Naz ve Ahenk zaman ilerledikçe git gide daha da yakınlaştılar. Artık arkadaş değil de kardeş gibiler. Geçen bu üç ayın sonunda Ahenk de kendini toparladı. Naz'ın desteği ile yaşamı normale dönmeye başladı. Artık herkes gibi gülüp, eğleniyordu.
Akşam oldu ve kızlar sıkılmaya başladı. Onlar için klasik olan bir eylemi gerçekleştirmeye karar verdiler. Ahenk "hadi gel Hakan Amcaya gidelim" dedi. Naz da heves ile kabul etti. Hakan yurdun güvenlik görevlisiydi. Orta yaşların sonunda, kır saçlı, hafif göbekli, babacan bir adamdı.
Kızlar kapı girişinde, masasında oturan Hakan'ın yanına gittiler. Hakan kızları görünce yüzüne o muhteşem gülümsemesini kondurdu.
"Hoş geldiniz kızlar. Hayırdır? Canınız sıkıldı galiba?" dedi.
Ahenk evet anlamında kafasını salladı ve "Hakan amca bize senin şu hikayelerinden anlatsana. Azıcık keyiflenelim" dedi.
Hakan "hay hay efendim. İstek var mı yoksa kafama göre mi takılayım? " dedi.
Naz "sana bırakıyoruz usta. Seç, beğen, anlat" diyerek kıkırdadı.
Hakan da gülümseyerek düşünmeye başladı. Hangi hikayeyi anlatsam diye düşünüyordu. Sonunda bulduğunda kızlara sordu "tuz prensesini hiç duymuş muydunuz?".
Kızlar şaşırdılar ve aynı anda kafalarını hayır anlamında salladılar. Hakan bu duruma keyiflendi. Çünkü bu hikaye onun en sevdiklerindendi.
Ve anlatmaya başladı "çok çok uzak ülkelerinin birinde bir kral ve üç kızı hüküm sürermiş. Kral kızlarını el üstünde büyütmüş. Anneleri olmadığı için ne isteseler alır, ne deseler yaparmış. Tahta illaki erkek geçecek diye bir düşüncesi yokmuş. O yüzden kızlarına evlenmeleri için baskı yapmazmış. Sadece en zeki ve gönlü bol olanını tahta çıkarmak istiyormuş. Bu yüzden bir gün kızlarını karşısına toplamış 'artık varisimi seçme zamanı geldi. Sizden bir isteğim var. En güzel şekilde yerine getireni varisim seçeceğim' demiş. Kızlar heveslenmiş ve ellerini çırparak bunu göstermiş. Ama sadece en küçüğü üzülmüş. Babası bunu farkedince 'hayırdır sen sevinmedin galiba' demiş. Kızı ise 'babacığım nasıl sevineyim? Varis seçmeniz demek, ölüme yaklaştığınıza inanmanız demek' demiş. Kral da 'o iş öyle değil kızım. Merak etme daha önümüzde yıllar var. Bu bir aile kuralıdır. Belli bir yaşa geldiğinde varis seçersin ve beklersin. İster iki senen kalmış olsun ister yirmiiki' demiş. Küçük kız bunu duyunca rahatlamış. Sıra gelmiş kızların sınavına. Kral isteğini açıklamış 'bana dünyanın en kıymetli hazinesini getireni varis seçeceğim. Sadece bir haftanız var' demiş. Kızlar düşünmeye başlamış. Bir gün iki gün üç gün derken günler geçiyormuş. En büyük kız düşünmüş taşınmış ve kendisi için en değerli şeyler parlak taşlar ve mücevherler olduğu için araştırmaya başlamış. En uzak ülkelerden en güzel taşları getirtmeye karar vermiş. Ortanca kız ise kıyafetlere, çeşit çeşit ve rengarek kumaşlara düşkünmüş. Zaten sırf bunun için sarayda beş odayı kıyafetlerine ayırmış. Ortanca kız da aynı ablası gibi kendi en sevdiği şeyi hediye etmeye karar vermiş. Dünyanın en özel yerlerinden en özel kumaşları istemiş. Sıra gelmiş küçük kıza. Elini neye atsa beğenmiyor, neyi seçse az geliyormuş. Gel zaman git zaman altı gün geçmiş, yedinci güne gelmişler ama küçüğün elinde hala bir şey yokmuş. Karnı acıkmış ve sarayın mutfağına geçmiş. Yemek yapmayı çok sevdiği için aşçıyı çağırmayıp bir çorba yapmaya karar vermiş. Sebzeleri yıkamış, doğramış ve pişirmeye başlamış. Ama o kadar dalgınmış ki ne yaptığını bilmiyormuş. Çorba pişmiş ve kız kendine bir kase koymuş. Mükemmel kokuyormuş ama ağzına bir yudum almasıyla geri püskürtmüş. 'Bu ne ya hiç tadı yok. Tuz koymayı unutmuşum. Tuz olmayınca hiç bir yemeğin tadı yok. Ne büyük bir hazine şu tuz' demiş. O an aklına gelmiş. 