Müdürün odasının kapısına getirildiğimde derin bir nefes aldım. Beni getiren Asım gardiyan normalde de ağzı çok sıkı biriydi ve şimdilerde cebine indirilen tomar tomar paralarla hem kör hem de lâl olmuştu. Ziyaret için görüş yerine gittiğimi sananların aksine ben hep müdürün odasında ziyaretçilerimle bir araya geliyordum.
Kapısını tıklattığım odanın kapısı içerden açıldı ve karşımda onu görünce sevinç göz yaşlarına boğuldum. Ülkeme gelen kış mevsimi yüreğime de düşmüştü. Buzun yangınıyla darmadağın olan kalbim bahara kavuştu, ısındı bir anda.
“Ablaaam! Şükür kavuşturana!”
Boynuma sarılan Aylam’ı karşımda capcanlı görünce bütün dünyayı verdiler sanki bana. Ağır bir ameliyat geçirdiğini, hatta operasyon sırasında gencecik kalbinin durduğunu, ama çok şükür ki elektro şokla yaşama geri döndüğünü ziyaretime gelen Ceylan söylemişti ve o an ne çok sevinmiştim ben. İşte şimdi üç ay sonra onu böyle sağlıklı karşımda görmek, sıcaklığını yeniden hissedebilmek harika ötesi bir duyguydu.
“Ya birazda ben sarılayım ablama,” diyen Ceylan’ı anında tersleyen Ayla’mdan hiç istemesemde ayrıldım ve Ceylan ile birbirimize sarıldık. Onların varlığı bana kapatıldığım bu hapisanede güç veriyordu. Sımsıkı kapadığım gözlerimi açtığımda tam karşımda hasret dolu gözlerle bana bakan Umut ile buluştu gözlerim ve utanarak gülümsedim ona.
“Kızlar yormayın ablanızı, oturtun şöyle,” derken müdürün masasının önündeki siyah deri koltuğu işaret eden kocama minnetle gülümsedim. Gerçekten de yorulmaya başlamıştım. Ayla’nın ve Ceylan’ın yardımıyla koltuğa oturduğumda yine derin bir nefes aldım. Kızlar başları önlerinde öylece dikilmeye başlayınca hallerinden ne yapmaları gerektiğini bilemediklerini anladım. Hal hatır sormalar bitince müdür bey, “kızlar gelin biz biraz koridora çıkalım,” dedi ya, kalbim gümledi resmen.
Müdürü hiç ikiletmeyen canlarım, hemen kapıya yönlendiler ve müdürde onları takip etti.
Odada yalnız kaldığımızda Umut hemen yanıma geldi ve beni dikkat ederek ayağa kaldırdı. Başım önümdeydi. Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Titreyen parmakları çenemi buldu ve onun yüzüne bakmaya zorladı beni.
Başımı kaldırıp gözlerine baktığım an, isyan eden göz yaşlarım yanaklarımı ıslatmaya başladı.
“Ağlama ceylan gözlüm! Kurtaracağım seni burdan!”
Beni kendine çekip sarılırken o da ağlıyordu. Sımsıkı sarıldım ona. Artık kendimle mücadele edecek gücüm de, onu sevmiyormuş gibi davranacak halimde kalmamıştı.
“Çok özlüyorum seni Yıldız’ım, çook!” dediğini duyduğumda hıçkırığım odayı doldurdu. İkimizde ağlıyorduk. Bakışlarındaki hasret, sesine de yansımıştı. Bunu bilmek beni mutlu etsede, böylesi bir ayrılığı kabul etmek çok zordu.
“İlk mahkemende seni dışarı çıkartacak çok iyi bir avukat buldum bile ve ben, olanı biteni her şeyi göze alarak ona anlattım. Bak aşkım, bunu sana yazdım ama daha sonra okursun. Şimdi sırası değil. Sende her şeyi olduğu gibi anlatacaksın avukatına. Tüm gerçekleri anlat ki savunmanı en iyi şekilde yapabilsin adam.”
Sözlerini bitirdiğinde yine bana sımsıkı sarıldı. Bu onu üçüncü görmemdi.
Kendimi ondan çektim ve yüzüne baktım. Çok sevdiğim yüzündeki her bir detayı hafızama kazımayı istiyordum.
“Sen daha iyice misin?”
