Avludan yükselen bu haykırış, konağın sessizliğini parçalamıştı. Neslişah’ın kalbi hızla çarpmaya başladı. Kapının eşiğinde donmuş, nefesini tutmuştu. Babası yatağında derin uykudaydı, ama dışarıda bir fırtına kopuyordu.
Sözlerin sahibi, kim olduğunu gizlemeyen bir öfkeyle konuşuyordu. Sesin tonunda hem acı hem de meydan okuma vardı. Bu, sıradan bir tehdit değil; yılların biriktirdiği kin ve çaresizliğin haykırışıydı.
Konağın taş duvarları, bu sözlerle birlikte sanki geçmişin sırlarını açığa çıkarıyordu. Neslişah kapının eşiğinde kalakalmıştı. İçinde korku vardı ama aynı zamanda bir merak da kabarıyordu. Çünkü bu ses, sadece bir düşmanın değil, aynı zamanda bir sırrın da habercisiydi.
O an anladı ki, babasının içindeki karanlıkla mücadele etmek yetmeyecekti.
Kapının kolunu yavaşça indirip dışarı çıktığı sırada avludaki sesin sahibini gördü Neslişah. Babaannesi Hasret Hanım ve büyük halası Sedef karşı karşıya durmuşlardı. Avlunun taş zemini, iki kadının arasındaki gerilimi daha da ağırlaştırıyor gibiydi. Neslişah, bulunduğu yüksek noktadan onları kuş bakışı izlerken, kıyıda köşede bu yüzleşmeyi sessizce dinleyen evin çalışanlarını da fark etti. Herkes nefesini tutmuş, iki kadının arasındaki söz düellosunu bekliyordu.
Hasret Hanım’ın yüzü öfke ve hayal kırıklığıyla gerilmişti. Bir anlık sessizlikten sonra kızının kolunu sıkıca kavradı. Dudakları kıpırdadı, ama söyledikleri fısıltı halinde kaldı. Neslişah kelimeleri tam seçemese de, yüzündeki sertlik ve kararlılık her şeyi anlatıyordu. Ardından Hasret Hanım, Sedef’in kolunu daha da sıkıp onu peşinden sürüklemeye başladı.
Sedef’in yüzünde hem şaşkınlık hem de çaresizlik vardı. Gözleri bir an için avlunun köşesinde duran çalışanlara kaydı, sonra hızla Neslişah’ın bulunduğu tarafa doğru yürümeye başladı. Hasret Hanım’ın adımlarındaki kararlılık, kızını sürüklerken çıkardığı ses, avlunun sessizliğini yırtıyordu.
Neslişah, kapının eşiğinde donmuş halde onları izliyordu. Babaannesinin gözlerinde gördüğü öfke, halasının yüzündeki korkuyla birleşince içi ürperdi. Bu sadece bir aile tartışması değildi; geçmişten gelen sırların, yılların biriktirdiği kinlerin açığa çıkış anıydı.
Hasret Hanım, Sedef’i sürükleyerek Neslişah’ın bulunduğu tarafa doğru yaklaştığında, avludaki sessizlik daha da ağırlaştı. Çalışanlar birbirlerine bakıyor, ama kimse müdahale etmeye cesaret edemiyordu. Neslişah’ın kalbi hızla çarpıyordu. İçinde bir ses, “Bu normal bir anne kız tartışması olamaz.” diyordu.
Hasret Hanım’ın fısıltıları artık daha net duyuluyordu:
“İstediğin bu değil miydi? Gel bakalım yüzleşelim Sedef Hanım!”
Neslişah’ın gözleri büyüdü. Babaannesi, halasını merdivenlerden yukarı çekerken, sanki onun da bu yüzleşmenin bir şahidi olmasını istiyordu. Kapının eşiğinde duran genç kız, artık sadece bir izleyici değil, bu hesaplaşmanın bir parçası olmaya zorlanıyordu.
Neslişah olduğu yerde bir adım geri çekildi ve arkasındaki kapıdan tekrar babasının odasına dönmek için hamle yaptı. Fakat babaannesinin öfkeli nefesini ensesinde hissettiğinde eli kapının kolunu indiremeden donup kaldı.
