yüzüme bakıyordu. Dudakları şaşkınlıkla aralanmıştı. Hiçbir şey demeden odadan çıkıp otoparka doğru gitmeye başladım. Yol boyunca kendi kendime söylendim.
“Aferin Tekin. İyi bok yedin Tekin. Şimdi ne yapacaksın? Pardon ben bilinçdışı seni öptüm mü diyeceksin. Hayvan herif sen niye elin kızını öpüyorsun.” diye kendi kendime konuşarak arabama binip doğruca eve sürdüm.
ECE
Az önce Tekin cinsi hayvan bana ne yapmıştı öyle? Ve bu neden benim hoşuma gitmişti? Dudaklarının yumuşaklığı ve zorlayıcı olmaması neden başımı döndürüyor diye düşündüm. Tekin'in elleri, beklenmedik bir zarafetle bedenimde gezinirken, beni şaşkına çevirmişti. İlk öpücüğüyle birlikte bir sıcaklık dalgası beni kaplamış, nefes alışlarım hızlanmıştı. Tekin'in samimi dokunuşu, uzun zamandır hissetmediğim bir sıcaklık ve yakınlık sağlamıştı. Aniden hissettiğim bu duygular beni şaşırtmış, hatta kendi içimde bir savaşın başlamasına neden olmuştu.
Tekin’e veya bir erkeğe dair bir umut taşımak istemiyordum. Her an İrlanda’ya dönüp işlerin başına geçmek zorunda kalabilirdim. Babamın müttefikleri Amanda ile çalışmaktan memnun değildi. Amanda’ya bir şey olursa, ki olmaması için elimdeki tüm kozları ortaya sürmüştüm, beni zorla götürüp o lanet olası koltuğa oturturlardı. Ve kimse bu hayata uygun değildi.
Tamam belki Tekin biraz uygundu. Atışları, bir sürü benim diyen nişancıyı solda sıfır bırakırdı kabul edebilirdim. Ama uygun olması onunla birlikte olacağım anlamına gelmiyordu. Kafamın karışıklığının uykusuzluktan olduğunu düşünerek beni alması için şoförümü aradım. Eve gidip biraz uyuduktan sonra Amanda’yı arayıp Ada hakkında bir iz bulmasını isteyebilirdim.
Birkaç saat uyuduktan sonra alarm sesine uyandım. Amanda’yı bir an önce arayıp destek istemem gerekiyordu. Ada, onu bulmamamız için elinden geleni yapmıştı. Sim kartını bile evdeki çöpe atmıştı. Ada’nın bu kadar hızlı kaybolmasında suçu kendimde de buluyordum. Binlerce kez olasılıkları değerlendirip tehlike önleyen bir özel korumaydım ben. Ada’nın gidişini öngörememek, tedbir alamamak bütün özgüvenimi sarsmıştı. Ada’yı bulmak benim için, onurumun kurtuluşuydu.
Elimi yüzümü yıkayıp, telefonuma sarıldım. İkinci çalıştan sonra, hiç mafya liderini andırmayan, cıvıl cıvıl sesiyle Amanda telefonu açtı.
“Hi sis! What’s up?” (Selam ablacığım, n’aber?)
“The news isn't good. The close friend I mentioned to you has gone missing. More precisely, she ran away.” (Haberler iyi değil. Sana bahsettiğim yakın arkadaşım kayboldu. Daha doğrusu kaçtı.)
“What the hell! What’s going on there?” (Ne oluyor lan? Orada neler oluyor?)
“I will tell you about it later. Just I need help. Can you help me?” (Daha sonra anlatırım. Sadece yardıma ihtiyacım var. Bana yardım edebilir misin?)
“Of course sis! I am always here. Just wait for me.” (Tabii ki ablacığım! Her zaman buradayım. Sadece beni bekle.” dedi ve telefonu kapattı. Amanda’nın bu denli heyecanlı olup telefonu aniden kapatması, mafya aleminde defalarca başına bela olmuş olsa da huyluj huyundan vazgeçmiyordu. Zaten artık herkes de ona alışmaya başlamıştı.
