Neslişah namlunun ucunda tir tir titrerken gözyaşları hiç durmadan akıyordu. Çenesi titreyerek son bir kez “Ba-baa…” dedi, babasının gözlerinin içine bakarak. O anda Beşir’in kaşları çatıldı, yüzü gerildi ve birden kendisini geriye savurdu. Yere düştüğü an elindeki silah fırlayıp köşeye doğru kaydı. Bu defa Beşir’in elleri, ayakları titremeye başlamıştı.
Neslişah, babasının bu ani hareketi karşısında şaşkına döndü. Beşir başını ellerinin arasına almış, bir ileri bir geri sallanıyordu. “Hayır… hayır… hayır… O değil! O Neslişah!” diye inliyordu. Neslişah hızla gözyaşlarını sildi, boğuk sesiyle “Baba…” diyerek dizlerinin üzerinde sürünerek babasına yaklaştı. Transa girmiş gibi sallanan, kulaklarını kapatan babasına sarıldı. Hissedebiliyordu: ters giden bir şeyler vardı. Yıllar önce travma sonrası aklını yitiren birinin bir günde düzelmesi imkânsızdı. Az önce yaşadığı korku dolu anı bir kenara bırakıp babasına ne olduğunu anlamaya çalıştı.
Beşir yavaşladı, bakışlarını kızına çevirdi. Nefes nefese, “Be-ben ne… ne yaptım?” dedi. Başında dizlerinin üzerine çökmüş olan kızının ellerinden tuttu. “Kızım… ne olur beni affet… ben…” diye ağlamaya başladı. Neslişah babasının daha fazla zorlanmasına izin vermedi. “Geçti baba… geçti.” diyebildi sadece. Ama biliyordu: bu yaşanan hafife alınacak bir şey değildi. Bir an önce doktora görünmeli, neden böyle davrandığını anlamalıydı.
Babasıyla yeniden sarıldığında gözleri köşeye kayan silaha takıldı. “Kalk baba, gidelim buradan… hadi.” dedi. Beşir kızının ellerinden tutup birlikte ayağa kalktı. Gömleğinin üst düğmesini açtı, başını yukarı kaldırıp derin bir nefes aldı. Neslişah bir an önce gitmek istiyordu. Hızla yürüyüp kapıyı açtı. Beşir odadan koşar adım çıkarken Neslişah’ın gözü yine o köşedeki silaha takıldı. Babasının ayak sesleri uzaklaşırken hemen silahı eline aldı. Sağına soluna baktı. Filmlerde gördüğü gibi şarjörün mandalına bastı ve şarjörü çıkardı. Gördüğü şey karşısında şaşırmıştı: şarjör boştu.
Bir kapıya, bir de elindeki silaha baktı. Şarjörü geri takıp kapının yanında duran çekmeceyi açtı ve içine attı. Kapıyı arkasından çekerek koşar adım aşağı indi. Babası iki elini arabanın kaputuna dayamış, öylece yere bakıyordu. Duraksamadan koştu, babasının cebinden arabanın anahtarını aldı. Koluna girip onu ön koltuğa oturttu. Emniyet kemerini bağladığında babası perişan görünüyordu. Sadece önüne odaklanmış, öylece ileriye bakıyordu.
Neslişah kapıyı kapatıp etrafına baktı. Çalışanlar üzüm bağlarının içinde görünüyordu. Babasının bu halini görmemeleri için sürücü koltuğuna geçti. Ehliyetini alalı çok olmuştu ama fazla pratiği yoktu. Yavaş da olsa buradan gitmeliydi. Motoru çalıştırıp yola koyuldu. Dikiz aynasından çalışanların aracın arkasından baktığını gördü. Dikkatini tekrar önüne topladı, geldiği yolları hatırlamaya çalıştı.
Aklında hâlâ babasının neden öyle davrandığı vardı. O an kendisini tanımıyor gibiydi; sanki nefret ettiği birine bakıyor, öldürmek istiyordu. Bir anlık babasına baktı. Beşir’in gözleri kısılmıştı ama yoldan bir an olsun ayrılmıyordu. Tekrar şarjörün boş olduğu geldi aklına. “Boş bir silahı neden yanında gezdiriyordu ki?” diye düşündü. Sonra o korkunç anı hatırladı. Gözleri doldu, başını salladı.
Bir an önce babasını doktora göstermeliydi. Hem de hiç vakit kaybetmeden. Çünkü bu yaşananlar, sadece bir anlık öfke değil; geçmişin derin yaralarından sızan bir karanlığın işaretiydi. Neslişah direksiyonu sıkıca kavradı. İçinde korku, yanında babası… ve önlerinde belirsiz bir yol.