'tabi ya tuz' demiş. Akşam yemeğinden sonra masada toplanan aile yavaş yavaş konuya girmeye başlamışlar. Kral 'evet nerde hazinelerim' demiş. Sırasıyla hazinelerini getirmeye başlamışlar. Büyük kız 'babacığım, bence en güzel hazine paha biçilemez olan bu taşlar. İster tacınızı süslersiniz ister kaftanınızı. Eğer o da olmazsa yüzük yapar, takarsınız. Hiç olmazsa sevdiklerinize yani bana verirsiniz mutlu edersiniz. Bence en değerli hazine bu' diyerek bir sandık dolusu rengarenk taşları vermiş. Kral bundan çok tatmin olmasa da yine de hoşnut olmuş. Gülümseyerek ortanca kızına işaret etmiş. Ortanca kız ise rengarenk kumaş dolu sandığın kapağını açmış ve 'babacığım bence en değerli hazine bu. Bu kumaşlarla istediğiniz kıyafeti yaptırıp giyebilirsiniz. Görkeminize görkem katar. Şanınıza şan katar' demiş ve göz ucuyla ablasına bakıp 'hem bunları almak için de mücevher harcamanız gerekir' demiş. Kralı bu da tatmin etmemiş ama yine de gönlünü okşamış. Son bir umut, belki daha güzeli çıkar diye küçüğüne bakmış. Küçük kız elini babasına uzatmış ama daha açmamış 'babacığım ben düşündüm taşındım ama size layık bir hazine bulamadım. Ama son anda bunu buldum. Bu benim için en değerli hazine' demiş. Kral 'size layık hazine bulamadım' sözünden çok etkilenmiş hevesle beklemeye başlamış. Kızına elini açması için işaret vermiş. Kız elini açınca bir avuç tuzu görmesiyle sinirlenmiş. Yüzü kıpkırmızı olmuş. 'Sen göre göre bunu mu layık gördün bana. Muhafızlar! Atın bu hadsizi sarayımdan. Durun durun yetmez. Ülkeden dışarı atın. Bir daha ülkeme girmesin. Sen benimle, kralla nasıl dalga geçersin' demiş. Küçük kızın gözleri dolmuş. 'Babacığım kızmayın. Ben sizinle dalga geçmedim. Gerçekten bu çok değerli bir hazine. Bir dinleseniz' demiş. Ama kral dinlememiş ve kızını ülkeden kovmuş. "
" Vah yazık ya. Tamam beğenmiyorsun ama neden kovuyorsun ya" dedi Naz.
Ahenk ise "tabii kızım. Tuz verirse koca krala kovulur tabii" dedi.
Hakan "kızlar yorumlarınızı sona saklayın. Kimse hakkında peşin hükümlü olmayın. Önce anlayın. Anlamadan sakın hiç kimseyi, hiç bir şeyi yargılamayın" dedi.
Hakan bir yudum çayından aldıktan sonra devam etti "nerde kalmıştık. Heh. Daha sonra küçük kız ülkeden atılmış. Ülke ülke gezdikten sonra yorgunluktan bitkin bir şekilde bir kapının eşiğine oturmuş. Bu evde sadece yaşlı bir kadın yaşıyormuş. Pencereden aşağı baktığında kızı görmüş. Halinden yorgun olduğu belli oluyormuş. Yaşlı kadın dayanamayıp kızı içeri almış. Kızın önce karnını doyurmuş daha sonra sohbete başlamışlar. Kız başından geçenleri anlatmış. Yaşlı kadın da 'vah kızım neler etmişler sana. Umarım en yakın zamanda hatasını en kötü şekilde anlar' demiş. Kız üzüntüden bir şey dememiş. Gel zaman git zaman aradan yıllar geçmiş. Küçük kızın olduğu ülkenin kralının varisi yokmuş. Kral çözümü yarışmada bulmuş. Bu yarışma cesaret, adalet, iyi niyet, hoş görü, fedakarlık şeklinde aşamalardan oluşuyormuş. Tüm aşamaları geçen kişi ülkenin lideri olacakmış. Yaşlı kadının zorlamasıyla kız yarışmaya katılmış ve kazanmış. Bu yarışmadan kısa süre sonra kral ölmüş ve kız ülkenin başına geçmiş. Küçük kızın hüküm sürdüğü güzel yıllardan sonra tüm ülkelerde tuz sıkıntısı başlamış. Tuzlar sadece saraylara gidiyor ve halka verilmiyormuş. Sadece bu küçük kızın başında olduğu ülkede sıkıntı yokmuş. Kısa süre sonra saraylara da tuz gidemez olmuş. Bu sebeple halk da krallıktakiler de tuz yoksunluğundan hastalanmaya başlamışlar. Zamanla insanların dişleri de dökülmeye başlamış. Bu kızını kovan kral ve küçük kızın ablaları da tuzsuzluktan hastalanmaya, dişleri ve saçları dökülmeye başlamış. O güzel taşları ve kumaşları onları kurtaramaz olmuş. Bir gün kral, tuz diyarı diye bahsedilen bir ülke duymuş. Hemen bir ulak ile haber göndermiş"
" Hakan amca, ulak ne? "diye sordu Ahenk.
" Ulak, eski zamanların haber taşıyan kişisine denir. Şimdilerin postacısı gibi düşün" dedi. Ve anlatmaya devam etti "ulak ile gönderdiği mektupta şunlar yazıyordu. 'sevgili kraliçem. Ülkelerimizin kaynaşması ve politik görüşmeler adına sizi sarayımıza bekleriz. Eğer gelirseniz çok mutlu oluruz. Sizi sarayımızda ağırlamaktan onur duyarız. Saygılarımla Çiçek diyarı kralı'. Küçük kız mektup eline geçince çok sevinmiş. Çünkü mektup yıllar önce kendisini kovan babasından geliyormuş. Hiç vakit kaybetmeden yola çıkmış. Tesadüf bu ya yol tam yedi gün sürmüş. Yedi günün sonunda saraya varmış. Küçük kız kralı gördüğü gibi hemen tanımış ama kral kızını tanımamış. Çünkü küçük kız, artık kocaman bir kadın olmuş. Küçük kız biraz dinlendikten sonra kralın yanına gitmiş. Kral sofrayı en mükemmel haliyle kurdurmuş ama tuzsuz yemeklerin tadı olmadığı için ikram etmeye utanıyormuş. Utana sıkıla 'kraliçem, kusura bakmayın. Ülkemizde tuz sıkıntımız var. Yemeklerimiz biraz lezzetsiz gelebilir' demiş. Küçük kız yanında getirdiği keseden bir avuç tuz çıkarmış ve krala uzatmış 'buyrun dünyanın en kıymetli hazinesi' demiş. Kral bu duyduğu ile şok olmuş. Yıllar önce kızından duyduğu sözler şimdi anlamlı gelmeye başlamış. Kızın gözlerine dikkatlice bakmış ve o an tanımış. Kızın ayaklarına kapanıp af dilemiş. 'büyük bir hata yaptım. Sen haklıydın. Anlamadan hüküm vermemeliydim. Ne olur beni affet' demiş. Baba kız birbirlerine sıkıca sarıldıkları sırada, kızın gözleri pencereye kaymış. Pencerede, ona yardım eden yaşlı kadın kanatlarını çırparak bakıyormuş. Göz göze geldikten kısa süre sonra yaşlı kadın uçarak göğe yükselmiş. Onlar erdi muradına biz çıkalım kerevitine" dedi.
Kızlar masal hala bitmemiş gibi sessizce dinliyordu. Kısa süre sonra Naz "vaov! Gerçekten müthişti. Ama anlamadım. Şimdi o yaşlı kadın peri miymiş?" diye sordu.
Hakan "evet. Kıza yapılan haksızlık yüzünden yardıma gelmiş" dedi.
Ahenk "inanmıyorum ya! Bir tuz yüzünden insanlar ne hale düştü" dedi.
Hakan "tuz deyip geçme. Bazen en değerli şey, en değersiz gördüğümüzdür. Bazen de en değerli gördüğümüz şey, aslında en değersizdir" dedi.
Ahenk "Hakan amca ya bir hikaye daha anlatsana" dedi.
Hakan "bu akşamlık yeter kızlar. Bakın saat kaç oldu. Hadi artık gidin yatın" dedi.
Naz karnını tutarak "ama ben acıktım" dedi ve yüzünü buruşturdu.
Bunu gören Ahenk "aslında ben de acıktım. Ama kim hazırlayacak şimdi. Boşver gel yatalım" dedi.
Hakan kızların bu haline gülmeden edemedi ve "tamam tamam. Sizi oburlar. Gelin, ben çabucak bir şeyler hazırlarım. Ama yediğiniz gibi yatıyorsunuz" dedi.
Kızlar aynı anda "aslan Hakan amcam" diyerek adamın boynuna atladılar.
Hakan, kızlarla birlikte mutfağa geçti ve yiyecekleri hazırladı. Bu sırada kendisinin de acıktığını farkettiğinden bir tabak da kendine koydu. Üçü oturup yemeklerini yediler. Yemekler bitince kızlar masayı toplayıp odalarına, Hakan da görev yerine geçti.
Kızlar yataklarına geçtiklerinde uyuyana kadar hikayeyi düşündüler. Hakan ne zaman kızlara hikaye anlatsa böyle oluyordu. Kızlar yataklarında saatlerce hikayeyi düşünerek uykuya dalıyorlardı. Yine aynısı olmuştu...