TEKİN
Ece'yi dünden beridir görmüyor olmak beni huzursuz ediyordu. Onun gülümsemesi ve sıcak dokunuşu, hayatıma anlam katıyordu. Dünkü öpücükten sonra, içimde derin bir arzu uyanmıştı. Onunla geçirdiğim her anı, her saniyeyi özlem dolu bekliyordum. Onun yanımda olmasını, yatağımda onun sıcaklığını hissetmek istiyordum. Kokusu, beni sarmalayıp içine çekiyordu; sanki ona olan ihtiyacımı her an yeniden hatırlatıyordu. Denizden derin mavi gözlerinin içinde kayboluyor, adeta bir sonsuzluğa yolculuk yapıyordum. Ece'ye karşı duyduğum hisler, sadece bir tutku değil, tam anlamıyla bir aşktı. Onunla geçirdiğim her an, kalbimde daha da derinleşen bir sevgiyle doluydu. Ada'yı bulduğumda, ilk işim ona teşekkür etmek olacaktı.
Kapımın önünden Ece’nin sesinin gelmesiyle aniden yatağımdan fırladım. Kapıyı açtığımda gördüğüm manzara içimdeki tüm kıskançlığın beynime hücum etmesine neden olmuştu. Korumlaradan biriyle şakalaşarak yürüyordu. Aniden kapıdan çıktım.
“Tamam sen git. Ben Ece’ye yardımcı olurum.” diyerek konuşmalarını böldüğümde Ece’yle göz göze geldik. Koruma, hiç itiraz etmeden arkasını dönüp uzaklaştı. Ece boş gözlerle yüzüme bakıyordu.
“İçeri gel. Üstümü değiştirip sana eşlik edeceğim.” dedim dişlerimin arasından.
“Burada bekliyorum.” dedi. Ses tonu sert ve soğuktu. Dün hiç yaşanmamış gibi davranmayı tercih edeceği aklımın ucundan bile geçmemişti. Ani bir hareketle kolundan yakalayıp odama çektiğimde hem yüzü kızarmış, hem de şaşırmıştı. Bu hareketi hiç beklemediği belliydi. Bekliyor olsaydı, beni engellerdi. Kapıyı kapatıp, bir elimle Ece’yi kapıyla vücudum arasında hapsettiğimde, iyice rengi kırmızıya dönmüştü. Boştaki elimin başparmağı ile yanağını okşayarak gözlerinin içine baktığımda yutkundu.
“Dün hiç yaşanmamış gibi davranmayacağını umuyorum.” dedim. Uyanır uyanma kokusunu içime çekmek iyi gelmişti. Kekeleyerek cevap verdiğinde şaşırdım. Ece kadar dik duruşlu bir kadın kolay kolay kekelemezdi.
“Aslında tam olarak öyle yapacaktım.” dedi. Yüzünde utangaç bir gülümseme ile yere baktı. Parmağımı çenesinin altına koyup, çenesini kaldırdım.
“Utanmak da sana çok yakışıyor. Çok güzelsin.” dedi fısıltıyla. Gözlerimin içine bakarken, yüzünde ani bir duygu değişimi gördüm.
“Olmaz Tekin.” dedi. Bir adım geri çıkmayı denedi. Ama arkasındaki kapıyı unuttuğu belliydi. Tam neden olmayacağını sormaya hazırlanırken lafımı kesti.
“Ada’nın izini buldum. Lütfen üzerini değiştir de Ateş’in ofisine geçelim.” dedi. Kafasını yüzüme bakmamak için yana çevirmişti. Bu hareketine bozulsam da, Ada birinci önceliğimiz olduğu için yavaşça geri çekildim.