Neslişah bu ağır sessizlikte direksiyonu sıkıca kavramış, gözlerini yoldan ayırmadan aracı dikkatle sürüyordu. İçinde korku ve endişe vardı ama babasının yanında susmak daha da ağır gelmişti. Derin bir nefes aldı, gözlerini yoldan babasına çevirmeden konuştu:
“Baba… az önce olanları unutmak istiyorum. Ama seninle konuşmadan da içim rahat etmeyecek. Neden öyle davrandın? Neden bana silah doğrulttun?”
Beşir başını öne eğmiş, ellerini dizlerinin üzerinde kenetlemişti. Dudakları titredi, gözleri hâlâ boşluğa bakıyordu. Bir süre sessiz kaldı, sonra boğuk bir sesle konuştu:
“Kızım… ben seni görmedim. O an gözümün önünde tanımadığım biri vardı. O günü… o korkunç anı… tekrar yaşadım. Sanki sen değil, o tanımadığım yüz sahnedeydi. Ve ben… ben anneni yine kurtaramadım.”
Neslişah’ın gözleri doldu. Direksiyonu daha sıkı kavradı, sesi titreyerek cevap verdi:
“Ama ben senin kızınım baba. Ben buradayım. Yaşadığım o korku… senin bana bakışın… beni öldürmek ister gibiydi. O an kendimi hiç tanımadığın biri gibi hissettim.”
Beşir gözlerini kapattı, başını iki yana salladı.
“Biliyorum… biliyorum kızım. İçimde bir ses var, beni geçmişe sürüklüyor. O ses sustuğunda ben senin babanım. Ama susmadığında… işte o zaman korkuyorum. Çünkü sana zarar verebilirim.”
Neslişah gözyaşlarını silmeye çalıştı, ama sesi kararlıydı:
“Hayır baba, sen bana zarar veremezsin. Çünkü ben seni bırakmam. Seni doktora götüreceğim. Ne gerekiyorsa yapacağız. Bu yükü tek başına taşımayacaksın.”
Beşir başını kaldırdı, kızının yüzüne baktı. Gözlerinde hem pişmanlık hem de minnet vardı.
“Canımın içi… sen yokken ben zaten kaybolmuştum. Şimdi… senin yanında olmak bana yeniden nefes veriyor. Ama korkuyorum… ya bir gün yine o az önce yaşadıklarımızı yaşarsak?”
Neslişah direksiyonu çevirirken babasının sözlerini içine işledi.
“O zaman da ben yanında olacağım baba. Seni tutacağım, bırakmayacağım. Çünkü sen benim babamsın. Ve ben seni kaybetmeyeceğim.”
Araba ağır ağır ilerlerken, baba ile kız arasında sessizlik yeniden çöktü. Ama bu kez sessizlik korkudan değil, birbirlerine verdikleri sözün ağırlığındandı. Neslişah biliyordu: Önlerinde zorlu bir yol vardı. Ama artık yalnız değildi. Babasıyla birlikte, geçmişin karanlığına karşı savaşacaktı.
Araba virajlı yollardan ağır ağır ilerlerken Neslişah’ın tek düşüncesi bir an önce eve varmaktı. Direksiyonu sıkıca kavramış, gözlerini yoldan ayırmadan sürüyordu. Yanında oturan Beşir ise hâlâ sessizdi; yine gözleri boşluğa dalmış, ileriye odaklanmıştı.
Yol boyunca birkaç kez derin nefes aldı Neslişah. İçinde korku ve endişe vardı ama aynı zamanda kararlıydı. “Babamı eve götürmeliyim. Orada güvende olacak. Sonra ne gerekiyorsa yaparız.” diye düşündü.
Araba nihayet konağın yoluna girdiğinde Neslişah’ın kalbi biraz olsun rahatladı. Kapının önünde durduğunda hızla inip babasının kapısını açtı. Beşir ağır adımlarla dışarı çıktı, hâlâ dalgın görünüyordu. Neslişah koluna girip onu içeri yönlendirdi.
Konağın kapısı açıldığında içerideki hizmetliler Beşir Bey’in bu haline şaşkınlıkla bakakaldılar. İçlerinden biri yaklaşıp tam bir şey diyecekken, Neslişah sert bir sesle,
“Kimse bir şey sormasın. Babam yorgun. Hemen odasına çıkıyoruz.” dedi.
Merdivenlerden ağır ağır çıktılar. Beşir’in ayakları sanki taş gibiydi, her adımında kızının desteğine ihtiyaç duyuyordu. Neslişah onu odasına kadar götürdü, yatağın kenarına oturttu. Babasının yüzüne baktığında gözlerinde hem pişmanlık hem de yorgunluk vardı.
“Baba… artık güvendesin. Buradasın. Ben yanındayım.” dedi Neslişah, gözleri dolarak.
Beşir başını iki yana salladı, dudaklarından titrek bir fısıltı döküldü:
“Ben ne yaptım böyle?” derken elleriyle yüzünü kapatmıştı.
Neslişah babasının ellerini tuttu, sakin bir sesle konuştu:
“Geçti baba. Şimdi dinleneceksin. Sonra birlikte konuşacağız. Ama önce senin sağlığın…”
Beşir gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı. Neslişah ise odanın kapısını kapatıp babasının yanında kaldı. İçinde hâlâ korku vardı ama aynı zamanda güçlü bir kararlılık da vardı: “Ne olursa olsun, babamı koruyacağım. Onu iyileştireceğim.”
Konağın duvarları sessizdi. Ama baba ile kız arasında yaşanan fırtına, sessizliğin içinde yankılanıyordu. Neslişah biliyordu: sırlar zamanla açılacaktı. Ama şimdi en önemli şey, babasını hayatta tutmak ve güvenli bir şekilde yanında olmaktı.
Babasının ayakkabılarını çıkarıp, yavaşça yatağına uzandırdı ve üzerine pikeyi çekti Neslişah. Yorgun ve bitkin görünen Beşir’in alnına düşen saçlarını geriye itti. “Baba, sen biraz dinlen tamam mı?” dedi ayağa kalkarken. Doğrulduğu an Beşir, kızının elini tuttu.
“Ne olursa olsun… beni bırakma olur mu?” dedi titrek bir sesle.
Neslişah başını salladı, gözlerini yavaşça kapatıp açtı. Babasının kolu yavaşça gevşedi, elini bıraktı. “Korktum…” diye fısıldadı Beşir. “Böyle olacağını biliyordum. Korktum ve dün silahın mermilerini boşalttım. Eğer kendimi kaybedip belime bir silah sıkıştırırsam… suçsuz birine zarar vermekten korktum. O silahı yanıma alırken geçmişe döndüm… sanki annenin katilini bulmuşum da onun yanına gidiyor gibiydim. Ama avluda seni gördüğümde belimdeki silahı unuttum. Seni korkutmak istemezdim. Aklım başımdayken mermileri bilerek boşalttım. Çünkü kendimden geçtiğimde onları kontrol edemeyeceğimden emindim.”
Neslişah bir an duraksadı. Göz bebekleri büyüdü, kalbi hızla çarpmaya başladı. “Baba!” dedi yatağın kenarına yaklaşırken. “Sen… sen kendini kaybedebileceğinin farkındasın. Bu çok iyi!”
Beşir kızının yüzüne baktı, ne demek istediğini anlamamıştı. Neslişah babasının göğsündeki elini tuttu, heyecanla devam etti:
“Ne demek istediğimi şöyle anlatayım… Eğer kendini kaybettiğinde neler yapabileceğini tahmin edebiliyorsan, bence tedavi olup tamamen düzelebilirsin. Kendini kaybettiğinde neler yaptığını hatırlıyorsun. Bir bedende iki insan gibi… O yüzden yarın doktora gidip uzman bir destek almalıyız. Düzeleceksin baba… birlikte düzeleceğiz.”
Beşir kızının sözlerini dinlerken gözleri doldu. Neslişah, yıllar sonra öz babasını bulmuş bırakır mıydı hiç. Gerçeği öğrenmiş, eşinden ve kendinden nasıl zorla ayırdıklarını, ona döndüğünde gözlerinin içine nasıl baktığını görmüştü. O sıcak, güven dolu bakışları bırakamazdı. Hasta diye onu tekrar terk edemezdi. Bu sorunluluğu alıp, babasının elini daha sıkı tuttu.
Beşir yavaşça gözlerini kapatırken, Neslişah uzaklara daldı. Burada hangi doktorun alanında daha uzman olduğunu bilmiyordu. Bir an önce araştırıp yarına randevu almalıydı. Babası derin uykuya dalarken yüzünde masum bir çocuğun ifadesi vardı. Neslişah elini yavaşça babasının ellerinden çekti, örtüyü düzeltti. Ayağa kalkıp babasının yüzüne baktı. Dudaklarını birbirine bastırıp derin bir nefes aldıktan sonra fısıldadı:
“Atlatacağız baba… birlikte üstesinden geleceğiz.”
Kapıya yönelip, tam koluna elini atmıştı ki avludan gelen sesle olduğu yerde dondu kaldı. Ses öyle güçlü, öyle öfke doluydu ki konağın taş duvarları bile titredi:
“BENİM BİR HAYATIM YOK!!! HAYATI OLMAYANIN KAYBEDECEK BİR ŞEYİ DE OLMAZ! KAYBEDECEK BİR ŞEYİN YOKSA KORKUSUZ OLURSUN HASRET HANIM!”