"BABA!"

1345 Kelimeler
O an Hasret Hanım’ın gözlerinden yaşlar süzüldü. İçinde bir anne olarak en ağır yükü taşıyordu: Kendi doğurduğu evladının ihanetini. Kendine gelmeye çalıştı yaşlı kadın, başını salladı kızına bakarak. Bir yanda oğlu, bir yanda kızı vardı. Artık biliyordu: Sedef de işin içindeydi. Şimdi nasıl alt edebilirdi ki Zümrüt’ü? Demek ki Zümrüt bundan güç almıştı. Çünkü kendi pisliği ortaya çıktığında durmayacak, Sedef’in de işin içinde olduğunu söyleyecekti. Hasret Hanım’ın yüreği daraldı. Onca yılın acısını çekmişti, şimdi nasıl abla kardeşin birbirine düşmesini izleyebilirdi ki? Yapamazdı. Çantası elinde, duvarlardan tutunarak çıktı Sedef’in evinden. Dış kapıda durduğunda kendi kendine fısıldadı: “Ben ne yapmışım…” Oğlunun abla katili olmasına müsaade edemezdi. Ama Zümrüt’ün meydanda at koşturmasına da gönlü razı değildi. İçinden geçirdi: “Bu işi kimse duymadan halletmeliyim.” Yaşlı kadının zihninde bir plan şekillenmeye başlamıştı. Yılların yükü, gözlerinin altındaki çizgilerde daha da belirginleşti. Adımlarını ağır ama kararlı bir şekilde attı. Konağın ihtişamlı yollarından değil, kendi vicdanının dar sokaklarından geçiyordu artık. Arabaya bindiğinde elleri direksiyonda titriyordu. Gözleri yolda değil, geçmişteydi. Bir yanda oğlunun yüzü, bir yanda kızının ihanetle dolu bakışları… Ve hepsinin ortasında Zümrüt’ün pişkin gülümsemesi. “Bu defa bitecek…” dedi kendi kendine. Doğru cezaevinin yolunu tuttu. Çünkü biliyordu ki, gerçekleri ortaya çıkaracak tek yer orasıydı. Zümrüt’ü susturmanın, Halil Ağa’yı adalete teslim etmenin ve ailesini korumanın tek yolu buydu. İçinde fırtınalar kopsa da yüzünde yalnızca sessiz bir kararlılık vardı. Hasret Hanım artık bir anne değil, ailesini korumak için savaşan bir kadındı. Ve bu savaşın ilk adımı, cezaevinin demir kapılarında başlayacaktı. ... Neslişah ve Beşir Bey şoförsüz çıkmışlardı yola. Bu kez baba kız yalnızdılar; arabanın içinde sessizlik değil, güvenin ve merakın tatlı bir havası vardı. Beşir’in aklında çok özel bir yer vardı, kızını oraya götürmek istiyordu. Avanos’un eşsiz sokaklarında kıvrılarak ilerlerken Neslişah gözlerini manzaradan alamıyordu. Dar bir yoldan tepeye doğru tırmandılar; iki yanı kayalıklarla çevriliydi. Ancak yol bittiğinde karşılarına çıkan manzara, genç kızın nefesini kesmişti: uçsuz bucaksız bir üzüm bağı. Beşir, kızının şaşkın bakışlarını görünce gülümsedi: “Annen Alev’i de ilk getirdiğimde senin gibi bakmıştı buralara…” Neslişah’ın gözlerindeki şaşkınlık tebessüme dönüştü. Araba yavaş yavaş bağın kenarını dolanıp ahşap bir evin önünde durdu. Beşir kemerini çözerken, “İşte geldik.” dedi. Neslişah heyecanla arabadan indi. Ellili yaşlarında tonton, güler yüzlü bir adam yanlarına yaklaştı: “Hoş geldiniz Beşir Bey… Hoş geldin kızım.” Neslişah gülümseyerek, “Hoş bulduk.” dedi. Gözleri arkadaki tarihi görünümlü ahşap eve kaydı; içine bir huzur yayıldı. Babası yanına yaklaşarak, “Kahvemizi verandada içmeye ne dersin?” diye sordu. “Olur…” dedi Neslişah. Birlikte Arnavut kaldırımları yürüyüp evin arkasına geçtiler. Neslişah bir kez daha şaşırdı; burası adeta bir çiçek bahçesiydi. Rengârenk çiçekler özenle dikilmiş, budanmış, görsel bir şölen sunuyordu. Bahçeye bakan verandaya çıktılar, ahşap sandalyelere oturdular. Beşir çiçeklere bakarak, “Çok güzeller değil mi?” dedi. Neslişah yumuşak bir sesle, “Güzel ne kelime… Mükemmel.” diye karşılık verdi. Beşir arkasına yaslanıp derin bir nefes aldı: “Annenin fikriydi burayı çiçek bahçesi yapmak.” Neslişah babasının annesini ne kadar çok sevdiğini bir kez daha anlamıştı. Bahçenin özenle bakıldığı belliydi. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı, çiçeklerin kokusunu ciğerlerine doldurdu. O sırada bir çalışan kahveleri getirdi, “Afiyet olsun.” diyerek masaya bıraktı. Baba kız hem sohbet ettiler hem de kahvelerini yudumladılar. Beşir, kızının yüzündeki mutluluğu görüyordu ama aynı zamanda burukluğu da fark etmişti. Kahvesinden son yudumunu alıp fincanı tabağa bıraktı, kızına dönerek, “Güzel kızım benim… Geride bıraktığın yarım ya da aklında kalan bir şey var mı?” diye sordu. Neslişah fincanı masaya bırakıp birkaç saniye düşündü. Aslında cevap belliydi ama babasının ne tepki vereceğini bilmiyordu. Dudaklarından mırıltı gibi bir kelime döküldü: “Baba…” Beşir, kızının her “baba” deyişinde dünyaları ayağına sermek istiyordu. Neslişah derin bir nefes aldı ve devam etti: “Aslında buraya gelmeden önce bir planımız vardı…” Beşir, kızının ne söyleyeceğine dikkat kesilmişti. Neslişah sandalyede biraz daha dikleşerek konuşmaya başladı: “Yani plan demeyelim de baba… Biliyorsun ben bir tiyatro oyuncusuyum, okulunu da bitirdim. Geçen yıldan beri sahnelediğimiz bir oyun vardı veee…” diye duraksadı. Bakışlarını babasının gözlerine çevirdi. “Birkaç hafta sonra biz bu oyunun Avrupa turnesine çıkacaktık. Fakat sonuç… buradayım.” Babası Beşir’in gözlerindeki donukluğu görünce hemen ekledi: “Sakın yanlış anlama baba. Burada olmaktan mutluyum. Hatta iyi ki benim babam senmişsin.” Bu sözleri hiç düşünmeden söylemişti. Ama Beşir’in bakışları bir anda anlam kazanmıştı. Ardından o malum soruyu sordu: “Baba… Eğer senin için de uygunsa o turneye katılmak istiyorum.” Beşir bir süre tepkisiz kaldı. İçinde fırtınalar kopuyordu ama kızının isteğini koşulsuz yerine getirecekti. Sandalyede daha da dikleşerek sordu: “Ne kadar sürüyor bu turne?” Aslında Neslişah’ı sahnedeyken görmek, oyununu izlemek istiyordu. “Altı ay kadar…” dedi Neslişah. Beşir derin bir nefes aldı, dudaklarını birbirine bastırdı. Sonra kararlı bir sesle konuştu: “Ama bir şartla gidebilirsin…” Neslişah merakla babasına baktı, parmaklarını masanın altında dizlerine bastırıyordu. Beşir kollarını göğsünde birleştirip devam etti: “Ben de gelirsem…” Neslişah önce şaşırdı, ardından ellerini çırparak ayağa fırladı. “Tabii ki baba! Tabii ki gelebilirsin!” diyerek babasının yanına koştu ve onu ilk defa bu kadar içten yanaklarından öptü. Beşir, kızının bu sevinci karşısında gözleri dolarak düşündü: Aralarında birbirlerini tanımadan yitip giden yıllar vardı. Ama kalan ömründe hepsini telafi edecekti. “Anlaştığımıza göre… Ne zaman gidiyoruz?” diye sordu. Neslişah hâlâ babasının başındayken, “Hocamı arayıp sormalıyım baba. Provalar ne zaman başlıyor, ona göre yola çıkarız.” dedi. Beşir başını salladı. Neslişah çiçeklerin arasında koşturmaya başladı. Babasının bu kadar çabuk “tamam” diyeceğini tahmin bile etmemişti. Hatta olmaz demesini bekliyordu. Çiçeklerin arasından dönüp babasına baktığında gözleri