“Sen burdan çıktığında daha iyi olacağım. Bir sıkıntım yok ki sensiz kalmamın dışında. Eski odamda uyuyorum. Sen gelmeden odamızda, yatağımızda olmak bana zul geliyor güzel gözlüm,” dedi ya, henüz susmayı başarmışken yeniden ağlamaya başladım. Onun yanında olupta, sonrasında kaldığım koğuşa geri dönmek tam bir işkenceydi benim için. Affetmiştim onu. Bana oynadığı o oyunu hafızamdan silmeye çalışmıştım. Onu sonsuza kadar kaybetmenin kıyısından dönmüştüm ve artık aşkıma kızgın ve kırgın kalmayı hiç istemiyordum. Beni sevdiğini her fırsatta söylemiş, bununla da yetinmeyip hissettirmeyi de başarmıştı. Biraz sonra yine ondan ayrılacağımı bilmek, yanında olmamın sevincini gölgeliyordu.
“İhtiyacın olabilecek her şeyi kızlar hazırladı, bir valize koyup getirdik aşkım. Yine de bir şeye ihtiyacın olursa haber uçur, hemen getiririm. Ne olur kendine dikkat et burda. Kimseye bulaşma, tartışmaya girme. Aklım sürekli sende be güzelim. İki gün daha sabret, mahkeme günü belli oldu artık. Biraz daha dayan olur mu ha aşkım?”
Zamanı yakalamak, hatta durdurmak ister gibi öyle hızlı konuşuyordu ki sadece başımı sallayarak ona evet diyebiliyordum. Sesimi duymak istediğini biliyordum ama ağlamaktan konuşamıyordum ki. Gözlerinden akan yaşları görünce, kalbim daha çok kanamaya başladı. Gülümsedim ona tüm sevgimle ve titreyen parmaklarımla yanaklarından süzülen yaşları silmek istedim.
“Bırak aksınlar,” derken hıçkırınca, hissettiğim acıyı bastırmak için kurumuş dudaklarımı ısırdım.
“Yapma!.. kıyma o güzel dudaklarına,” dedi ve yakaladığı parmaklarımı öptü önce. Yüzünü yüzüme yaklaştırıp, dudaklarıma kapandı yavaşça. Öyle tatlı öptü ki beni yine, kalbim duracak sandım.
Alnını alnıma dayadı ve, “Çok seviyorum seni, bir bilebilsen seni nasıl sevdiğimi,” dediğinde engel olamadım kendime.
“Bende seni çok seviyorum Umut!”
“Affettin mi beni aşkım ha?.. n’olur affettiğini söyle yine bana,” dedi ya, kendimi ondan geriye çekip gözlerinin içine baktım ve tüm içtenliğimle, sevgimle gülümsedim.
“Affettim aşkım, bitti gitti o ayrılık.. kırgınlık ve kızgınlık,” dediğimi duyduğunda, nasıl da ışıl ışıl oldu o gözleri. Sis basmış ormanlarına güneş vurdu sanki. Yine beni öpmeye başladığında ilk kez ona karşılık verdim. Heyecanımız birbirine karışmıştı, tıpkı hızlanan sıcacık nefeslerimiz gibi.
Kapının tıklatıldığını duyunca, beni yeniden koltuğa oturttu ve gidip kapıyı açtı. Müdür yüzünde mahçup bir ifadeyle içeri girdi. “Umut beycim, eşinin artık koğuşa dönmesi gerekiyor,” dedi ve bende hemen koltuk değeneklerime tutunup, ayağa kalktım.
Ayrılık vakti yine gelip yakalamıştı bizi ama yine de mutluydum. Onları böyle kısacık olsada görmek çok iyi hissettirmişti. Hasret, sevinç, hüzün hepsi birbirine karışmıştı ve sevdiklerimi ardımda bırakarak odadan çıktığımda, kısa bir süreliğine baskıladığım göz yaşlarım firar etti yine.
Aşkımın da dediği gibi ilk mahkemede burdan çıkmak için dua etmeye başlamıştım bile. Cebimdeki mektupta ne yazdığını öğrenmek için yanıp tutuşurken, koridorda ağır adımlarla beni bekleyen koğuşuma gidiyordum ve Umut’a kavuşmayı umut ediyordum. Hayali bile ne kadar güzeldi..
Ah Allahım!.. dayanma gücü ver bize..
Koğuşa girdiğimde hiç kimsenin yüzüne bakmadım ve elimden geldiğince hızlı adımlarla mavi boyalı, demir başlıklı ranzanın alt katındaki yatağıma oturdum. Mektubu okumak için çok sabırsızlanıyordum ama herkesin gözü üstümdeyken bunu yapamazdım.
İki saat sonra bahçeye çıkacaktı tüm mahkûmlar ve bende, bu konuda biraz izinli olduğum için koğuşta kalabiliyordum. Müdürümüz genl anlamda da iyi bir adamdı ve merhametliydi. Kolay kolay mahkumu ezdirmiyordu ama işte bazı gardiyanlar, sıfatlarının hakkını veriyorlardı.
Yatağıma uzanıp, battaniyeyi üstüme çektim. Elim, üstümdeki hırkanın cebine gizlediğim mektuptaydı. Ona dokunmak, varlığını hissetmek aşkıma dokunmak gibiydi. Gözlerimi kapadığımda yaşlarım yine usul usul akmaya başladılar.
Hangi ara uyumuşum hiç blmiyorum. Gözlerimi açtığımda, koğuştaki sessizlik dikkatimi çekti ve hemen yattığım yerde doğruldum. Çabucak cebimden mektubu çıkardım ve önüne geçemediğim heyecanımla inci tanesi gibi yazı ile yazılmış satırları okumaya başladım.
Yarim,
Bu mektupta yazdıklarımı aslında sana, o güzl yüzüne bakarak söylemeyi çok istiyordum ama, felek denen şu zalim bize böylesini biçmiş..
Ben seni çok seviyorum aşkım, üstelik uzun yıllardır seni seviyorum. Daha önce sana söylemiştim. Abim denen o şerefsiz, seni izlemem için beni İstanbul’a gönderiyordu sık sık ve ben, okulu İstanbul’da kazanınca hepten peşine düşer oldum senin. İşte o günlerde başladı sana olan aşkım. Kaç geceyi seni düşünerek uykusuz geçirdim Allah bilir be aşkım. Abimle günü geldiğinde evleneceğini bilmek canımı çok yakıyordu ama yapabileceğim hiçbir şey yoktu ve sonunda gelip seni aldık, buraya getirdik. Senin yakınında olupta seni sevdiğimi söyleyememek tam bir azaptı ama işte nihayetinde senin gönlünde düştü ya bana, deli divane oldum sevinçten. Hayalm gerçekleşmişti. Birbirimizi sever olmuştuk. Boş durmadım be aşkım, yatım hemen planları. İkimize sahte nüfus cüzdanları, evlilik cüzdanı ve pasaport çıkarttırdım. Kaçacaktık ilk fırsatta seninle ama işte olmadı, olduramadık. Bizi hastanede görenler uçurmuşlar haberi ağaya. Kurmuş bir oyun, gönderdi beni İstanbul’a.. işkencenin en dibini gördüm ama hep inkâr ettim. Sonra ele geçirince sahte kimliklerimizi, beni seni öldürmekle tehdit etti o şerefsiz ve biliyordum gözümüzün yaşına bakmadan yapardı. Evleneceksin ve birkaç ay sonra karınla konağa geleceksin dedi, konuşacaksın Yıldız’la.. ikimizin ona oyun oynadığını söyleyeceksin dedi. Yaptım işte!.. yapmak zorunda kaldım aşkım. Seni korumak için senden vazgeçtim ben ama seni sevmekten hiç vazgeçmedim. Sana bilerek ama aslında kahrolarak işkence yaptım. İstedim ki sana otun oynadığıma inanasın. Sen inanırsan, bizden huylanan herkeste inanırdı. Seni attığım o zindana evlendiğimiz günden sonra kaç kez gidip orda, o senin yattığın tahta divanda yattım ben bile sayısını unuttum. Evde seni bırakıp sık sık ortadan kaybolmamda bundan sebepti işte. Senin saçının teline kıyamazken, sana o zulmü yaptığım için kendimden nefret eder olmuştum. Affet beni aşkım.. senin yaşayabilmen için sana zarar verdim, çok üzdüm seni. Affet beni ceylan gözlüm. Seni ordan çıkarmak boynumun borcu. Sabret biraz daha meleğim. Ben seni bekliyorum ve sen çıkana kadar bana yaşamak haram. Sabret gülüm, az kaldı!
Seni çok seviyorum.
Gözyaşlarım mektubun satırlarının üstüne tek tek düşüyordu ve ben ağlamaya devam ederken gülümsüyordum.
İkimize bu zulmü reva gören o ağadan şimdi daha çok nefret ediyordum.
Bir yanım ayazdaydı ama bir yanım, şu öğrendiklerimle baharda yeşile boyanan çayırlarda açan kır çiçekleri gibiydi. Hayata asılmak için şimdi çok güçlü bir nedenim daha vardı.
Elim karnıma gittiğinde usulca fısıldadı dudaklarım.
“Baban anneni gerçekten seviyormuş bebeğim. Seni bilmiyor, hatırlamıyor bile o geceyi ama ben her saniyesini çok iyi hatırlıyorum. Kadere bak ki sana gebe kaldığımı bende burda anladım, öğrendim küçük aşkım benim. Babanda öğrenecek seni annecim. Az kaldı!”
* * *
1974 Kasım ayı!
İlk mahkeme..
“Şu hikâyeyi bir de senden dinleyelim kızım,” dediğinde hakim, nefesimi tuttum bir an.
“Efendim, ben İstanbul’dan buralara zorla getirildim. Kumar borcuna karşılık, daha bebekliğimde Kayıhan aşiretinin ağasına satılmışım ve on sekizime günler kala bunu öğrendim. Evlenmeyi istemedim. Karşı koydum. Dayak yedim hem ağadan, hemde dört karısından. Suçlu benmişim gibi hor gördüler beni, zulmettiler bana ve bende kendimi üçüncü kattan attım, intahar ettim ama çekecek çilem varmış ki ölmedim. Boynumdan aşağıya felç kaldım. Tedavi için otacı bir kadının evine gönderildim. Ağanın kardeşi, şimdiki eşim benimle yakından ilgileniyordu. İyileşmeye başlayınca ağa bana imam nikahını kıydırdı zorla ve bana sahip olmak istedi ama direndim yine. Beni bıçaklamak istedi ama ben onu bıçakladım. Ölmedi, yaşıyor. Buldu belasını. Töreymiş, beni alel acele kardeşiyle evlendirdiler. Sonra da evdeki ilk ağanın eşleri özellikle ilk karısı beni merdivenlerden aşağıya itip öldürmek istedi. Eşimde çok kızıp ona tokat attı ve evden yolladı. Aşiretmiş meğer onlarda. Karar almışlar, eşimi ve beni öldüreceklermiş. Evimizi bastılar. Bizde hastaneden dönmüştük. Çatışmanın ortasında kaldık. Benim kardeşim sayılacak Ayla’yı aracın arka koltuğunda vurmuşlar. Eşim Umut Kayıhan araçtan inmişti ve evin önüne giderken, havaya ateş ediyordu. Benim ona seslendiğimi duyunca geri döndü. Çok korkmuştum, çıldırmanın eşiğine gelmiştim. Ben böyle şeyleri hiç bilmezdim. Araçtan inmiştim güç bela ve eşim beni korumak için bedenini bana siper etmeye çalışırken, baskına gelenlerin adamlarından biri eşimi sırtından vurdu. Yere yığıldık birlikte ve sonrasında bende bizi korumak için eşimin elinden silahı alıp adama ateş ettim ve onu dizinden vurdum. Adam yine bize ateş etmeye hazırlnıyordu ki, ben yine ateş ettim. Onu başından vurdum ve düşüp kaldığı yerde çok geçmeden öldü. Eşimi sever oldum efendim ve ikimizi de korumak için yaptım. Töre ne, aşiret nedir bilmediğim, sadece televizyonda filmlerde izlediğim, romanlarda okuduğum bu şeylerin tam ortasında buldum kendimi. Hayatım pahasına direndim her şeye ve geldiğim noktada İstemediğim böylesi bir hayatın yaralı bir parçasıyım artık ben. Takdir sizindir efendim!”
Ağlayarak anlattıklarım karşısında salonda çıt çıkmıyordu. Sözlerim bittiğinde yaşlı hakim ve yardımcıları yüzüme sanki birazda acıyarak baktılar. Doğru ya!.. gerçekten acınacak haldeydim. Yinede başım dik anlattm her şeyi. Hakim ve yardımcılarının sözlerimden ne kadar etkilendilerini bilmiyorum ama tanıklarda söylediklerimi kelimesi kelimesine doğrulayınca, karar için duruşmaya ara verildi.
Sanık sandalyesine beklerken, kalbim adeta ikiye bölündü. Kaçamak baktığım sevdiğim, bana umut vermek istercesine gülümsüyordu. Avukatımda çok iyi bir savunma yapmıştı ama işte, sonuçta ben birinin canını almıştım. Umut eden yanıma, karamsar yanım, “bittin kızım sen, burda çıkış yok,”’diyordu sürekli.
Yeniden hakim ve yardımcıları yerlerine geçtiklerinde, kalbimin atışlarını sayamaz oldum.
“Karar!”
“Yaz kızım!”
Duyduğum bu ilk sözlerin sonrasında korkudan hakimin söylediği hiçbir şeyi algılayamaz oldum. Kulaklarımda sanki zarı patlayacakmış gibi basınç vardı. Başım dönüyordu ve ağzımın içi suya hasret bir çöldü sanki.
“Yattığı süre göz önüne alındığında, sanık Yıldız Kayıhan’ın nefsi müdafada bulunarak, eşinin ve kendisinin hayatını koruma amaçlı hareket ettiği anlaşılmış olup suçsuzluğuna ve beraatine oy birliği ile karar verilmiştir. Dava bitmiştir!”
Tokmağın tok sesini duyduğumda, dönüp kocama baktım. Özgür müydüm ben şimdi? Bitti mi yani bu çile?..
* * * * *