“Bu konuşma burada bitmedi.” dedim ve üzerimi değiştirmek için giyinme odasına geçtim. Hızlıca bir tişört ve bir pantolonu üzerime geçirip giyinme odamdan çıktım. Odaya koyduğum üçlü koltuğa oturmuş bekliyordu. Yüzüne bile bakmadan doğrudan odanın kapısına yöneldim. Madem olmaz diyordu, o zaman ben de uzak duracaktım. Tam kapının koluna uzanırken Ece’nin sesiyle donup kaldım.
“Tekin.” dedi. Arkamı bile dönmeden durdum. Kalbim, iyi bir şey söylemesi için adeta yalvarıyordu. Yine de cevap vermedim.
“Buradaki yaşantımın kalıcılığı yok Tekin.” dedi sadece.
“Gidelim” dedim ve kapıyı açtım. Yüzü sapsarı olmuştu. Gözlerinde hüzün vardı. Göz ucuyla ara ara bana bakarak sessiz sessiz yanımda yürüyordu. Ateş’in ofisinin önüne geldiğimiz zaman sessizliği hiç bozmadan Ateş’in kapısını çaldım. Gel sesini duyunca içeri girdik.
“Hoş geldiniz.” dedi Ateş, hiç istifini bozmadan işlerine devam ediyordu. Masanın hemen önündeki koltuklara geçip oturduk. Ece omuzlarını dikleştirip lafa girdi.
“Ada İtalya da.” dedi. İkimiz de şaşırmıştık.
“Ben bunu nasıl düşünemedim.” dedi Ateş.
“Korkulacak bir şey yok. Alessia’nın yanındaymış. İyi ve güvende. Ara ara Vincenzo da yanlarına gidiyor. Sıkıntı yok yani. Ama Alessia’nın yanında işe başlıyormuş. Sanırım oradan dönmek gibi bir niyeti yok.” dedi.
“Gidip alalım.” diyerek Ateş heyecanla hareket etti.
“Ateş, Gül bu evin içinde. Ada’ya bunu yapamayız.” dedi. Haklıydı da. Ada, Gül bu evdeyken eve girerse katil olurdu.
“Ben biraz Gül’ün güvenini kazanmaya çalışayım. Belki bir itiraf, herhangi bir şey alırız bilmiyorum. Çocuğun senden olup olmadığını teyit etmeden Ada’nın huzurunu kaçıramayız.” dedi. Ateş ikna olmuş görünmüyordu.
“Ateş, Ece haklı. Ada’yı bu strese sokamayız. Kabul etsen de etmesen de bu senin meselen. Arkadaşın olduğu zamanlar evet, mantığının sesi olabilirdi. Ama Ada artık senin mantığının sesi olmak zorunda değil.” dedim. Ateş’in omuzları düştü. Bu teslim olduğunun göstergesiydi. İki parmağıyla burnunun kemerini sıktı. Derin bir nefes verip lafa girdi.
“Pekala, o zaman, akşamki fuar açılışı davetine siz ikiniz gidiyorsunuz.” dedi iki parmağı ile ikimizi işaret ederek.
“İmkansız!” diye Ece ani bir çıkış yaptı. Bu çıkışından gerginliğini okuyabiliyordum. Madem oyun istiyordu, oynayacaktık. Ateş de bana bu fırsatı verince kullanmam farz olmuştu. Ece birşeyler söylemem ve itiraz etmem için yalvaran gözlerle bana bakıyordu. Sakince ayağa kalktım. Gözlerimi, Ece’nin boncuk boncuk bakan ve titreyen gözlerine diktim.
“Akşam 6 da seni alırım.” dedim ve sakince arkamı dönüp odadan çıktım. Kapıyı kapattıktan sonra durup bir süre Ece’nin Ateş’e gitmemek için yalvarışını zevkle dinledim.
“Madem kovalamaca oynamak istiyorsun Ece Royce, o halde oynayalım.” diye mırıldanıp mutfağa inmek üzere kapıdan uzaklaştım.