doldu. Neden olumsuz düşündüğünü biliyordu aslında. Yıllarca gerçek ailesi olmayan kişilerden hiç destek ve onay görmemişti. Onayladıkları şeyler hep karşılıklı çıkar üzerineydi. Arkasını dönüp fark ettirmeden akan gözyaşını sildi. Bir süre daha çiçekleri koklayıp aralarında dolaştı. Arkasından babasının sesi geldi: “Çiçeğim!” Heyecanla dönüp baktığında babası kendisini işaret ediyordu. “Evet, evet… Sen o çiçeklerin arasındaki en güzelisin.” Neslişah öyle içten gülümsedi ki gözleri kısılmıştı. Babasının sesi tekrar yükseldi: “Sana bir sürprizim var, hadi gel.” Neslişah seke seke babasının yanına gitti. Beşir kolunu kızının omzuna atarak, “Gel bakalım…” dedi. Birlikte ahşap evin içine girdiler. Burası aslında bir çiftlik eviydi; içerisi de dışarısı gibi ahşap ağırlıklı döşenmişti. Merdivenlerden çıkıp üst kata yöneldiler. Birkaç odanın önünden geçerken balkon gibi ahşap trabzanlar dikkat çekiyordu. Koridorun sonunda bir odanın önünde durdu Beşir. Kızına baktı, sonra kapıyı açtı. Neslişah gözlerine inanamadı. İçerisi cansız mankenlere giydirilmiş sahne kıyafetleriyle doluydu. Tıpkı dışarıdaki çiçekler gibi rengârenk. Duvarlarda seksenlerden kalma birkaç taş plak ve çerçeveli fotoğraflar asılıydı. Yaklaşıp fotoğraflara odaklandığında, tıpkı kendisine benzeyen bir kadın gördü. O an kulağının dibindeki sesle irkildi: “Fotoğraftaki kişi… Annen.” dedi Beşir. Neslişah odaklandığı için irkilmiş olsa da gülümseyerek diğer fotoğraflara bakmaya devam etti. İçinde tarifsiz bir duygu vardı: hem geçmişin acısı hem de geleceğin umudu. O an anladı ki, bu ev sadece bir hatıra değil; annesinin ruhunun, babasının sevgisinin ve kendi hayallerinin birleştiği bir yerdi. Ve artık hiçbir şey yarım kalmayacaktı. Neslişah bir fotoğrafın önünde durdu. Yaklaştıkça içinde bir huzursuzluk büyüyordu. Fotoğraf annesini sahnede şarkı söylerken gösteriyordu ama yüzünde hiç de mutlu bir ifade yoktu. Daha da tuhaf olan, etrafındaki masalarda oturan insanların bakışlarıydı. Hiçbiri sahneye yönelmemişti; sanki hepsi fotoğraf makinesine korkuyla bakıyordu. Neslişah tam bunun nedenini soracakken, arkasında ahşap kapı hızla kapandı. Bir anda irkildi. Döndüğünde babası Beşir’i gördü. Elinde bir silah vardı. Neslişah korkuyla geri çekilmek istedi ama ayakları birbirine dolandı, yere kapaklandı. Yerde sürüklenerek geri geri giderken gözleri babasının gözlerine kilitlendi. Beşir’in gözleri olabildiğince açılmıştı, nefesi ağırdı. Elindeki silahı kızına doğrultmuş, üzerine doğru geliyordu. “Baba…” dedi Neslişah, çenesi titreyerek. Ama Beşir sanki onu duymuyordu. Neslişah daha yüksek bir sesle tekrar haykırdı: “Baba!” Ama babası tetiği çekmek üzereydi. Neslişah’ın gözlerinden yaşlar boşaldı, yanaklarından süzülen damlalar tişörtüne düşüyordu. Dehşet içinde babasının üzerine eğildiğini gördü. Beşir dişlerini sıkarak silahın namlusunu kızının alnına dayadı. Neslişah korku içinde çığlık attı: “BABA DUR! NE OLUR!” O an odanın içindeki hava ağırlaştı. Çiçeklerin kokusu, fotoğrafların sessizliği, geçmişin hatıraları… Hepsi bir anda yok olmuştu. Geriye sadece baba ile kızın arasındaki ölümcül an kalmıştı. Neslişah’ın gözlerinde korku, Beşir’in gözlerinde ise anlaşılmaz bir karanlık vardı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE