HAPİSHANE GÜNLÜKLERİ 2

1948 Kelimeler
*** HAPİSTE 2. YIL Neslihan ranzasının demirlerine sırtını yaslamış düşünüyordu yine. Ne düşündüğünü kendisi bile bilmiyordu üstelik. Zihni bazı görüntüleri getirip götürüyor bazen geçmişte anlam veremediği olayları tekrar tekrar oynatıyordu. En çokta o Melek denen kadının hâkim önünde yalan söylerken ağladığı anı söküp atamıyordu bir türlü aklından. Neden yalan söylemişti ya da madem yalan söylüyordu niye Neslihan'a bakıp ağlıyordu içli içli? Cevabını hiçbir zaman öğrenemeyecekti. Çünkü burada kuruyup gidiyordu ömrü. Çoktan iki yılı geride bırakmıştı bile bu koğuşta. Hem çıksa bile ne yapacaktı ki? Gidecek kimsesi yoktu artık. Akrabaları bir kez bile gelmemişti görüşmeye. Bir kez bile... Bu yüzden belki de burada kalması daha iyi olurdu, dışarıda kalmaktan iyidir diye düşünüyordu. Zihninin derinliklerinde zehirli ve ölümcül bir düşünce belirdi birdenbire: İntikam. İntikam almak istiyor muydu? Eğer olurda tekrar o kızı görseydi ne yapardı? Hesap sorar mıydı? Ona zarar verir miydi? Yoksa hiçbir şey yapmadan öylece yanından geçip gider miydi? İçindeki alev öyle bir harlandı ki! İmkanı yoktu öylece yanından geçip gitmesinin! O kız yüzünden hayatı mahvolmuştu, ailesini kaybetmişti. Nasıl öylece geçip giderdi?! En azından ona hesap sorabilmeliydi. Kim bilir belki kendisine hâkim olamayıp onu incitirdi. Evet! Evet bunu kesin yapardı. Bu düşüncelerle eli ayağı buz kesmişti Neslihan'ın... Ama imkansızdı işte. Kim bilir ne zaman çıkacaktı bu pislik yerden. Çıksa bile nereden bulacaktı o kızı... Bir anda ranzanın üstünde fark etmeden salladığı bacağında tanıdık ve sıcacık bir el hissetti. "Neslihan, kızım üçtür sesleniyorum neden duymuyorsun? İyi misin?" Elif Ablanın sesiyle önce eline sonra yüzüne baktı. O büyük iz hâlâ yerli yerindeydi. Yüzünün tam ortasında. Hikâyesini öğrendiğinde çok üzülmüştü Neslihan. Kocası yapmıştı o güzel kadının yüzündeki iğrenç bıçak yarasını, onu çok seven kocası... Kıskançlıktan delirmiş adam, Elif Ablayı manavdaki adamla konuşurken görmüş ve eve götürene kadar sokakta darp etmiş, yetmemiş bir de tehdit edeyim derken yanlışlıkla(!) yüzünü boydan boya çizmişti. Elif Abla bununla kurtulacağını sanmıştı ama işler hiçte öyle ilerlememişti. Evden onu o halde bırakıp giden kocası gecenin bir vakti içmiş bir şekilde geri dönmüş ve Elif Ablaya zorla dokunmak istemişti. Elif Abla için işte o an kayışlar kopmuştu. Kendine geldiğinde çoktan kocası kalbine aldığı bıçak darbesi ile geberip gitmişti oracıkta. Elif Ablanın en çok sevindiğini söylediği şey çocuğunun olmamasıydı. O adamla isteyerek evlenmemişti ama kocası ona saplantılı olduğu için onu kaçırmıştı. Elif Abla evliliğinin ilk zamanlarında onu sevdiğini itiraf etmişti. Sebebiyse ona bebek gibi bakması ve o zamanlar gerçekten iyi bir adam olmasıydı. Ama sonra kocası canla başla çalıştığı iş yerinden kovulmuştu bilmedikleri bir nedenden dolayı. Ondan sonra kocası yavaş yavaş değişmeye ve vicdansız biri olmaya başlamıştı. Her gün Elif Abla'yı öperek uyandıran adam artık ona bağırıp hakaretler ederek uyandırmaya başlamıştı. Elif Abla ailesi onu kabul etmeyeceği için ve gidecek yeri olmadığı için onun bu eziyetlerine katlandığını söylüyordu ama Neslihan'a göre hala kocasını, onca eziyetine rağmen seviyordu istemsizce... Ama artık yoktu ne kocası ne de eziyetleri. O öldükten sonra gidip teslim olmuş ve 25 yıl 5 ay hapis cezası almıştı. Günlerce yememiş içmemiş ve dua etmişti Elif Abla. Sonra