Buğra arabayı sürerken, Gül'ün gelişini düşünüyordum. Burnuma kötü kokular geliyordu ve endişeli hissediyordum. Ada'nın üzülmemesi için elimden geleni yapmam gerektiğini biliyordum. Arka koltukta Ece ve Ada'nın birlikte oturması beni mutlu etmişti. Ece'nin Ada'ya olan sevgisi ve şefkati gerçekten takdire şayandı.Ara ara dikiz aynasından Ece ve Ada'ya bakıyor, onların birbirine desteğini görmek beni rahatlatıyordu. Ancak gözlerimi Ece'den alamıyordum. Onun yanında olmak, onunla konuşmak istiyordum ama bu karmaşık durumda böyle bir isteğin doğru olup olmadığını sorguluyordum. Kafamda bir sürü düşünce dolaşıyordu. Ada'nın geleceği, Gül'ün etkisi, Ece'nin Ada'ya olan bağlılığı... Her şey birbirine karışmış gibiydi. Ama en önemlisi Ada'nın mutluluğuydu. Onun güvende ve sevgi dolu bir ortamda olması benim için her şeyden önemliydi.Kendime gelmek ve bu karmaşık duygularla baş etmek zorundaydım. Bu kriz ortamında yapmam gereken en önemli şey Ada'ya destek olmak ve onun yanında olmaktı. Hatun kesmek gibi düşünceler ise şu an için geri planda kalmalıydı. Ada'nın mutluluğu ve huzuru her şeyden önce geliyordu. Ecenin sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım.
“Ağlama güzelim ne olur.” dedi Ece.
“Önümüze çıkan ilk engelde Ateş’i yalnız bıraktım.” diyen Ada’nın ses tonu yüreğimi parçaladı. Ada’ya döndüm.
“Hayır Ada, bazen insanlar, sevdiklerinin canını yakmamak için uzaklaşırlar. Sen en doğrusunu yaptın. Hem kendin için hem onun için. Yine de o kızın ölümü ellerimden olacak.” dediğimde Ece’nin dik bakışları ile burun buruna geldim.
“Tam insani duyguların olduğunu düşünürken içindeki ayıyı dışa vuruyorsun ya kafanı koparasım geliyor.” diye tısladı Ece. Ada’nın bile dudakları seyirdi. Sinirlendiğinde gerçekten çok komik görünebiliyordu. Biz gülmemeye çalışırken nihayet eve gelmiştik. Ada aniden kendini toparladı.
“Tekin, Ateş tek başına içeri girmesin. Ece sen de bana yardım eder misin makyajımı düzeltelim.” dedi. Başımla onu onaylayıp uzaklaştım. Ateş’in yanına gittim. Onu ilk defa bu kadar üzgün görüyordum. Omzunu sıvazladım.
“Kanka Ada eve yalnız girmemeni söyledi.” dedim. Beni başıyla onayladı. O an yapabileceğim tek şey ona sessizce destek olmaktı. Durumu deşmenin anlamı yoktu.
Adanın seslenmesiyle Ateş ihtiyacı olan desteği bulmuştu. Koşup sıkı sıkı Ada’ya sarıldı. Ece ve ben bir anlık göz göze geldik. Ben bile duygusallaşmıştım.
“Farklı arabaya binince beni bırakıp gideceksin sandım.” dedi Ateş. Ada güçlü olmaya çalışıyordu. Kafasını kaldırıp Ateş’e baktı.
“Seni kolay bulmadım. Kolay da bırakmam Ateş efendi. Ama biraz daha sıkarsan kaburga kırıklarımla birlikte ruhumu teslim edeceğim.” dedi. İkisinin de gözleri dolu doluydu. Ada bunu da atlatacaklarına dair bir inanç taşıyordu. Bu inancı gözlerinden okunuyordu. Ateş ve Ada, elele tutuşup içeri doğru yürümeye başladılar. Buğra ve Esin kapıyı çoktan açmış bizi bekliyorlardı, Başarılı bir koruma olan Buğra, her zaman Ada’nın ihtiyaçlarını anlıyordu. Belli ki Esin’i de şov yapsın diye tutuyordu.
En önde Ada ve Ateş, arkasında Barlas, Ece ve ben içeri girdik. Gül, sanki kendi eviymiş gibi salonun baş köşesinde oturuyordu. İki yanıma ellerimi yumruk yaparak bu kadını öldürme isteğimi köreltmeye çalışıyordum. Ancak pek işe yaramıyordu. Yine de bu işi çözmeyi Ada’ya bırakmam, Ada’nın egosu için en doğrusuydu. Ada ve Ateş, en zorlu iş görüşmelerinde takındıkları tavırları takınmışlar, sevgiliden çok, iyi bir takım gibi hareket ediyorlardı. Birbirlerini bu derece tamamlamaları, birbirleri için ideal olduklarının göstergesiydi.
