Gece, son kadehlerin de devrildiği saatte, mekân tamamen boşaldığında kadın bana doğru eğildi.
“Odaya geçecek miyiz, yakışıklı?” diye sordu.
Masadaki çocukların gözleri hemen bana çevrildi.
Sigarayı dudaklarımın arasından alıp küllüğe bastırdım.
“Bu gece değil,” dedim. “Ben bugünlük hakkımı doldurdum. Başka bir gece. Hadi git sen.”
Başımı hafifçe kapıya doğru çevirdim.
Kadın kalkarken sandalyenin bacakları zeminde gıcırdadı. Daha kapıya varmadan bizimkiler kahkahaya boğuldu.
Şahin, gülmekten gözlerinden yaş gelmiş halde,
“Bir orospuya daha düşersen, züğürt Ali senin ananı siker!” diye bağırdı.
Ben sigaramı yaktım, dumanı burnumdan verirken alaycı bir tebessümle mırıldandım:
“Onun ben amına koyim… hayatımın içinden geçti zaten.”
Züğürt Ali… Babam.
Dedem zamanında üç kuruşa çalışırken takmışlar bu lakabı. Fakirlik damgası olmuş adı.
Şimdi Maraş’ın sayılı zenginlerinden. Paranın her zerresi kirli, ama bu ne onun umurunda oldu ne de bizim.
Eve geçtiğimde saatin sesi bile sessizliğe karışmıştı.
Salonda annem, başında örtüsüyle, halının üzerinde diz çökmüş ibadet ediyordu.
Titreyen dudaklarından dualar dökülüyor, gözlerinden birkaç damla yaş süzülüyordu.
“Sen doğru yola getir…” diyordu Rabbine.
Bir an durdum.
“Gelir miyiz bu saatten sonra doğru yola, ana…” diye söylendim. Yeterince yüksek bir tonda ki duysun ama dönmesin.
Döndü sandım. Başını hafifçe çevirdi ama vazgeçti.
Sadece dua etmeye devam etti.
İçimde bir şey, bir anlığına sızladı.
Ama hemen susturdum o sesi.
Çocukluğum boyunca annemin iyi bir insan olmam için verdiği mücadeleyle babamın cebime sıkıştırdığı malları götürüp teslim etmem arasında sıkışıp kaldım.
Babam kazandı.
Ben de onun gibi oldum.
Tek derdim para, pul, eğlence… ve sikimin keyfi.
Başka hiçbir şeyin anlamı kalmamıştı.
Daha on üç yaşındaydım. O yaşta sokak çocukları oyuncakla oynarken, benim oyuncağım babamın yanında gezdiğim pavyonlardı. Silahı belimde taşımayı, esrarı cebimde saklamayı öğrendim. Yakalanırsam “yaşım tutmaz” derdi — ıslah evine düşsem bile çabucak çıkarım, babamın dümeni vardır. Öylece her türlü kirli işe sürdü beni; kumarda kazandığı paraları nasıl temizleyeceğimi, malları kimden alıp kime teslim edeceğimi, kimi nasıl izleyeceğimi, hangi isimlere dikkat etmem gerektiğini bana en ufak ayrıntısına kadar öğretti.
O gece her şey görünürde normaldi. Ama kumar masalarında normal diye bir şey yoktur. Babam bir kavga çıktıktan sonra masadan kalktı — arkasından bir silah sesi, ardından çığlıklar. Ertesi sabah evin içi başka bir rüyanın kalıntısı gibiydi: camların üzerinde tütün külleri, yerde dağılmış pullar ve babamın çizmelerinin ağır izleri.
Beni uykumdan öyle bir kaldırdı ki, gözümü yeni açmış gibiydim. Sesi taş gibiydi: “Ben yaptım diyeceksin. Anama sövdüler; zoruma gitti diyeceksin. Tamam mı lan?”
Annem araya girmeye kalkıştı; babamın elindeki öfke penceresinden bakınca, delirmiş bir tayfun gibiydi. Hızıyla anneme kafa attı. Annemin dudaklarından kırmızı çizgiler süzüldü, dişlerinden birkaç tanesi yere düştü; yüzü kanla, şaşkınlıkla karışık bir ifade aldı.
O an bir şey koptu içimde. Mutfağa koşup ekmek bıçağına sarıldım; soğuk metal avuçlarımı titretti. Bıçağı elime almış, onu nasıl saplayacağımı düşünüyor muydum? Hayır. Aksine bir yığın küçük bir çocuk korkusu geldi. Cesaret de güç de yoktu. Bıçağı tuttum, o kadar. Parmaklarım ağrıyordu. İçimde bir savaş dönüyordu: biri annemi korumak istiyor, diğeri babamın korkusundan titreye titreye susuyordu.
Babam bunu gördü, yüzüne garip bir tatmin yerleşti. “Görüyorsun değil mi?” dedi soğukça. “Sana ne öğrettim? Kim sever seni burada? Bizden başkası mı? Konuşacaksın.”
Konuştum. “Ben yaptım,” dedim, dudaklarım kurumuş. Sözler çenemi yaktı. Annem acıyla ağladı, ama ağzını açmadı; bakışlarıyla beni suçladı, sonra sanki kendi kendine dua etmeye başladı. Babam gözünü bile kırpmadı; her heceyle beni bir daha köreltti.
Sonrası mı? Polisler, tehditler, paralar… Bir gece boyunca çığlıkların, bir daha suskunluk. Mahkeme olmadı; bizim mahallede meseleleri örtmek için para yeterliydi. Babam ödedi ve olay bitti gibi göründü. Ama o gece bende bir şey daha bitmişti: çocukluğumun bir parçası kopmuş, yerine bir kabuk gelmişti. Kabuk, talimatları bekleyen bir makine gibi işliyordu.
O günden sonra bildiğim tek dil itaatti. Babamın emrini yerine getirirken hiçbir zaman şefkat, pişmanlık ya da vicdan öğretilmedi bana. Öğretilen tek şey: hayatta kalmak için karanlıkta durmak — ve karanlıkta hayatta kalmanın bedeli her zaman senin insanlığındı.
O olaydan sonra mahallede adım duyulmaya başladı.
On üç yaşındaki bir çocuk için fazla büyüktü o şöhret, ama mahalle halkı için yeterince korkunçtu. Herkes “Ali’nin oğlu vurmuş” dedi.
Kimse “baban yaptırmış” demedi.
Zaten kimsenin demeye cesareti yoktu.
Bir hafta sonra ilk defa kahveye girdiğimde bütün başlar bana çevrildi.
Bir sessizlik çöktü.
Ben o sessizliği babamdan öğrenmiştim; sessizlik korkudan daha etkili bir silahtı.
Bakkalın çırağı yanımdan geçerken bana “abi” dedi, yaşı benden büyük olmasına rağmen.
Kadınlar, annemle karşılaştıklarında bakışlarını kaçırdı.
Annemin yüzünde hâlâ morluk vardı ama kimse sormadı.
Mahalle artık bizimdi.
O günden sonra ben sadece Fergan değildim.
Ben, “Züğürt Ali’nin oğlu Fergan”dım.
Baba adı bir lanet gibi üstüme yapıştı.
Korkulan bir soyadın çocuğu olmak, seni korur sanarsın.
Oysa yavaş yavaş insanlıktan koparır.
Ne kadar çok korkulursan, o kadar az sevilirsin.
Babam bunu bilirdi.
O yüzden mahallede her selamın ardından bana dönüp, “gördün mü” derdi, “saygı böyle kazanılır.”
Saygı dediği şey, korkunun başka türüydü.
Ben de öğrendim.
Sokakta oynayan çocuklar önümden kaçarken ben gururlandım, utanmadım.
Bir çocuğun burnunu kanattığımda bile içimde bir zevk vardı.
Kimseden dayak yememek, kimseye hesap vermemek…
Bu, babamın bana öğrettiği ilk özgürlüktü.
Mahallede herkesin bir hikayesi vardı; ama kimse bizimkini açık açık anlatmazdı.
Bakkal, sigaramı verip parayı almadan eliyle “tamam, sonra getir” derdi.
Kasap, eti sararken “Ali ağaya selam söyle” demeyi ihmal etmezdi.
Her selam, bir korkunun içinden doğardı.
Ve ben büyüdükçe o korkunun yerini ben aldım.
On sekizime geldiğimde babamın sağ koluydum.
Oğul değil, gölgeydim.
Mahallede biri bizim adımızı andığında gözünü yere indiriyordu.
O gün anladım — artık bizden korkanların arasında büyümüştüm.
Ama ne kadar büyürsen büyü, korku bir mirastır; sonunda seni de içeriden kemirir.
18 yaşıma geldiğimde, Babam, bir akşam beni yanına çağırdı.
Elinde bir tomar para, bir de silah vardı.
“Bugünden sonra, kim benim adıma konuşursa, sen olacaksın. Kime vereceğini, kime sıktıracağını sen bileceksin.” O an anladım.
Ben artık oğul değil, vekildim. Ailenin yeni yüzüydüm.
İlk işim, mahalledeki borçluların hesaplarını kapatmaktı. Bazıları ödeyemedi, bazıları kaçtı.
Birini bulduk; mezarlığın kenarındaki gecekonduda saklanıyordu.
Kapıyı tekmeyle açtım. Titriyordu, benden yaşça büyüktü ama gözlerinde çocuk korkusu vardı.
“Fergan, Ali’yi araya sokma, bana üç gün ver,” dedi.
Silahı belimdeydi ama çekmedim.
Sadece cebindeki parayı aldım, bozukları yere fırlattım.
“Üç gün geçti bile.” dedim.
O an babamın yüzü geldi gözümün önüne — tok sesiyle “merhamet eden ezilir” deyişi.
Ben ezilmedim. Ama o adam ezildi.
O gece babam sessizce yanıma oturdu. Söylemedi ama gözleriyle “aferin” dedi. Sonra bir yudum rakısını alıp, “Artık senden korksunlar, çünkü korkmayan ihanet eder,” dedi.
Ben de korkunun diliyle konuşmaya başladım.
Bir süre sonra mahallede kimsenin “Ali Ağa” dediğini duymadım.
Herkes “Fergan Kara” demeye başladı. Kahvede oturduğumda sessizlik yine düşüyordu. Ama bu kez sessizlik babamın değil, benim sessizliğimdi.
Mekanlar bizimdi artık. Kumar masasında kartlar benim önümde açılır, pavyonda en iyi masa benim olurdu. Kadınlar göz ucuyla bakar, adamlar omzuma dokunmadan geçerdi.
Ben o dünyanın ortasında hem kraldım hem kurban.
Çünkü herkesin saygı duyduğu o adamın içinde hâlâ annesinin duasını duyan, bıçağı saplayamayan bir çocuk vardı.
Ama o çocuğun sesini bastırmayı da babam öğretmişti.
Para, içki, kadın…
Ne kadar çok olursa o kadar az hatırlarsın.
Ben de unuttum.
Unutmak en pahalı lükstü.
Ve ben artık her şeyin parasını ödeyebilecek kadar zengindim.