koğuşa gelen arkadaşlardan aldığı dini kitapları okumuş git gide daha da farklı bir ruh haline bürünmüştü. Hapiste kimse ona karışmadığı için günlerce dil öğrenmek için çabalamış ve yazılar yazmıştı. Gencecik kızlara, olur ya bir gün buradan çıkarlarsa diye, kendilerini korumaları için ders veren bir kadınla tanışmış ve bu geleneği o sürdürmüştü. Şimdi ona efkârlı gözlerle bakan bu kadını tanımış olmanın mutluluğunu ve üzüntüsünü taşıyordu Neslihan. Derin bir nefes alıştan sonra Elif Abla'ya doğru tüm vücudunu çevirmiş ve dikkatle ona bakarken bir anda: "Çok güzelsin Elif Abla!" deyivermişti. Bu cümle iki yıldır burada geçirdikleri zamana rağmen ilk defa çıkmıştı Neslihan'ın ağzından. Git gide Asiye'ye benziyordu. Elif Abla'nın yüzü birden şaşkınlık, ve buruk bir gülüşle renklenmişti. "Sen de öylesin benim güzel kızım!" derken bir yandan da bacağına hafif hafif vuruyordu. "Hadi kalk da yemek ye." "Tamam abla sen otur ben de geliyorum." Elif Ablası başını sallayıp yavaş hareketlerle yerinden kalktı ve yemek masasına doğru ilerledi. Tam sandalyesini çekip oturacağı sırada Ömür onun yerine oturunca herkes şaşkınca onlara bakmaya başladı. Ömür hiçbir şey umurunda olmadan yerine oturup direkt yemeğini yemeye başladığında neredeyse tüm koğuş Elif Ablanın vereceği tepkiyi merak ediyordu. Ve Elif Abla tam da ona yakışır şekilde bir başka sandalyeye oturarak olası bir tartışmayı bertaraf etmişti. Ama Neslihan onun kadar sakin kalamıyordu, Ömür denen kadına karşı, onu elinden gelse bir kaşık suda boğardı ama işte... Ranzasından yavaşça kalkıp siyah terliklerini ayağına geçirdi ve masada tam Ömür'ün karşısına ve Elif ablasının yanına oturdu. Bu bir nevi tarafını belli etme gösterisiydi Neslihan'a göre ve Ömür'ün ona olan bakışlarına bakılırsa mesaj yerine ulaşmıştı. Yavaşça yemekler yenildikten sonra Elif Abla yine Neslihan'ı alıp koğuşun içinde turlamaya başladı, bu aralar bunu çok yapar olmuştu sürekli onu sakinleştirecek şeyleri anlatıyor ve kendisini korumayı fîziken öğrendiği için daha çok zihinsel yıpranmasının önüne nasıl geçeceğini söylüyor ve sürekli olarak dini hikayelerden bahsederek yürüyüşü bitiriyordu. Bu iki sene içinde çok kadın gelmişti bu koğuşa ve Elif Abla hiç yorulmadan ,içlerinde küçücük bir parıltı dahi olsa onu bulup çıkarıyor, onlara da Neslihan'a yaptırdığı işleri yaptırıyordu sırasıyla. Antrenmanları, karşılıklı dövüşleri hatta yapılan yarışları Neslihan yönetiyor ve planlıyordu ve bundan büyük bir zevk alıyordu. Bu onu eğlendiriyordu da. Kendinden yaşça büyük kadınlar, kızlar ona saygıyla bakıyordu. Bunun sebebi hiç şüphesiz oradaki tüm kızları yenmesiydi ama o bunun getirdiği ego ve kibri bir kenara itiyor ve kadınların daha da güçlü olması için sürekli çabalıyordu. Yemekleri ona göre hazırlatıyordu hatta. Ve bir de istemediği halde hayatının bir parçası olan Asiye vardı... İçi gidiyordu ona içi... Asiye de canla başla çalışıyor hem Neslihan'ın hem de Elif Abla'nın sözünden çıkmıyordu. Onun yaşamaya verdiği değer fark etmeden Neslihan'ı da etkilemiş ve o da üstündeki ölü toprağından kurtulup tekrar bir şeyleri düzene oturtmayı başarmıştı. Olan olmuş, biten bitmişti. Kalbindeki keskin bıçakları tek tek çıkarmış ama yaralarını sarmamıştı. Sarmamasının sebebi de belliydi; Unutmamak. *** HAPİSTE 885. GÜN ELİF ABLA'DAN Zaman çabuk geçmişti Elif'e göre... Ne çok yaşamıştı ne çok üzülmüştü bu fani dünyanın fani insanları yüzünden. Ama geçmişti işte, bitmişti her şey onun için... Koğuşun içinde dolandı yaşlı ve yorgun gözleri, önce Neslihan'a baktı, ne kadar da çabuk büyümüştü öyle! Sonra Asiye'ye değdi gözbebekleri, onun narin yüzü gibi narin bir kalbi vardı ve çok üzülüyordu onun için elinde olmadan... Kendi kızları olsa bu kadar sevemezdi diye düşünüyordu bu hikâyeleri farklı iki küçük kıza karşı. Onları bırakmak istemiyordu bu izbe yerde ve kendisi de gitmek istemiyordu aslında buradan. Alışmıştı çünkü, dışarıda kimi kimsesi yoktu ki ne yapacaktı bilmiyordu. Derin bir nefes aldı ve yarını düşünmenin gereksiz olduğunu hatırlattı kendisine. Allah her şeyi en iyi bilendi, bir çıkış yolu gösterirdi elbet. Yüzünün sağ tarafında bir kaşıntı hissedip oraya döndüğünde gördüğü şeyle kaşlarını çattı istemsizce. Ömür, elinde tuttuğu meyve bıçağını elindeki yeşil bezle silerken direkt olarak Elif'in gözlerinin içine bakıyor ve vahşice bir gülüşle onu izliyordu. Elif'in bir anlığına, sadece bir anlığına, içi ürpermişti. Hiçbir şey yapmadan tekrar önüne döndü. Ve Neslihan'ın da Ömür'e kilitlendiğini fark etti. Öyle bir bakıyordu ki, acı kahve gözleriyle Ömür'e bakışları bıçak olsa onu ikiye bölerdi... "Bu kız!" dedi içinden "Bu kıza artık her şeyi anlatmam gerekiyor, geç olmadan." Ama doğru zamanı kestiremiyordu bir türlü. Neslihan ona çok kırılacaktı, biliyordu hatta bilmenin de ötesinde hissediyordu... O yüzden bir gün daha beklemeye karar verdi. Kafasını hafifçe yukarı kaldırdı ve fısıldadı yumuşacık ve keder dolu bir sesle " Lütfen, lütfen Allah'ım, sen Neslihan'ın acısını dindir, imtihanını kolaylaştır ve beni affetsin Allah'ım... Beni affetsin..." *** HAPİSTE 3.YIL Normal bir sabahtı yine... Tıpkı üç sene önce olduğu gibi. Her şey hallolmuştu erken saatlerde ve koğuş ahalisi ikinci çaylarını içiyordu. Neslihan'ın içi rahat değildi, tüm gece uyuyamamıştı. Nedenini bilmiyordu ve bu onu daha da sinirlendiriyordu. Öğle namazını kılmak için çoktan abdestini almış ve ezanın okunması bekliyordu sessizce ama keşke ağzı kadar aklı da sessiz olabilseydi. Elif Abla şu an görüşteydi, bir akrabasının geldiğini söylemiş ve görüş izni için gardiyanla birlikte çıkmıştı üç yıldır her sene gelen bu akrabası hakkında tek bir kelime bile etmemişti. Ama Neslihan'ı rahatsız eden şey bu değil Elif Abla'nın gitmeden önce " Sana bir şey anlatmam gerekiyor bugün. Beni bekle!" demesi olmuştu. Son zamanlarda zaten çok farklı ve tedirgin davranıyordu üstüne bir de böyle konuşması Neslihan için katlanılmaz bir hal almıştı. Ezan sesini duyduğunda rahatlamaya çalıştı biraz ve her şeyi Allah'a emanet etti; aklını, kaderini ve kalbini... Ezan bitince Asiye'yle birlikte namaz kılmaya başladılar. O sırada kapı açılmış ve Elif içeriye girmişti yüzünde hafif bir gülümsemeyle, kızlarının namaz kıldığını görünce onların yanında saf tutmak için tuvalete gidip abdest almak istedi. Tuvalete girip çıktıktan sonra ağzında sürekli tekrar ettiği abdest duasıyla birlikte musluğu açtı ve önce ellerini yıkadı iyice, sonra ağzına ve burnuna üç kere su vurdu, yüzünü yıkamak için başını kaldırdığında ayna da gördüğü yüzle ölüm meleği Azrail'i bugün göreceğini anlamıştı. Gözünü yumdu yavaşça ve arkasını dönerken üzüldüğü tek şey Neslihan'a gerçekleri söyleyememiş olmaktı... *** NESLİHAN'DAN Çoktan öğle namazını kılmış ve Asiye'yle birlikte sohbete dalmıştı. Asiye'yle konuşurken içindeki kötü his bir nebze de olsa dinmişti ya da o, öyle sanıyordu. Uzunca bir süredir Elif Ablası tuvaletteydi ve hâlâ çıkmamıştı, gözü sürekli kapıya gidiyordu ama ne giden vardı ne gelen... Tam tekrar Asiye'yle konuşacağı sırada tuvaletin kapısı açıldı ve içinden Elif Abla yerine Ömür çıkınca Neslihan'ın içi kavrulmuştu çünkü Ömür'ün yüzü terle kaplanmıştı ve üstüne giydiği bluzu... Kıpkırmızı kanla boyanmıştı... Neslihan, hareket edemiyordu sanki! Beyni her şeyi anlamış olmanın ıstırabıyla kavruluyordu da bir türlü kabul etmek istemiyordu gerçeği... Yavaşça destek almaya çalıştı yerden, ayağa kalkmak için yerde debelenince namaz kılmak için giydiği pembe etek ayağına dolanmış ve bir çelme de o takmıştı ayağına... Asiye ona bir şeyler diyor, ne olduğunu anlamaya çalışıyordu ama Neslihan'ın gözü Ömür denen aşağılık kadının kanlı giysisinden ayrılmıyordu ki! Niye kimse görmüyordu onun o aptal gülüşünü! "Lütfen!" dedi acı verici bir sesle "Lütfen ona dokunmadım de! " Diye bağırdı Ömür' e doğru... Ömür onu gördüğü anda hızla inip kalkan göğsü yavaşlamış ve yüzünde hiç de insani olmayan bir sırıtış belirmişti. "Eh. Biraz hızlı oldu ama yine de zevk vericiydi be!" kurduğu cümle Neslihan'ın ölüm fermanıydı sanki! "Niye?! Neden Allah'ın cezası neden?!" Diye bağırdı ayağa kalkarken. Hala inanamıyordu içerde Elif Ablasının olduğuna... "Zevk meselesi canım." Ve ardından gözünü kırpmıştı Neslihan'ın damarına basmak istercesine. Neslihan'ın başı dönüyordu hem de çok dönüyordu. Gözleri dolu dolu olmuştu hemencecik.. Büyümemişti demek, hala dünkü çocuktu, bir aptalın sözüne kanacak kadar çocuktu değil mi? Ayakları taşıyamıyordu onu, onca insan onu izliyor kimse de onun yerine gidip tuvalete bakmıyordu. Duvara yasladı küçücük avuçlarını genç kız ve titrek vücuduyla tuvaletin aralık kapısına ulaştı. Her nefes bin acı, her nefes bin gözyaşı demekti artık onun için ve açtı kapıyı hızla. Çığlığı sadece koğuşu değil tüm hapishaneyi ayağa kaldırmıştı da bir tek Elif Ablasını kanlar içinde yattığı yerden kaldırmaya yetmemişti... Acıyla çöktü o pis kapının pervazına... Boğazı kesilmişti... Kan gölü çoktan kurumaya başlamıştı... Öldüğü ana dek başında beklemişti demek o cani... Arkasında Asiye'nin amansız hıçkırıkları, kadınların fısıltıları varken Neslihan içeriye doğru emekledi ve o kan göledinin içine bıraktı kendisini... Elif Ablanın yüzüne dokunmak istedi yavaşça, ellerinin titremesine mani olmayı başaramıyordu ki! Gözlerinin önü tuzlu gözyaşlarıyla dolmuştu genç kızın, tıpkı... Tıpkı Elif Ablasının her yerinin kendi kanıyla dolması gibi... Onun yumuşak yanakları buz gibiydi artık... Bir umut elini burnuna yaklaştırdı belki nefes alıyordur diye... Bekledi, bekledi, bekledi... Yoktu artık, Elif diye biri yoktu hayatta olan ve sürekli naifçe gülen... Bir haykırış daha koptu dudaklarından, yine ve yine kederle doluydu her yeri... Birini daha kaybetmişti gencecik yaşında. Bu kaçıncıydı! Bu kaçıncı bağırışıydı! Bu acı ne zaman geçecekti yüreğinden?! Görevli gardiyan gelmiş hemen ambulansı aramıştı ama artık çok geçti... Neslihan'ın başın dönüyordu, midesi bulanıyordu, kendi vücudundan soyutlanmıştı sanki gözleri herkesi her şeyi bulanık görüyordu artık, tekrar Elif Abla'nın yüzüne bakmıştı ve sonra sonrasını hatırlamayacak kadar kendinden geçmişti. Neslihan yaşadığı acıyı kaldıramayıp bayılmıştı. Hayatında ilk kez bayılmıştı... Bir acı sardı ruhunu, kimsenin ulaşamayacağını sandığı kalbinin en köşesinden bir ses yükseldi; canhıraş, acı verici, duyanları tiz çığlığında boğan bir ses: "Bu daha başlangıç!"
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE