Ertesi gün konağın buz gibi sessizliğinde kahvaltı yapılırken Neslişah başını bile kaldırmamıştı tabağından. Ne Beşir Bey tek kelime etmişti, ne de Hasret Hanım. Sanki herkesin her şeyden haberi vardı fakat kimse tek kelime etmiyordu, bilerek.
Ancak Hasret Hanım’ın konuşmamasının sebebi yalnızca dün Neslişah’ın şahit oldukları değildi. Bir de ondan öncesi vardı. Dün sabah Sedef’in evinden çıktıktan sonra doğru cezaevine gitmişti; Halil Ağa’nın adamıyla konuşmak için. Ama ne yazık ki bu defa araya kimi sokarsa soksun adamla görüşememişti. Cezaevinin müdürü bile “Zorla sizinle konuşmasını sağlayamam.” diyerek kestirip atmıştı. Hasret Hanım biliyordu, bu işte bir iş vardı.
Ne yapacağını bilemeden çıkarken o sürgülü demir kapıdan, karşısına İbrahim Bey çıkmıştı. Sessizce birbirlerinin yanından geçtiler. Ama birkaç adım sonra Hasret Hanım durdu, arkasından seslendi:
“İbrahim!”
İbrahim Bey bu sesle yerinde durdu, yaşlı kadına döndü. Hasret Hanım ona doğru adımladı. Ayakları İbrahim Bey’in önünde durduğunda ifadesiz bir yüzle sordu:
“Onun için geldin, değil mi?”
İbrahim Bey susarak doğrulamıştı Hasret Hanım’ın sorusunu.
“Peki ama neden?” dedi Hasret Hanım. “Senin eşin öldürülüp çocuğun da kaçırılsaydı ne yapardın?” dedi sakin bir sesle. Çünkü artık kadının başı çekişme kaldıramayacak kadar ağrıyordu.
İbrahim Bey Hasret Hanım’ın gözlerine baktı. Bir süre sustu. Ardından derin bir nefes alarak konuştu:
“Benim eşim öldürülse, çocuğum elimden alınsa… dünyayı karşıma alırdım. Ne pahasına olursa olsun savaşırdım. Çünkü insan sevdiğini kaybettiğinde, geriye sadece onu koruyamamış olmanın acısı kalır. Ben o acıyı taşımak istemezdim. O yüzden, gerekirse kendi canımı verirdim ama sevdiklerimi korurdum.”
...
Bir kez sevdiğini kaybetmişti zaten İbrahim. Hem de bir gecede kayıp gitmişti ellerinden. Zorla evlendirildiğini düşünmüştü; sevdiği kadının kocasının karşısına çıkmayı, gururunu ayaklar altına almayı bile kabul etmişti. Ama o kıyamadığı kadının evlendiği adama teslim olduğunu, o adamın çocuklarını doğuracağını duyduğu an geri çekilmişti.
“Demek ki hiç sevilmemişim…” diye düşünmüştü o zamanlar. Kalbini susturmasını bilmiş, çok geçmeden de bir başkasıyla — yani Karahan’ın annesiyle — evlenmişti.
Şimdiyse eşinin o günden beri ona karşı gösterdiği saygı, sevgisi ve anlayışı karşısında çok değer vermişti ona. Onunla kurduğu hayat, geçmişin acılarını bir nebze olsun unutturmuştu. Ama artık kocaman bir oğlu vardı ve geçmişi hatırlamak dahi istemiyordu.
İbrahim için geçmiş, kapanması gereken bir defterdi. Çünkü bir kez kaybettiği sevdayı yeniden düşünmek, bugünkü ailesine ihanet gibi geliyordu. O yüzden susuyor, hatırlamıyor, hatırlamak istemiyordu. Kalbinde taşıdığı tek gerçek, bugünkü ailesi ve onların mutluluğuydu.
...
Hasret Hanım bu sözleri duyunca gözlerini yere indirdi. İçinde yılların yükü, sırların ağırlığı vardı. İbrahim Bey’in sözleri, kendi yaşadığı kayıpları ve verdiği kararları bir kez daha hatırlatmıştı.
Sedef her ne kadar “Beni sevmedin anne, varsa yoksa Beşir!” dese de aslında olan öyle değildi. Neslişah’ın da Hozankaya’ların ihanetinden haberi olduğu için, Hasret Hanım bir şekilde Sedef’i korumalıydı. Ama nasıl? İşte çareyi bunda bulmuştu.
Sedef’i arayıp birkaç ağır laf ettikten sonra doğru konağa sürdü. Çünkü kızının oraya geleceğini biliyordu. Konağın avlusuna girdiği an, dışarıdaki fren sesiyle kapıya dönmesi bir oldu. Gelenin Sedef olduğunu anlamıştı. Ve Neslişah tüm olanlara şahit olacaktı.
Sedef, yaşadıkları karşısında her zamanki gibi annesini suçlayacak, Neslişah da tüm bunları duyduğunda babasına tek bir kelime etmeyecekti. Asıl planı buydu yaşlı kadının… ve istediği gibi de olmuştu. Çünkü şahit tutacağı adama bir daha ulaşamayacağını biliyordu. Zümrüt’ü ifşa ettiğinde ise Sedef’in hedef olacağını da.
Şimdi bu ailenin adını korumanın, çocuklarını birbirine düşman etmemenin umuduyla torununun gözleri önüne sermişti tüm sırlarını. Eğer bu ailede kalmak istiyorsa Neslişah da susacaktı, bunu da biliyordu.
Dışarıdakileri yönetemiyorsa, en çok gücü yetenleri yönetecekti bundan sonra: ailesini.
Hasret Hanım’ın planı buydu. Neslişah’ın gözleri önünde yaşanan bu yüzleşme, aslında bir ders niteliğindeydi. Torununa göstermek istediği şey, sırların ağırlığı ve susmanın bazen korumak anlamına geldiğiydi. Neslişah’ın kalbi bu yükle sıkışsa da, babaannesinin kararlı bakışları ona tek bir mesaj veriyordu: “Bu aileyi ayakta tutmak istiyorsan, susmayı öğrenmelisin.”
Ve böylece, geçmişin sırları bir kez daha açığa çıkmış, ama aynı anda yeniden örtülmüştü. Neslişah artık biliyordu: bundan sonra en büyük sınavı, susarak korumak olacaktı.
İşte bu yüzden, kahvaltı masasında sessizlik vardı. Çünkü herkesin içinde bir sır, bir yük, bir korku vardı. Ve bu sessizlik, aslında fırtınadan önceki dinginlikti.
Neslişah kolundaki saate baktıktan sonra son lokmasını yuttu ve babasına dönerek,
“Baba…” dedi.
Beşir Bey çatalını tabağın kenarına bırakarak kızının gözlerine baktı. Aralarında sessiz bir anlaşma gibiydi bu bakışma. Çünkü hâlâ dünkü baba-kız arasında yaşanan olaydan Hasret Hanım’ın haberi yoktu. Doktor randevuları saat on otuzdaydı ve saat dokuz buçuğu geçmişti. Beşir Bey, kızının bir doktor ayarladığından haberdardı.
Hasret Hanım ise baba-kız arasındaki bu sessiz anlaşmayı fark etmiş olacak ki, gözlerini tabağından kaldırmadan,
“Hayırdır inşallah…” dedi.
Neslişah sessiz kaldı. Beşir Bey annesine dönerek,
“Neslişah’la bir işimiz var anne. Müsaadenle.” dedi. Yaşlı kadının başka bir şey sormasına fırsat vermeden, “Hadi Neslişah.” diye ekledi.
Baba-kız masadan kalkarken Neslişah sandalyesinin kenarına astığı çantasını alıp koluna geçirdi. Birlikte avluda yürüyüp kapıdan çıkarlarken Hasret Hanım arkalarından bakakalmıştı.
Arabanın kapısını açan Beşir Bey, şoförden anahtarı alıp direksiyona kendisi oturdu. Ardından Neslişah da yan koltuğa geçti. Birlikte konağın sokağından uzaklaştılar.
Neslişah cebinden çıkardığı telefonla konuma baktı:
“Özel Avanos Polikliniği’nin yanındaymış baba. Doktorun ismi Adile Kazmaz. Uzman psikiyatri.” dedi.
Telefonu çantasına atıp bir süre sessiz kaldı. Beşir Bey dikkatle aracı Neslişah’ın söylediği konuma doğru sürüyordu. Sessizliği bozan Neslişah oldu:
“Babaanneme söylemeyecek miyiz?”
Beşir Bey gözlerini yoldan ayırmadan,
“Onun haberi olursa ortalığı ayağa kaldırır. Şimdilik sessiz kalalım.” dedi ve sinyal verip sağa döndü.
On beş dakika sonra Neslişah’ın bahsettiği yere gelmişlerdi. Yolun sağından yavaş yavaş ilerlerken Neslişah’ın gözü tabelalardaydı: avukatlık ofisleri, muhasebeciler, mimarlar derken,
“İşte…” dedi. “Uzman Dr. Adile Kazmaz.”
Beşir Bey eğilip sağdaki ahşap, iki katlı binaya baktı. Aracı kliniğin önüne park edip birlikte indiler. Sürgülü kapıdan içeri girdiklerinde doktorun sekreteri gülümseyerek karşıladı:
“Hoş geldiniz efendim. Beşir Poyraz değil mi?”
Neslişah saatine baktı; tam vaktinde gelmişlerdi.
“Evet, babam.” dedi sekretere, Beşir Bey’i işaret ederek.
Sekreter başını salladı:
“Buyurun efendim, Adile Hanım da sizi bekliyordu.” diyerek üst kata çıkan merdivenleri işaret etti.
Baba-kız ağır adımlarla merdivenlere yönelirken, içlerinde hem umut hem de belirsizlik vardı. Neslişah için bu adım, babasını kurtarmak adına atılmış en önemli adımdı. Beşir Bey içinse, yıllardır sakladığı karanlıkla yüzleşmenin başlangıcıydı.
Doktorun kapısını çalıp içeri girdiklerinde, ellili yaşlarda, kır saçlı, hafif toplu ve güler yüzlü bir kadın ayağa kalktı. Sol eliyle gözlüklerini çıkardı, sağ elini uzatarak:
“Hoş geldiniz, ben uzman doktor Adile Kazmaz.” dedi.
Önce Neslişah tokalaştı, ardından Beşir Bey de elini uzatıp kendini tanıttı. Doktor, masasının önündeki koltukları işaret ederek:
“Buyurun, oturun lütfen.” dedi.
Baba-kız karşılıklı oturdular. Adile Hanım kısa bir süre onları süzdü, ardından sakin bir ses tonuyla konuşmaya başladı:
“İlk görüşmemizde sizi tanımak istiyorum. