Geç kalan özür

1004 Kelimeler
Güneşin yumuşak ışıkları bahçenin üzerine süzülürken, ellerim toprağa gömülmüş halde, açan ortanca güllerine dokunuyordum. Onları ilk ektiğim günü hatırladım… İçimde bir umut vardı. Belki bir şeyler değişir, belki hayat bana da bir mucize sunar diye düşünmüştüm. Ama şimdi... Şimdi bu güzelliklerin arasında sadece kendime ait olan bir sessizlik arıyordum. Ortancaların açması beni mutlu etmeliydi, ama kalbimde tuhaf bir sızı vardı. Rüzgar tenime değdikçe, geçen gecenin yankıları zihnimde yeniden çınladı. Yiğit'in sözleri, tavırları… Ve o gözlerindeki o karanlık... Sanki yıllardır görmediğim bir yabancıyla karşı karşıyaydım. O adamın bir zamanlar hayatımın parçası olduğunu kabullenmek bile midemi bulandırıyordu. “Ben bunca yıl bu adamla nasıl evli kaldım?” diye sordum kendime. Cevabı yoktu. Belki de hiçbir zaman olmamıştı. Belki de hep susarak, göz yumarak, alışarak yürüttüm bu evliliği. Sevgi yoktu, tutku yoktu… Ama saygı vardı. En azından onun kırıntısı. Fakat şimdi… Artık o da yoktu. O gece onun gözlerinin içine bakarken fark ettim… İçimde ona dair ne varsa, kırılıp dökülmüştü. Artık ondan geriye kalan sadece bir yabancıydı. Ve ben o yabancıyla aynı çatının altında yaşamaya daha fazla devam edemezdim. Kararımı verdim. Kendim için yaşayacağım. Onsuz bir hayat kuracağım. Çünkü bu evin içinde var olmaya çalışmak, her gün biraz daha yok olmak gibiydi. Ve ben yok olmak istemiyorum. Yaşamak istiyorum. Gerçekten, özgürce, derin bir nefes alarak… Elimi toprağa daldırdım. Gözümde ne rimel, ne fondöten. Üstümde lekeli bir gömlek. Ama ilk defa kendim gibiydim. Sessiz, güçlü ve kararlı. Toprak ellerimi kararttıkça, içimde biriken bütün zehri kusuyordum sanki. Boşanacaktım. Bunun başka bir yolu yoktu. Ama Yiğit kolay adam değildi. Sessizce gitmek, olay çıkarmadan arkamı dönmek istiyordum ama... O adam son darbeyi yemeden bırakmazdı. Bu yüzden elimde bir koz olmalıydı. Onu aldattığı anda yakalamalıydım. İtiraz edemeyeceği belgelerle, sesini çıkaramayacağı kadar net kanıtlarla... Yoksa bu dava yıllar sürer, ben onun kirli gölgesinde daha çok ezilirdim. Bugün kararım netti. Bahçedeki çiçekler gibi ben de köklerimi bu topraktan söküp, başka bir hayata dikilmeliydim. Geriye kalan sadece planlamaktı. ***** Lara’yla baş başa geçirdiğimiz güzel sakin anlardan biriydi.Masada oturmuş yemek yemeğe hazırlanıyorduk. Kızım okuldan döndüğünden beri keyfi yerindeydi. Güldü, anlattı, konuştu… Onun neşesi bana da iyi gelmişti. Yemek masasına oturmuş, kendi küçük dünyamızda sohbet ederek yemeğimizi yiyorduk. "Anne, bugün okulda resim dersinde seni çizdim," dedi birden. "Gösterirsin ama değil mi?" diye gülümsedim, gözlerindeki parıltı içimi ısıttı. Tam o sırada kapının açılma sesi geldi. Ağır ve emin adımlarla birinin içeri girdiğini duydum. Lara hemen yerinden fırladı. "Babaa!" diyerek koştu ve boynuna sarıldı. Yiğit birkaç saniyeliğine duraksadı, sonra kızımın başını okşadı. "Evet, bu gün biraz işim çabuk bitti," dedi gülümseyerek. O gülümsemeye baktım. Ne kadar da alışık olduğum bir yalandı. Yüzünde, sanki bu evde her zaman yerini bilen bir aile babası varmış gibi bir ifade vardı. Fakat ben… Onun neyin peşinde olduğunu, neyi düzeltmeye çalıştığını, neyi örtbas etmek istediğini çok iyi biliyordum. Sofraya yöneldi. Göz göze geldik. "Merhaba," dedi. Sadece başımı hafifçe salladım. Sesim çıkmadı. Çıkmayacaktı da. İçimde öyle çok şey birikmişti ki… Ama bu akşam susmayı tercih ettim. Çünkü planlarım vardı. Soğukkanlı olmalıydım. Onun bu yapmacık sıcaklığına değil, elimde olacak gerçek belgelere ihtiyacım vardı. Onu kendi oyununda alt edecektim. Ama şimdi, sadece gözlemliyor ve sakince bekliyordum. Lara babasıyla sohbet ederken ben tabağımdaki yemeğe odaklanmış gibi yaptım. Oysa ne çatalın ucundaki yemek ilgimi çekiyordu, ne de masadaki sıcak atmosfer. Sadece sakin kalmalıydım. Bir taşkınlık, bir çıkış... Bunların zamanı değildi. Hele ki kızım oradayken. Yiğit bir ara sustu. Bakışları üzerime ağır ağır kaydı. Hemen ardından sesi duyuldu: — Sera, geçen hafta aşçının yaptığı şu portakallı ördeği çok beğenmiştim, senin tarifinle yapmıştı.Bir gün de senin elinden tatmak isterim.Bakalım tariften öteye gide biliyormusun. İçimde ince bir alay dalgası kabardı. Bu neyin çabasıydı şimdi? Onun bu "normal" aile babası pozları... Çok geç. Çok anlamsız. Yüzümü ona çevirmeden, tabağımdan bir lokma alırken cevap verdim: — Ben canım isteyince mutfağa girerim, Yiğit.Siparişle değil. Bu cümleyle birlikte masadaki hava kısa süreliğine soğudu. Lara ikimize de şaşkın şaşkın baktı. Yiğit sustu. Bu suskunluk onun zayıf anıydı. Çünkü ne söyleyeceğini bilmiyordu. Hatalarının farkında ama telafisinin mümkün olmadığını da biliyor. Ben ise sadece o akşamı kazasız atlatmak istiyordum. O belgeyi alana kadar. Yemek boyunca kimse konuşmadı. Tabak çatal sesleri ve arada Lara’nın mırıldandığı birkaç kelime dışında ev sessizdi. Eskiden bu sessizlik bana huzur verirdi. Şimdi sadece üzerime çöken bir ağırlık gibi… boğuyordu. Yemek bittiğinde masadan ilk kalkan ben oldum. Sandalyemi sessizce ittirdim ve bahçeye çıktım. Temiz hava... belki iyi gelir diye. Ama olmadı. Gökyüzü bile griydi sanki. İçimdeki kasvet dışarıya da bulaşmıştı. Derin bir nefes almaya çalıştım. Ciğerlerime dolan hava yetmiyordu sanki. Nefes almak bile zordu artık. Tam geri dönmeyi düşünürken arkamdan bir ayak sesi duydum. Yiğit’ti. — Sera… dedi yavaşça. Özür dilerim. Sırtımı dönük tuttum. — Geç kaldın Yiğit, dedim kısık ama net bir sesle. Özür için çok geç. Gözümü kapattım bir an. Sonra dönmeden yürüdüm. Merdivenleri çıktım, odaya girdim ve kapıyı arkamdan kapattım. Bu evdeki hava bile beni yoruyordu artık. Nefes alacak bir yer bile kalmamıştı. Kendimi yatağa bıraktım. Tavanı izledim bir süre. Hiçbir şey düşünmek istemiyordum. Ama düşünceler durmuyordu. Kalbim bir boşlukta sallanıyor gibiydi. Tam gözlerimi kapatacaktım ki telefonum titredi. Ekranda Melisa’nın adı parlıyordu. Melisa (grup mesajı): “Kızlaaaar ne dersiniz birkaç haftaya tatile çıkalım mı? Her şey benden, sadece eğleneceğiz! Hiçbir şey düşünmek yok.Sadece nereye gitmek istiyoruz ona karar verelim.” Ekrana uzun uzun baktım. Gülücük emojileri, tatil vaatleri, kaçış planları… Melisa hep hayatı kolayca akıp giden taraftaydı. Benimse adım attığım her yer bataklığa dönüyordu sanki. Ama yine de... içimde ufacık bir kıpırtı oldu. Belki... belki uzaklaşmak iyi gelebilirdi. Telefonu elimde tutup cevap yazmadan önce bir kez daha gözlerimi kapattım. Belki sabaha karar verirdim.Ama tatilden önce önemli işleri çözmem gerekiyordu. Kulaklığımı taktım. Müzik listemin en sakin, en tanıdık melodisini seçtim. “River Flows In You” çalmaya başlayınca derin bir nefes aldım. Sanki içimdeki karmaşaya bir perde çekilmiş gibi… Sanki dünya bir süreliğine sessizliğe bürünmüştü. Başımı geriye yasladım, gözlerimi kapattım. Kendimi hep hayalini kurduğum o hikâyenin içinde buldum. Gerçekten seven… koruyan… gözlerimin içine baktığında içimi gören biri. Bir gün… Bir gün o beni bulacak. Belki de ben artık pes ettiğimde, her şeyden vazgeçtiğimde karşıma çıkacak. Ve işte o zaman… ilk defa gerçekten nefes alacağım.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE