Ciğerlerim parçalanırcasına, “Ağayı vurdulaar!” diye bağıran ben miydim?
Umut’un gülümsemeye çalışırken deli bir öksürüğe kapıldığını gördü bu gözler. Dehşet denen şeyin tam ortasındaydım. Cehennemi dünyada yaşıyordum sanki. Öksürüğü yavaş yavaş dinerken, yüzümde hissettiğim ıslaklık ve sıcaklığın onun kanı olduğunu biliyordum. Bilmeseydim keşke.
Sürekli adını haykıran sesim bana çok yabancıydı ama, acı ve korkunun birbirine kardeş olduğu o ses benimdi işte. Umut ile birlikte daha fazla ayakta duramadık ve yere yığılıp kaldığımızda, o başını omuzuma dayadı. Benden güç almaya çalışırken, hırıltılı nefesi kulaklarımı dolduruyordu.
Onu tutmaya çalışıyordum ama aynı zamanda kalabalığa bakmayı da ihmal etmiyordum.
“Umuut, aşkım n’olur ölme.. bak!.. bak vallahi seni affettim. Sakın ölme aşkım ya!.. tamam söz sana çocukta vereceğim, n’olur ölme aşkım ya. Dayan bitanem.. n’olur dayan!”
Başını çekip bana bakmak istesede yapamadı. Kalabalığın içinden sıyrılan biri kocamı kendisine hedef almış, bize doğru yaklaşıyordu. Kapıldığım korku ve telaşla bir yandan Umut’u tutmaya çalışırken, bir yandan da etrafıma bakınıyordum. Her baktığım noktada bulabileceğim, gelene atabileceğim bir taş, büyük bir kaya parçası arıyordu gözlerim. Korkudan nefes nefese kalmıştım. Son anda Umut’un hâlâ elinde sıkı sıkı tuttuğu silahı gördüm. O silaha yapışınca yine yüzüme bakmak istedi ama yapamadı. Çok zor nefes alıyordu.
“Bırak aşkım bıraak silahı!”
Can hıraş bağırdığımı duyunca, silahın kabzasını tutan eli gevşedi ve hızlıca elime aldığım silahla bize birkaç adım mesafe uzaklıktaki adamı hedef aldım. Daha önce sadece filmlerde veya polislerin belinde gördüğüm bu korkunç şey, şimdi elimin içindeydi. Umut’u koruyabilmek için, onun sağ omuzuna dayadığım silah tutan titreyen elime diğer elimle destek verdim. Gelen adam yine bize kurşun sıkınca, tetik tutan parmağım deli gibi titriyor olsada bastım sonunda tetiğe. Çıkan o güçlü patlama sesi resmen kulaklarımda yankılandı.
Onun sıktığı kurşun gözlerimin önünde az ilerde yere saplanmıştı ama, her nasıl becerdiysem benim silahımdan çıkan kurşun, adamın tam da sağ dizine isabet etmişti. Bunu gördüğüm anda ki yüreğimi kaplayan o sevincimi ifade edecek hiçbir kelime yoktu. Herif acı içinde bağırıyordu ama benliğimi ele geçiren öfke ve nefrete eşlik eden sevincimle, ben ondan daha çok bağırıyordum.
“Gebeeer! Hepiniz geberin inşallaah!”
Sanırım diz kapağına yemişti o kurşunu ve yere yığılacak gibi oldu ama, dengesini korumayı başardı yine de Allah’ın belası herif. Hafif kıvrık tuttuğu bacağına gücünü vermezken, sağ eliyle bacağına destek olmaya çalışıyordu.
Sineceğini ümit ettiğim adamın yeniden bize ateş etmeye hazırlandığını görünce, sol gözümü kapadım ve silahın namlusunu biraz daha kaldırdım. Heyecandan kalbim kulaklarımda atıyordu sanki. Nefesimi tuttum ve deli gibi titreyen bedenime, ellerime rağmen yine tetiğe bastım.
Bu kez alnının ortasından vurduğum herifin yere düşmesini sanki ağır çekimde izlerken ağlıyordum ve durmadan, “geber!” diye bağırıyordum. Adamın düştüğü yere sızan kanı gördüğümde susabildim ancak. Pislik herif resmen can çekişiyordu. Birkaç çırpınışın ardından bedeninin gevşediğini ve artık hareket etmediğini gördüğümde ise saniyelerdir tuttuğum nefesimi yavaşça bıraktım.
Silah sesleri yavaş yavaş dinerken, sirenlerini çalarak eve yaklaşan polis araçlarını ve ambulansı görünce bu kez sevinçten ağlamaya başladım.
Bazı adamlar, çatıma sırasında yaralananları araçlara taşımaya çalışırken, ölenlerin leşlerini yerde kendi kaferlerine terk ederek geldikleri araçların içinde hazır bekleyen sürücülerin gazı köklemesiyle hızla diğer toprak yola saptılar ve kaçarken yine açık camlardan ateş etmeye devam ettiler. İçlerinden biri tüm öfkesiyle kükreyerek konuşmayı hmal etmedi.
“Bu burda bitmedi Umut ağaa! Aşiret kızına tokat atmak, baba evine göndermek neymiş sana göstereceğiz! Savaşı sen başlattın seeen! Gebe kalmış karını elinden alıp sikmeyen ne olsun! Senin yedi sülaleni sikeceğiz, bekle bizi!”
Söylediklerini duyduğumda tüm bu karmaşanın sebebinin ne olduğunu ancak anlayabildim. Demek bunca kan Seher denen o yılanın başı yüzünden akmıştı. Meğer o da aşiret kızıymış ve içimden bir ses onun nüfüslu birinin kızı olduğunu fısıldıyordu bana. Belki de mensubu olduğu aşiretin ağa kızıydı ve yine yapmıştı yapacağını. Üstelik birde yalan konuşmuştu. Gebe kaldığım safsatasını yaymış ortalığa. Düşüncelerim birbirini kovalarken, artık taşımakta zorlandığım kocama seslendim.
"Umuut, duyuyor musun beni? Polisler geldi bak, ambulansta geldi. Ne olur biraz daha dayan aşkım."
Tüm yalvarmalarıma rağmen ne kapadığı gözlerini açabildi, ne de bana cevap verebildi. Korkum yeni bir boyuta sıçrama yaparken, ambulan görevlisi iki beyaz gömlekli adam yanımıza diz çöktü. Yanlarında getirdikleri sedyeye Umut'u aldılar. Biri nabzına bakıyordu ve diğerine, "yaşıyor ama nabzı çok düşük!" dedi. Adamların soğukkanlılığı karşısında hem şaşkındım, hem de onlara minnet duyuyordum.
Aklımı ele geçiren düşüncelerden bir türlü kurtulamazken, yerden kalkmaya çalışıyordum ama bütün gücümü kaybetmiştim.
Adamlardan biri, “sende bir şey var mı bacım?” diye sorduğunda, “yok vurulmadım ben, ama ilerdeki arabada Ayla vurulmuştu. N’olur onun hayatını kurtarın,” derken yine ağlama krizine girmiştim.
Polis yerde yatanları kontrol ederken, evden koşup gelen Cemal ağanın diğer eşleri ve kızları beni yerden kaldırmaya çalıştılar. Buna çok şaşırdamda karşı çıkmadım. Sımsıkı kavradığım Umut’un silahını bırakmamıştım ve hanım yengelerden biri onu benden almadan polislerden birinin bağırdığını duyduk.
“Bırakın onu!”
Kadınlar korku belasına beni henüz ayağa kaldırmışken, tekrar yere bırakmak zorunda kaldılar. Polis koşarak yanımıza geldi ve bana, “bırak çabuk o silahı!” diye bağırdı.
Silahı yere bıraktım ve başımı kaldırıp polise baktım.
“Memur bey, bize resmen saldırdılar, ben mec..”
“Sus, konuşma!.. derdini hakime anlatırsın artık!”
Bana konuşma hakkı tanımayan polise şaşkın gözlerle bakıyordum. Onun diğer polislere, “alın bunu! Elinde silah vardı,” dediğini duyunca, başımın fena halde dertte olduğunu fark ettim ama bu benim umrumda bile değildi.
Donmuş gözlere bileklerime kelepçe takılmasını, o polisin, tetik boşluğuna taktığı kalemle silahı yerden alışını ve delil poşetine koyuşunu izliyordum.
