“abla ağama söyleyeyim de seni denize götürelim, orda bir sandalyede oturturuz, azcık da olsa ayaklarına denizin suyu değer," dediğinde gülümsedim ve bilgiç bilgiç, "Yavrucum burda deniz yok ki! Sadece Van Göl'ü var," dedim.
"Ay ablaa! Sen de çok komiksin. Van Gölü'ne biz burda deniz deriz. Öyle ucu bucağı yoktur ve üstünde feribot yüzer. Akdamar Adası'na turist götürür. Sen oranın hikâyesini bilir misin?" diye sorunca da, "Yok bilmem, anlatta öğreneyim," dediğimde çok tatlı kıkırdadı can kardeşim. Son zamanlarda onunla fazlasıyla yakınlaştık. Günlerimizi böyle konuşarak geçiriyoruz. Bana sürekli yörenin değişik hikâyelerini dili döndüğünce o güzel şivesiyle aktarıyor ve ben de onu dinlerken adeta mest oluyorum.
"Şimdi abla hani hep derler ya rivayete göre o da artık neyse, işte ona göre.."
Sustu bir anda, çünkü ben gülmeye başlamıştım.
"Ne gülüyon abla ya?" diye haklı olarak ve biraz da bozularak sorunca, "ablan sana kurban olsun! Rivayet demek, söylenti anlamına gelir ama bir fikrin olmadığını öyle tatlı söyledin ki, çok hoşuma gitti ve güldüm işte. Özür dilerim yavru kuşum. Çok tatlısın sen Aybalam," dedim ya, nasıl tatlı tatlı kıkırdadı.
"İyi bari.. artık rivayetin ne olduğunu öğrenmiş oldum. Neyse, bak gülme artık başlıyorum anlatmaya," dediğinde, ağzıma hayali fermuarı çektim ve başımla onu onayladım. Yine tatlı bir heyecanla konuşmaya başladı.
"O adada bir kilise mi ne varmış, oranında bir rahip mi, beder bey amca mı nesi varmış. O herifinde adı Tamara olan çok güzel bir kızı varmış. Çevre köylerde koyunlarını otlatan bir çoban kızı nasıl olmuşsa görmüş ve bu iki genç birbirlerine sırılsıklam aşık olmuşlar. Bizim çoban oğlan, her gece adaya yüzermiş, kızda elinde bir fenerle onu kıyıda beklermiş. Sonradan Tamara'nın babası bunu duymuş ve pis herif çok sinirlenmiş. Fırtınalı bir gecede, kızın babası elinde fenerle kıyıya inmiş. Durmadan ordan oraya koşturmuş. Onu sevdiği sanan çobanda durmadan yüzmeye başlamış ve sonra yorgun düşmüş. En sonunda gücü tükenince son kalan gücüyle, "Ah Tamara!" diye bağırmış. Sonra boğulmuş garip. Kızda onun sesini duyunca, o da kendisini azgın sulara bırakmış ve iki aşık ölümde buluşmuşlar. Masal, hikâye işte.. zamanla işte adanın adı Akdamar olmuş ama buranın yerlisi genelde adanın adını Ahdamar diye söyler. İşte böyle."
Bu hüzünlü hikâye bittiğinde ikimizde susmayı seçtik. Hiç böyle bir anlatı duyacağımı düşünmemiştim. İki aşığın sevdasına bir yanım imrenirken, onların birbirlerine olan bağlılığına hayran olmaktan kendimi alamadım ve ister istemez kendi aşkımı düşünmeye başladım.
Ben hayatımda ilk kez Umut'a aşık olmuştum ve aşk denen o duygular bütününün, bu kadar güzel olduğunu asla düşünemezdim... hayal bile edemezdim. Çok aşk hikâyesi okumuştum ama, onu yaşamak, hissetmek nasıl bir şeydir hiç bilmezdim. Umut ile onu öğrenmiş ve tecrübe etmiş oldum. Fakat ne çare ki, benim aşkım tek taraflıymış. Ben deli gibi severken, o benimle bambaşka bir oyunun içine girmiş. Şimdi de başka bir oyun sergiliyor gibi.
Düşündükçe içimin sıkıldığını hissetmeye başladım. Bize ayrılan bu kocaman odada sanki cam fanusun içindeymiş gibi hissediyordum. Odadan çıkmalıydım ama nasıl?
Ayla bana biraz üzgün bakarken ona gülümsedim. Düşüncelere kapılmış giderken, onun varlığını tamamen unutmuşum ve artık bir şeyler söylemem gerektiğinin farkındaydım.
"Aşkları çok güzelmiş ama işte bir zalim, ikisinin de hayatına mal olmuş. Allah insanları, hele de sevenleri zalimin zulmünden korusun," dedim ve sustum. Yazık ki bende bir zalime gönlümü kaptırmıştım. Ne yazık! Ah aptal kafam, ah söz dinlemez gönlüm..
* * *
Birkaç gün sonra...
Günler geçtikçe ayaklarımdaki his çoğalmaya başladı ve bunu herkesten, özellikle de Umut'tan gizlemek çok zordu. Aklının sürekli bir şeylerle meşgul olması bir yandan işime gelsede, onun bu garip hali ister istemez dikkatimi çekiyordu. Onunla aramızda geceleri birlikte uyumaktan başka hiçbir iletişim yoktu.
Çoğunlukla evde durmuyordu. Ayla'yı başıma tam bir nöbetçi olarak bırakmıştı ve ben bu durumdan son günlerde gerçekten sıkılmaya başladım. Ayla'sız da hareket edebilmeyi çok istiyordum. Az önce onu bize kuruyemiş getirmesi için mutfağa gönderince, fırsat bu fırsat dedim ve tekerlekli sandalyem ile odadan çıkmayı başardım. Ellerimle tekerlekleri çevirmek zor olsada kendi başıma bir şey yapabilmek çok güzeldi ve inanılmaz heyecan vericiydi. Koridorda ilerlerken belli aralıklarda duvarların arasında yerini almış camlardan avluya ve görebildiğim kadarıylada evin dışına bakmaya başladım. Bütün gün odamın camından sadece arka avluyu izlemek artık can sıkıcı bir hal almaya başlamıştı. Oysa şimdi üçüncü katta olmanın verdiği rahatlıkla, daha ilerileri görme lüksünü elde ettiğim geniş koridor pencereleri, bana sanki tüm Van'ı görme şansı tanıyordu.
Şimdi büyük pencerelerden içinde bulunduğumuz ucu bucağı görünmeyen geniş araziyi, yolu ve ilerde, çok ilerde tüm ihtişamı ile gökyüzüne uzanan dağları izlerken, aklımda yine Tamara ve onun biricik aşkı o çoban vardı. Çok etkilendiğim bu hikayeyi düşüncelerimden savmaya çalıştım. Açık camdan yüzüme vuran tatlı esinti ile burnuma gelen mis gibi çiçek kokularını içime çektim. Yeniden tekerlekli sandalyem ile hareket etmeye başladım ve uzayıp giden koridorda ilerlemeye başladım. Sol tarafta kapısı açık bir oda vardı ve o odanın kime ait olduğunu elbette biliyordum. Tüm bu yaşadıklarımın tek sorumlusu olan baş zalim orada yaşama tutunmaya çalışıyordu. Artık evde sürekli bir hemşire vardı. Emekli olan yoğum bakım hemşiresini süresiz olarak bu zindana getirmişlerdi. Kadının İçerde olup olmadığını bilmiyordum ama odaya girip o zalime birkaç şey söylemek istiyordum. Bilinci kapalı değilmiş ve aslında tüm söylenenleri anlıyormuş. Gözleriyle iletişim kurabiliyormuş. Yakalanmak pahasınada olsa odaya girmeye karar verdim ve biraz hızlandım. Geniş kapıdan hiç sorun yaşamadan odaya girdiğimde, kadının oturduğu yerde uyuyakaldığını gördüm. Uyansa bile umrumda değildi.
Yatağında ölü gibi yatan pisliğin o vahşi bakan gözleri açıktı ve yanına vardığımda beni fark etti. Gözleri gözlerimi bulduğunda şaşırdığını gördüm.
“Hayatının elinden alınmasının, birilerine muhtaç olmanın nasıl bir duygu olduğunu anladın değil mi? Bana yaptığının beş beterini şimdi sen yaşıyorsun.. nasıl mutlu musun şimdi? Şakağına doğru akmaya başlayan göz yaşını gördüğümde acı acı gülümsedim.
“Beni ağlattığın gibi sende ağlıyorsun şimdi. Pişman mısın yoksa ha zalim ağa?”
Sustum bir anda ve o gözlerini bir kez kırptı. Şaşıran şimdi bendim.
“Evet demek mi bu?” diye sorunca yine o gözlerini kırptı.
“Son pişmanlık fayda etmez biliyorsun değil mi?.. ve senin pişman olman zerre miskal umrumda değil ağa efendi! Seni asla affetmeyeceğim, sana hakkımı helal etmiyorum ve dilerim çok uzun yıllar böyle yaşarsın! Ölmeyi isteyipte ölemezsin inşallah!”
Tıpkı onun gibi ağlıyordum ama benim göz yaşlarım pişmanlık dolu değildi. Hırsımdan ağlıyordum. Geri geri gidip, sandalyemin yönünü kapıya çevirdim ve odadan çıktım.
Odama dönmeye niyetim yoktu. İleriye, aşağıya inen merdivenlerin başına gitmek için yeniden harekete geçtim. Tam merdiven başına geldiğimde olabilecek en kötü şeyle karşılaştım. Başını kaldırıp beni gören ağanın ilk karısı Seher, şaşkınlıktan çabucak sıyrılıp, gözleriyle alevler saçarak bana bakmaya başladı. Korkmalıydım aslında ama nedense yüreğimde korku namına en ufak bir kırıntı bile yoktu.
O son basamakları çıkarken, ben de geri geri gittim. Tam karşımda dikilmeye başldığında yine gözlerinden şaytanlık akıyordu.
"Gezmeyemi çıktın ha orospunun kızı?" dediğinde öfkeyle doldu yüreğim.
"O ağzından çıkana dikkat et!"
"Etmezsem ne olur, şu kötürüm halinle beni öldürür müsün, yoksa kocana mı şikayet edersin?"
Utanmadan sıkılmadan benimle dalga geçiyordu. Şeytan dedi ki, git şunun üstüne, merdivenlerden it onu, bulsun belasını ama, ben öyle bir şey yaparsam işte şimdi onlar gibi olurdum. İçimden şeytana kapa çeneni derken, Seher'e de, "Seni Allah'a havale ediyorum. O senin hakkından gelsin!" dedim ve onu arkamda bırakarak sadalyem ile döndüm. Gitmek için ellerimle tekerlekleri çevirmeye devam ettiğimde engellendiğimi fark ettim.
“Ben seni Allah’a havale etmiyorum ama,” dediğini duyduğumda, başımın ciddi anlamda belada olduğunu anladım. Kadın zebellah gibiydi ve çok güçlüydü. Beni sandalyemle birlikte kolayca çevirdi ve merdivenin başına getirdi.
“Hadi güle güle. Biraz da aşağıları gez!”
Son duyduğum sözler bunlardı ve merdivenle birlikte beni ittiğinde, güç bela taş trabzanlara tutundum. Tekerlekli sandalyem gözlerimin önünde basamaklardan yuvarlandığında kadının, “vay kahpee! Demek ayağa kalkabiliyorsun ha!” dediğini duymamla, o iri ellerini belimin iki yanında hissetmem bir oldu. İyice trabzanlara asılırken, gücü oldukça zayıf olan bacaklarımın titremeye başladığını hissettim. Kadın azmanı Seher, tüm gücüyle belime asılıyordu ve aynı anda avazı çıktığı kadar küfürler ederek bağırıyordu. Aslında bağırması gereken bendim ama canımın derdine öyle bir düştüm ki, sadece dikkatimi trabzanlara daha çok asılmaya verebiliyordum.
Evin içinde bir anda kopan gürültüyü duyanların koşarak aşağıda toplandığını gördüm ve aynı anda onu da gördüm.
“Yengeee bırak Yıldız’ı!”
Basamakları koşarcasına çıkan Umut’tu ve benim bir anlık dikkat dağınıklığımla trabzanları bırakmam bir oldu. Seher bunu fark ettiği an beni geri çekti.
“Ağam yanlış anladın sen. Ben onu kurtarmaya çalışıyordum,” diyen Seher’in tam karşısına gelen kocam olacak zalim herif, beni kendisine çekti.
“Tutun bana!” dediğinde sözünü dinlemek zorunda kaldım. Sarıldığım o güçlü bedeninin elektrik verilmiş gibi titrediğini hissediyordum.
“Aylaa, Ceylaan!”
Öyle bir bağırdı ki, az kalsın sağır olacaktım. Ayla ve Ceylan’ın korkarak basamakları hızla çıktıklarını gördüm ve rahatlamaları için onlara gülümsedim. Bedenimi tek eliyle sımsıkı tutmaya devam eden kocam, kızlar yanımıza geldiğinde beni onlara teslim etti ve hemen dönüp yengesine baktı. Tamamen öfkesinin etkisindeydi ve gördüğüm şey karşısında resmen şok geçirdim.
Hızla havaya kalkan eli yengesinin yüzünde patladı. Yanağı kıpkırmızı olan Seher’in böyle bir şey beklemediği şaşkın ve korkmuş bakışlarından çok belliydi. Aslında hiçbirimiz bunu beklemiyorduk.
Buz gibi bir sessizlik, her yanı kaplamışken, Umut delirmiş gibi bağırmaya başladı.
“Sana yenge dedim, saygıda kusur etmemeye çalıştım ama sen ne yaptın? Eline geçen ilk fırsatta eşimi, benim karımı öldürmeye kalktın!.. bu da yetmezmiş gibi birde yalan konuştun! Beni aptal yerine koymaya kalktın! Bitti! Artık bu evde senin varlığın bitti! Topla pılını pırtını defol git bu evden! Yoksa emin ol tek tokatla kalmam. Elimden bir kaza çıkmadan yıkıl karşımdan!”
Kimseden çıt çıkmıyordu ve ben daha ne olduğunu anlayamadan ayaklarım bir anda yerden kesildi. Umut’un kucağındaydım ve istikamet, elbette odamızdı. Ardımızda bıraktığımız Ayla ile Ceylan, korkudan tam anlamıyla pısmışlardı ama ben korkmak bir yana, delirmenin eşiğine gelmiştim.
“İndir beni hemen!” diye resmen tısladım ona ve aldığım tek cevap, “kes sesini, seninde defterini düreceğim. Hiç merak etme sevgili sevgilim,” oldu.
Yıldırım hızıyla odamıza girdik ve hızlı adımlarla ilerlediği yatağın yanına geldiğinde adeta beni yatağa fırlatıp attı. Tam ağzımı açıp ona bağıracaktım ki, sağ elinin işaret parmağını gözüme sokarak, “Sakın!.. tek kelime etme!.. Allah yarattı demem, olurum şimdi canına senin!” diye öyle bağırdı ki, odada ve kulaklarımda sesi yankılandı. Gerisin geri gidip tekme atarak kapıyı kapattı. Dönüp bana bakan gözleri öfkesinden çakmak çakmaktı. Koyu renk ceketini çıkarıp tüm öfkesiyle yere fırlattı.
“Sen, sen benim başıma belamısın ya? Ne demek odadan çıkmak gitmek, ne demeek?”
“Bağırma be bağırmaaa! Kölen yok senin karşında!.. hem ben senin başına bela falan değilim, benim başıma bela olan sizsiniz be sizsiniiz! Önce abin olacak o şerefsiz, sonra da sen benim başıma gelmiş geçmiş en büyük bela oldunuz! Defol git odamdan da, hayatımdan da be!.. defol giit!”
Yatağımda dizlerimin üstünde doğrulduğumun hiç farkında değildim. Bir anda domuz herifte yatağa doğru geldi ve tek dizinin üstüne abanıp, nerdeyse burnumun dibine kadar girdi.
Birbirimize bizi kendisine esir eden öfkemizle bakarken, ikimizde dişlerimizi sıkıyorduk ve azılı düşmanlar gibi burnumuzdan soluyorduk.
“Demek bacaklarını hisseder olmuşsun ve bunu benden gizliyordun haa!”
“Bi bok hissettiğim yoktu, ne olduysa bir anda oldu. Senin o manyak yengen beni aşağıya itince refleks midir nedir ayağa kalkmışım tamam mı? Hem benim sana yalan borcum yok. Sende ikimize de bir ömür boyu yetecek kadar yalan var nasıl olsa!..”
Birazda korkudan bağırarak söylediklerim karşısında öylece yüzüme bakıyordu. Ben geri çekilirken, o bana doğru gelmeye başladı ve ben biraz daha geri gittiğimde sırtım yatak başına hızla çarptı. Canım acısada ses çıkarmadım. Dikkatim tamamen kocam olacak manyaktaydı.
“Şimdi nereye kaçacaksın?” derken pis pis sırıttı ya deli oldum. Nerden geldiğini bilemediğim cesaretimle yüzüne tokat atmak istedim ama anında bileğimi havada yakaladı. Diğer elimi kaldırdım ve bilerek hep uzattığım tırnaklarımla boğazına saldırdım. Sivrilmiş tırnaklarımın geçirdiğim teni kanamaya başlamıştı bile ama onun umrunda değildi. Tam tersi şu delirmiş halimizden çok eğleniyormuş gibi bir hali vardı. Buda sinirlerimi daha çok bozuyordu.
“Demek canın boğuşmak istiyor ha! Hay hay aşkım benim!”
“Seninde aşkınında Allah belasını versin! Bırak beni bıraaak!”
Avazım çıktığı kadar bağırıyordum ama o sanki sağır olmuştu ve duymuyordu beni. Ondan kurtulmaya çalıştıkça üstümde uyguladığı baskı daha çok artıyordu.
Bedenimi aşağıya doğru çekmesiyle, iki bileğimi yakalaması bir oldu. Başımın üstünden geçirdiği ellerimi tek eliyle baskılarken, ağırlığını iyice üstüme verdi. Ne kadar uğraşsamda kendimi ondan kurtaramıyordum. Yüzünü yüzüme iyice yaklaştırınca onu ısırmaya kalktım. Pis herif niyetimi anlayınca bastı kahkahayı.
“Dişi panterle evlenmişimde haberim yokmuş, bunu öğrendiğim iyi oldu. Hadi n’olur bir de hırlada tam olsun!”
“Allah belanı versin hayvan herif! Bırak beni Allah canımı alsın tecavüz ediyor diye bağırırım!”
Beni ciddiye almadığı attığı kahkahalardan çok belliydi. Tüm gücümle ona karşı koymaya devam ediyordum ve aynı anda nefes nefese kalmıştım. Bacaklarımı kendime çekmeye çalıştım ama onada engel oluyordu.
“Yıldıız! Rahat dur be kızım! İstemediğin hiçbir şeyi yapmayacağımı anlamadın mı hâlâ?”
Söylediği bu son cümle ile bircan gözlerinin içine baktım. Gerçeği arıyordum çok sevdiğim o gözlerinde ve o yeşilleri öyle güzel bakıyordu ki yüzüme, gözlerime.. tüm öfkeme, korkuma rağmen kalbimde çiçekler açtığını hissetmeye başladım.
Farkında olmadan direnmeyi bırakmıştım. Kahküllerime nefesini soludu ve yine gözlerime baktı. Sıcacık nefesi yüzümde geziniyordu ve ürperdiğimi fark ettim.
“Bırak artık beni..”
“Seni bırakmak demek ölmem demek Yıldız! Gece yıldızsız olur ama ben sensiz olamam,” dedi bir anda.
Ona inanmayı öyle çok istedim ki o anda! Nefes almayı unuttum sanki! Gözlerimi gözlerinden çekmek istesemde bunu yapamıyordum. Sanki nutkum tutulmuştu.
“Derler ki seven affedermiş, sende affedebilecek misin bir gün beni?”
Kalbim evet diye çığlık atıyordu ama dudaklarım, “Asla!.. ölürümde senin oyununa gelmem br daha!” dedi bile.
“Bir gün mutlaka!”
Dudaklarıma kapandığında, kalbim durdu sandım. Öyle yumuşaktı ki öpüşü, ona karşı koymayı unutturdu bana. Ona karşılık vermedim, veremedim çünkü şok olmuştum. Zaten öpüşmek nasıl bir şeydir onu da bilmiyordum.
Dudaklarımdan ayrıldığında bende nefesimi bıraktım. Bileklerimi serbest bıraktı ve üstümden kalkıp, yanıma uzandı. Yatakta sırtımı ona döndüm. Aptalca bir gülümseme tüm yüzüme yayılmıştı ve parmaklarım dudaklarımda gezinyordu. Beni öptüğü o anı düşünüyordum ve kalbim, yine bana ihanet ediyordu. Mutluydu yüreğim, hemde çok mutluydu. Sırtımda göğsünü hissetmemle, yine ona doğru çekilmem bir oldu.
Her gece yaptığı gibi yine sarılmıştı bana. İçini çektiğini duydum ve gözlerimi sımsıkı kapadım.
“Yıldıız!..”
“Hııım?”
“Seni çok seviyorum!”
“Yalancı!”
* * * * *