“Bizimle gel Neslişah.” dedi Hasret Hanım, sert ve kararlı bir sesle.
Genç kız yavaşça yüzünü döndü. Aslında bu konuşmaya şahit olmasa daha iyi olurdu; fakat babaannesinin öfkesi karşısında itiraz etmek pek iyi bir fikir değildi sanki. Bakışlarını yere dikerek halası ve babaannesinin peşine düştü.
Bir kapıdan geçip uzunca koridorda yürürken ayakları geri gitmek istiyordu. Ama babaannesi çağırmıştı bir kere, geri dönmek mümkün değildi. Sedef’in çırpınışlarına da müdahale edemiyordu. Tartışmanın konusunu bilmediği için durdurmaktan çekinmişti açıkçası.
Hasret Hanım koridorun sonundaki kapıyı sertçe itti ve kızını içeri doğru savurdu. Yaşlı olsa da hâlâ gücü kuvveti yerindeydi kadının. Savrulup yere düşen Sedef, aşağıdan gözlerini annesinin üzerinde dikerek dişlerini sıktı:
“Benim hiçbir şeyden çekincem yoktu! Avluda da söyleyebilirdin ne söyleyeceksen!”
Neslişah başını kaldırmadan kapının eşiğinde bekliyordu. Hasret Hanım torununa dönerek,
“İçeri geç, kapıyı kapat.” dedi.
Neslişah babaannesinin sözleri üzerine anında içeri adım attı ve ardından kapıyı kapattı.
Hasret Hanım, Sedef’in başında bir ileri bir geri yürüdü. Öfkesi adımlarına yansıyordu. En sonunda kızının dizlerinin önünde durdu, gözleri alev alev yanıyordu.
“Kardeşinin karısının katiliyle birlik olmak ne demek ha?! Bu kadar mı nefret ediyordun bizden!”
Neslişah, babaannesinin bu sözleri üzerine bakışlarını önündeki yaşlı kadının sırtına çevirdi. Kaşları yukarı kalkmıştı; duyduklarını yanlış duymuş olmak istiyordu. Kalbi hızla çarpıyordu. Bu sözler, sadece bir suçlama değil, aynı zamanda aileyi kökünden sarsacak bir sırrın da işaretiydi.
O an odanın içinde sessizlik ağırlaştı. Neslişah’ın nefesi kesilmiş gibiydi. Babaannesinin öfkesi, halasının suçlamaları ve ortaya dökülen bu sır… Hepsi bir anda genç kızın üzerine çökmüştü.
Hasret Hanım! dedi Sedef.
Ama yaşlı kadın bu söz üzerine öfkeyle haykırdı:
“Annenim ben senin annen!!”
Sedef, annesinin sesini daha da bastırarak bağırdı:
“Anneymiş! Sen misin anne ha?!” diyerek bir hışımla ayağa kalktı ve yaşlı kadının karşısına dikildi.
“Eğer anne olsaydın kızını en çaresiz anında tutup başkasına kakalamaya çalışmazdın! Sevmediği biriyle bir ömür geçirmesine göz yummazdın! Varsa yoksa Beşir de Beşir! Ne oldu, başta sen de istemiyordun, ne oldu da şimdi Beşir’in karısını sever oldun?!”
Yaşlı kadının elinin havalanmasıyla Sedef’in yüzünde patlaması bir oldu. Saçları savrularak başı yana düşen Sedef’in gözlerinden yaşlar akıyordu. Karşıda Neslişah nefesini tutmuş, babaannesini durdurmak için hamle yapacakken Hasret Hanım torununa sert bir dur işareti yaptı.
“Sakın acıdığını söyleme bana! Bu var ya bu…” dedi gözlerinden ateş fışkırarak. “Bu benim öz kızım! Senin anneni öldüren hainle iş birliği yapıp onu evimizin içine kadar sokmuş! Asıl hain buymuş!”
Neslişah olduğu yerde dondu kaldı. Halasının yüzüne bile bakamadı. Çünkü az önce duyduğu şey doğruydu: halası o kadınla iş birliği yapmış, annesinin ölümüne ve bununla birlikte doğan tüm sorunlara neden olmuştu. Gözlerini sıkıca kapadı, tüm bunların bir rüyadan ibaret olmasını diledi. Ama gerçeklik soğuk su gibi yüzüne çarpmıştı çoktan.