Ambulansa alınan Umut ve Ayla’nın acı acı bağıran sirenlerle götürülüşüne bakıyordum ve onlar için deli gibi seviniyordum. İki koluma giren polisler beni yürütmeye kalktıklarında bacaklarım beni taşımaz oldu.
“Yürüsene be kadın!”
Bana bağıran polise tüm öfkemle baktım.
“Felçliyim ben. Yürüyemiyorum,” dediğimde, bana inanmamış olacak ki, diğer kolumdaki polisle birbirlerine baktılar ve aralarında anlaşmış gibi ikiside bir anda beni bıraktılar. Yüz üstü yere hızla düştüğümde kelepçeli ellerim, bedenimin altında kaldı. Bir kemik çıtırtısı duydum ve aynı anda can acısıyla bağırdım. Kolum kırılmış olmalıydı. Sağ tarafımda duran polis hemen yanıma çömeldi ve diğerine, “abi kız doğru söylüyor olmalı,” derken koluma dokununca, acı dolu bir feryat daha attım.
Diğeride yanıma çöktü ve ikisi birlikte beni yerden kaldırmayı biraz uğraştıktan sonra başardılar ama koluma her dokunduklarında hissettiğim acıyla çığlık atıyordum.
“Hay Allah kahretsin! Hapı yuttuk. Kırılmış kolu bunun ya!”
Son duyduğum sözler bunlardı. İçimin çekildiğini hissederken kapandı gözlerim. Artık sadece koyu bir sessizlik vardı.
* * *
Üç ay sonra..
Aylardan Eylül..
“Yıldız Kayıhaan! Ziyaretçin var!”
O kadar gelmeyin desemde yine gelmişlerdi ve içerde bana onların yüzünden bilenenler olmaya başlamıştı.
Ağır ağır yatağımda doğruldum. İki elimle tuttuğum bacaklarımı tek tek yere indirdim. Koşarak yanıma gelen meydancı kız garibanın tekiydi. Kendisine tecavüz eden amca oğlunu öldürmüştü ve içeri düşmüştü. Koltuk değeneklerimi bana verirken, yine mahçup bir tebessümle gülümsedi.
“Sağol Zülâl,” dediğimde, “ne demek ablam?” dedi hep söylediği gibi. Artık bana yarenlik yapan koltuk deeneklerimle kaldığım koğuşun kapısına doğru ağır ağır ilerlemeye başladım. Zülâl düşeceğimden korkarak yine yanımda benimle geliyordu.
“Ohh vallaha ne güzel! Bayram değil, seyran değil.. görüş günü hiç değil ama hasbamın ziyaretçisi hiç bitmez. Hangi gardiyana veriyorsun kız? Söyle de bilelim. Bizdeki de teneke değil hani!”
Tüm öfkemle ranzasında bağdaş kurarak oturan hanım ağaya baktım.
“Uğraşma benimle! Kuldan utanmıyorsan Allah’tan kork!”
Bağırarak söylediğim sözler karşısında delicesine bir kahkaha attı önce. Sustuğunda ise yüzüme tükürür gibi yere attı ciğerlerinden kopup gelen pisliğini.
“Nerde lan o Allah? Gelsinde kurtarsın seni hadi mapustan! Siktir git, kime vereceksen becert kendini. Aşiret ağasının karısıymış! Peeeh! Bizde yedik bunu! At yalanı, siksinler inananı kevaşe seni!”
Söyledikleriyle kan beynime çıkmıştı ama beni görmeye gelenleri daha fazla bekletmek istemiyordum. Başımda yeterince bela vardı zaten. Birde bu koğuş ağası manyak kadınla uğraşacak halim yoktu. Zorda olsa tuttum kendimi. Hiç cevap vermedim ve demir kapıya doğru ilerlemeye devam ettim.
“Çıkabilir miyim gardiyan?”
Demir kapının üst gözü açıldı ve o pis gözleriyle yine gözlerime çapkınca bakarak gülümsedi.
“Çık bakalım İstanbul’lu.. çık!”
Topunuzun Allah belasını versin be!
İçimden bela üstüne bela okuyordum hepsine ve yine kahrediyordum kaderime.
* * * * *