Esin’in araya girip şovunu yapmasından memnun olduğu Ada’nın yüzünden okunuyordu. Nihayet Gül’e dönüp konuşmasını istediğinde gözlerindeki yıkımı ve yorgunluğu görebiliyordum. Yine de dik duruyordu.
“Evet gelelim sana. Ne istiyorsun?” dedi. Gül’ün verdiği cevap hepimizi şaşırtmıştı. Ece’ye, olası bir durumda Ada’yı tutması için işaret vermek isteyerek Ece’ye baktım. Ancak o kadar Ada’ya kitlenmişti ki uyarmama gerek yoktu. Mavi gözlerinin kocaman açılıp Ada’nın hareketlerini izlemesi ile büyüleyici görünüyordu. Dolgun dudakları düz bir çizgi halinde duruyordu. Gözlerimi Ece’den almam neredeyse imkansızdı.
“Öncelikle bilginiz olsun diye söylüyorum, şirket sırrınızı basına sızdıran benim. İtalya’da baş başa kalmanıza izin verecek kadar salak değilim.” cümlesi Gül’ün dudaklarından döküldüğünde üzerine atlayıp öldürmeye hazırlanıyordum ki, Ece aniden kolumdan tuttu. Gözünü Ada’dan ayırmadan beni nasıl gördüğünü sorgulamak üzereydim ki, Ece’nin özel koruma olduğu aklıma geldi. Bu ailenin adına leke getirecek tek bir harekete bile izin vermeme isteği ile her hareketini hesaplaması, gözüme çok ama çok hoş görünüyordu. Ancak Gül, koltuğunda o kadar rahat oturuyordu ki, sanki onu ölümden koruyacak bir şeye güveniyor gibiydi. Ateş aniden ayağa fırlayacaktı ki onu da Ada durdurdu ve sakinleştirdi. Gül bundan hiç mutlu olmamıştı.
“Aman ne romantik!” dedi. Histerik halleriyle hareket ettiği belliydi. Ada Buğra’nın silahını aldığında durdurmak için öne atılmak istesem de Ece yeniden kolumu sıktı.
“İşin şov kısmında sakin ol.” diye fısıldadı.
“Ah ne diyorduk. An itibariyle neden burada olduğuna ek olarak, seni öldürmemem için de bir sebep söylemen gerekecek.” dedi Ada. Lafı uzatmasından şov olduğunu anlamıştım. Ada, brini silahla tehdit etmezdi. Ya umursamazdı ya da harekete geçerdi. Ortası olmayan, uçlarda yaşayan bir kadındı. Ece de aynı ona benziyordu. Belki de ondan bu kadar iyi anlaşıyorlar diye düşündüm. Gül yüzüne meydan okuyan bir gülüş yerleştirdi. Bir bomba patlatacağı belliydi.
“Çocuğumun evine gelirken senden izin alacak değilim Ada.” dediğinde hepimiz şok olmuş vaziyette kaldık. Ece bile, elini kolumdan çekmeyi unutacak kadar afallamıştı. Ada, Ateş’e boş boş bakıyordu. Ece öne yanaşıp, elini Ada’nın omzuna koydu. Güç vermek istiyor gibi bir hali vardı. Duruşu, bakışları ve nefes alışverişi kontrollüydü. Sırtı kontrol ettiği nefesleri ile kalkıp iniyordu. Ada’nın beyninde kırk tilki döndüğünü ağır hareketlerinden anlıyordum. Gül, yüzündeki zafer kazanmış ifadesi ile karşımda durdukça, iki kardeşimi aynı anda üzdüğü için onu öldürmekten başka hiçbir şey düşünemez hale gelmiştim. Ada, hızla toparlandı.
“Buğra! Esin! Misafir odasını Gül için hazırlayın.” dediğinde şaşkınlık üzerine şaşkınlık yaşıyordum. Ece yavaşça yanımızdan ayrılıp, salına salına mutfağa gitti. Bu denli soğukkanlı olması, bir çok lideri suikastten koruduğunu kanıtlar nitelikteydi. Ada devam etti.
“Ama odasından çıkmayacak. Odasından çıktığı anda Gül’ü de sizi de öldürürüm. En sıkı güvenlik önlemlerini alın. Odasının kapısında sürekli birileri olsun. Üstünü de arayın. İletişimi için tek bir cihaz bile olmayacak.” dedi. Her ikisi de onu başıyla onaylayıp ayrıldılar. İki koruma gelip Gül’ü yukarı götürdüğünde Ada’nın omuzlarının düştüğünü gördüm.
“Yine de zarar vermeyin. Ne olursa olsun bir can taşıyor. Bebeğin hiçbir suçu yok.” dedi. Ece, elinde bir bardak kahveyle geri geldi. Ada’nın en çok ihtiyacı olan şeyi getirmişti. Ateş, konuşması için Ada’ya yalvarıyordu. Olan biten her şeyi sorguluyordum. Bu olanları sindirmek benim için bile bu kadar zorken, Ada kim bilir içinde nelerle cebelleşiyordu. Yine de donuk donuk konuşuyordu. Bu Ada’nın birşeyler planladığını gösteriyordu. Aniden Ece’ye baktı. Onda kalıp kalamayacağını sorarak Ece’yle gitti.
Sabah saat 8'e doğru odamın kapısının hızlı bir şekilde çalınmasıyla uyandım. Yataktan fırlayıp, telaşla üstüme bir tişört geçirerek kapıyı açtım. Ece, karşımda duruyordu. Saçları dağınık bir ev topuzuyla bağlanmıştı, ama bu durum ona daha da doğal bir çekicilik katıyordu. Yüzüne baktığımda, makyajsız halinin bile makyajlı haliyle yarışabilecek kadar güzel olduğunu fark ettim. Üstelik, sadece bir eşofman ve bir sweatshirt giymiş olması beni şaşırttı.
"Ne bakıyorsun oğlum yüzüme? Ada yok Ada. Bir mektup bırakıp gitmiş. Üzerinde 'Ateş' yazdığı için okumadım," dedi. Sanki yerle bir olmuş gibiydim.
"Nereye gittiğini söyledi mi? Gir içeri, ya da çık dışarı, ya da bekle, bilmiyorum, bir şeyler yap, üzerimi değişip geliyorum," dedim.
"Aşağıdayım. Ateş'i bulacağım," dedi. Başımı sallayarak onu onayladım ve aceleyle üzerimi giyinerek aşağı indim. Ece, yemek masasının başında oturmuş, elindeki zarfı bacağıyla senkronize bir şekilde stresle sallıyordu.
"Ateş nerede?" dedim, sandalyeyi çekip karşısına otururken. Ece'nin gözleri boşlukta dolaşıyor, derin bir düşünceye dalmış gibi görünüyordu.
"Antrenman salonundaymış. Ada’dan başka kimseyi görmek istemiyormuş," diye cevapladı, sesi hüzünlüydü. Ateş'in uyuyamaması beni şaşırtmadı; onun gerginliği o geceyi düşündüğümde içimde bir huzursuzluk uyandırdı. Ece, farkında olmadan onu inceliyor, her bir detayına dikkatlice bakıyordum. Teninin pürüzsüzlüğü, dolgun dudaklarının ince kıvrımı, gözlerindeki derinlik ve turuncu saçlarının her bir telinin parlaklığı mükemmelliğin somut hali gibiydi. Yakasından hafifçe görünen köprücük kemiği, içimde ona dokunma isteği uyandırdı. İlk defa boyasız gördüğüm kirpiklerinin de turuncu olması yüzüne gerçek bir İrlandalı görünümü veriyordu. Çilleri, yüzüne ekstra bir şirinlik katıyordu. Bir saat kadar sessizce oturduktan sonra, Ateş'in sessiz adımları odadaki sessizliği bozdu.
"Günaydın," diyerek içeri girdi. İkimiz de cevap veremedik. Ece yutkunarak yüzüne düşen bir perçemi kulağının arkasına attı ve başını öne eğdi. O an odanın havası değişti, sanki bir sis perdesi etrafımıza çökmüştü.
“Bana neden kötü haber verecekmiş gibi bakıyorsunuz?” dedi yeniden. Ece’nin gözleri iyice dolmuştu, içindeki hisleri kontrol etmekte zorlanıyor gibiydi. Yanına oturup sessizce ona destek olmaya çalıştım. Ateş de yanımıza yavaşça masaya oturdu.
“Brom, sakin ol önce. Ece’nin hiçbir suçu yok,” dedim, sesimi sakinleştirici bir tonda tutmaya çalışarak.
“Oğlum Ada’ya bir şey mi oldu lan!” diye bağırdı. Gözleri alev alev yanıyordu, odadaki gergin enerjiyi aniden yükseltti. Ece, kafasını elindeki zarftan kaldırıp Ateş’in yüzüne baktı, cildi iyiden iyiye solgunlaşmıştı.
“Yok, Ada iyi. Yani en azından iyi olduğunu düşünüyorum. Al,” dedi ve elindeki zarfı uzattı. Zarftan elini çekerken konuştu.
“Bu senin. Sabah yataktan kalktığımda bize ortak bir mektup bir de sana bir mektup bırakmış. Seninkini okumadık,” dedi. Bize bıraktığı mektubun içeriğini daha sonra sormak üzere aklımın kenarına not ettim. Ateş iyice paniklemişti.
“Ne mektubu?” diye sordu titrek bir sesle. Eli zarfa gitmiyordu, korku ve endişeyle titriyordu.
“Ada gitmiş, Ateş,” dedim zorlukla. Kendimi berbat hissediyordum. Ece’nin sırtımı sıvazlamasıyla ağlamaya ne kadar yakın olduğumu fark ettim. Ece derin bir nefes alarak yeniden konuşmaya başladı.
“Bakın, belki sizden daha az acı çektiğimi düşünüyorsunuzdur. Ama onun da kafasını dinlemeye ihtiyacı var.” dedi.Evin sessizliği, sabah güneşinin yumuşak ışıklarıyla aydınlanan odada yoğunlaştı. Ece’nin çektiği acının az olduğunu düşünmek için aptal olmak gerekirdi. Ada’yla olan yakınlığı gözle görülür düzeydeydi. Ece'nin solgun yüzü, masaya doğru eğilmiş şekilde otururken gözleri hüzünlüydü.
Ateş, titrek elleriyle zarfı aldı ve gözlerini Ada'nın yazdığı mektuba dikti. Kağıdı çıkardı ve sessizce okumaya başladı. Ada o mektuba ne yazmış olabilirdi ki? Ateş'in gözleri dolu dolu oldu, yüzü solgunlaştı. Mektubu zarfa geri koyduğunda, tüm bedeni acı içinde titriyordu. Ece ve ben, sessizce, onun bu acısına şahitlik ediyorduk. Evin içindeki neşe bir anda yok olmuştu. Ada olsa, şimdi muhtemelen merdivenlerden aşağı sekerdi, sesli bir şekilde günaydın der, ve neşe içinde kahvaltı hazırlardı. Barlas bile, sessizce yanımıza oturarak, ne yapacağımızı sordu. Ama şimdi, sessizliğin içinde, yalnızca Barlas'ın endişeli gözleri vardı. Ateş sessiz kalmayı tercih etti.
Derin bir nefes alıp kalktı, konsollara doğru yöneldi. Parmakları titrek bir şekilde konsolları karıştırmaya başladı. Bir süre sonra, ince sigaralardan birini buldu. Bir kül tablası alıp masaya koydu ve sigarayı yaktı. Bu, benim için şaşırtıcı bir görüntüydü. Ateş'in yıllardır sigara içmediğini biliyordum, ama şimdi, acının etkisi altında, bu alışkanlığa bir defalık da olsa geri dönmüştü.
Ateş derin bir nefes aldı, sigaradan çıkan dumanla birlikte tüm acısını bırakmaya çalışıyordu. O sırada, hiç beklemediğim bir şekilde, Ece de sigaraya uzandı. Barlas ve ben de, sessizliği bozmak istemeyerek, onları izlemeye devam ettik. Hayatımızda artık Ada yoktu, ve içimiz yanıyordu. Konuşacak hiçbir şey bulamıyorduk. Ben, yine büyülenmiş gibi, Ece’nin sigara içme hareketlerini izliyordum. Dudakları, sigarayı saran sarı kağıtla arasında, ince bir çizgi oluşturuyordu. Gözlerindeki acıya rağmen, zarif bir güzellikle çevriliydi. Bir süre öylece oturduktan sonra Ateş kafasını önünden kaldırdı. Belli ki mantığının sesi olan kadının yokluğunda kendi mantığının sesi olmaya karar vermişti.
“Pekala. Ece Ada’ya ulaşmaya çalış. En azından nerede olduğunu bilelim. Tekin, Barlas. Gül’ün hamileliği ile ilgilenmemiz lazım. DNA testi falan ne lazım nasıl olmalı çocuk kaç haftalık benden mi hepsini öğrenmemiz lazım. Söylediği zaman tutuyor ama gerçek mi en azından bunları bilelim.” dedi.