Sedef durmadı.
“Soktum evet! Soktum, oldu mu?! Ben nasıl yaşarken öldüysem, en sevdiğinin de gözlerinin önünde tükenmesini istedim ANNE!” diye haykırdı.
Hasret Hanım daha da sinirlenmişti.
“Bir evlat annesine nasıl böyle kin besler! Kızım, ben ne yaptıysam senin iyiliğin için yaptım!”
Sedef dişlerini sıkarak karşılık verdi:
“Ne iyiliğinden bahsediyorsun sen?! Ben onu çok sevmiştim anne!!! Beni mahvettin! Onun çocuklarını karnımda taşırken beni tutup günlerce bir odaya hapsettin! Bir de hiç istemediğim biriyle evlendirip çocukları onun nüfusuna almasını sağladın! Neler yaşadım ben o adamın evinde, haberin var mı senin?! Kaç kere istemeden ırzıma geçti benim! Kaç defa ben istemeden sahip oldu bana! Sen benim adımı temizlemedin anne, sen beni bu dünyada mahvettin! Sen beni yaşayan bir ölüye çevirdin, geri dönülmez bir yola soktun! Yapma anne dedim, verme beni ona dedim, gideyim buradan çocuklarımla başka bir şehirde yaşarım dedim ama sen beni dinlemedin! Varsa yoksa adımız, şanımız dedin! O lanet soyadı yüzünden beni, ruhumu, bedenimi, karnımdaki iki çocuğumu sattın sen o adama! Dayanamadım… Beşir’e, en sevdiğine acı çektirmek istedim! O Zümrüt’le nişanı atıp Alev’le evlendiğinde içime ateş düştü! Ben sevdiğim adamla olamadım anne! Onun gözlerimin önünde başka bir kadınla evlenmesine göz yumdum! Sustummm… yıllarca içim yandı! Anlamıyor musun?!”
Tüm bunları gözyaşları ve hıçkırıklar içinde anlatırken dizlerinin üzerine çökmüş, Hasret Hanım’ın ayaklarına kapanmıştı.
Neslişah halasının anlattıklarını bir oyuncunun sahnelediği bir performans gibi seyretti. Bakışları babaannesine döndü. “Yalan söylüyorsun” demesini bekledi. “Abartıyorsun” demesini bekledi. Ya da halasını yalanlayacak başka bir söz… Ama Hasret Hanım ayaklarına başını koyan kızına öylece bakakaldı. Ne bir söz, ne başka bir şey… Bu sessizlik, Sedef’in anlattıklarını doğrular gibiydi.
“Neler duydum ben…” diye düşündü Neslişah. Ama Hasret Hanım derin bir nefes alıp torununa döndü.
“Eğer şimdi Zümrüt’ü ele verecek olursam… Sedef’i de ifşa edip iki kardeşi birbirine düşürecek bu kadın. Baban abla katili olacak!” dedi, Neslişah’ın gözlerine bakarak.
Sedef hâlâ ağlıyordu. Neslişah ise aile sırlarını duymanın etkisiyle kanı çekilmiş gibi babaannesine bakıyordu. Hasret Hanım onu peşinden çağırmasının sebebi buydu: kendi gözleriyle görmesini, babasına Zümrüt’ten bahsetmemesini ve halasının tüm bunları nasıl bir çaresizlikle, nasıl bir psikolojiyle yaptığını anlamasını istemişti belki de.
Bir an için Neslişah tek suçlunun babaannesi olduğunu düşündü. Evlatlarına eşit davranmamış olmasının, aralarında yaşanan kıskançlıkla nelere mal olduğunu duymuştu. Babası gibi halasının da bir uzman yardımına ihtiyacı vardı. Ama Sedef, yaşadıklarından sonra Beşir’e ve annesine duyduğu öfkeyle, Beşir’in karısına böyle bir şey yapması gerekiyor muydu? İşte orası tartışmaya açıktı.
Tüm gün her şey üst üste gelmişti. Neslişah düşünemez olmuştu. Ama babaannesinin dediği gibi, babasının annesini ne kadar çok sevdiğini bugün yaşayarak görmüştü. Bu kayıp aklını bile yitirmesine neden olduysa, karısının ölümünde ablasının da parmağı olduğunu duyduğunda gerçekten katil olabilirdi. O yüzden tüm olanlardan babasının haberi olmaması gerekiyordu.
Ama halasının çektikleri karşısında masum birinin ölümüne neden olmasının cezasını kim verecekti?
Adımları geri geri giderken arkasındaki kapının kolunu yokladı Neslişah. Son bir kez hem halasına hem de babaannesine baktı. Kararlı bir sesle:
“Anlatmak istediğiniz şeyi gayet iyi anladım.” dedi.
Kapıyı açıp çıkacağı sırada ekledi:
“Sizi Allah’a havale ediyorum.”
Diyerek koşar adım uzaklaştı o odadan. Arkasına bakmadan geldiği yoldan geri döndü, merdivenlerden avluya, avludan karşı merdivenleri tırmanıp kendi odasına girdi. Ardından kapıyı kilitledi.
Dizlerinin bağı çözülmüş, sırtını dayadığı kapının önünde çökerek ellerini dizlerine bastırdı. Gözyaşlarını tutamıyordu.
Bu aile daha bilmediği neler saklıyordu… bilmek dahi istemiyordu.
Tek düşündüğü şey, babasının bir an önce akıl sağlığına kavuşmasıydı.
Sedef halasının anlattıkları gözlerinin önünden geçerken Neslişah hâlâ aklına sığdıramıyordu. Annesine kin beslemiş, yaşadıklarından onu suçlamıştı kadın. Ama doğruydu… çünkü babaannesinin yüzündeki o kabulleniş ve sessizlik, anlatılanların gerçek olduğunun bir kanıtıydı.
Peki ama babaannesi neden evlatlarının birini diğerlerinden daha fazla sevmişti ki? Hem de bunu hissettirerek. İşte bunu anlamıyordu. Bir anne evlatları arasında seçim yapamazdı, yapmamalıydı. Halası hamileyken sevmediği bir adama mı verilmişti zorla? Peki ama hamile olduğundan sevdiği adamın haberi yok muydu? Eğer olsaydı, onu buradan çekip alırdı herhalde. “Çocuklarımla” demişti… Oğulları ikiz miydiler? Ama birbirlerine hiç benzemiyorlardı. Neslişah’a birini anımsatıyorlardı. Birden Sedef’in oğullarının silüetleri gözlerinin önüne geldi fakat dikkat etmediği için çözemedi. Belki de ayrı yumurta ikizleriydiler.
Neslişah yavaşça ayağa kalktı, gözyaşlarını sildi ve yatağına doğru yürüdü. “Düşünme Neslişah…” dedi kendi kendine. “Babana bir şey söyleyemezsin. Çünkü ne yapacağı belli olmaz.” Babasının katil olmasından korkuyordu Neslişah ve susarak onu koruyacaktı. Gerçek suçluları da işte tam bu yüzden ele veremiyordu. Başka bir yolu olmalıydı… ama nasıl?
Sırtını yatağının başlığına dayayıp bakışlarını tavana çevirdi. “Önce babanı iyileştir Neslişah. Onca yıldan sonra gerçekleri şimdi öğrenirse bu ona ağır gelebilir. Şimdi sus ve zamana bırak. Babaannen haklı.”
Gözlerini yavaşça kapatırken içinde bitmek bilmeyen bir konuşma vardı. Fısıltıyla kendi kendine söylendi:
“Zamanı geldiğinde her şeyi kendiniz anlatacaksınız…”
Aklına babasını yarın hastaneye götüreceği geldi. Elini telefona uzattı, ekranı açtı. Çevredeki doktorları araştırmaya koyuldu. Her bir isim, her bir uzmanlık alanı gözlerinin önünden geçerken, şunu çok iyi biliyordu: babasının kurtuluşu, bu sırrın yükünü taşımaya devam edebilmesi için tek çareydi.
Odasının sessizliğinde bir karar vermişti Neslişah; “Önce babasını iyileştirecek, sonra zamanı geldiğinde bütün sırları ortaya çıkaracaktı.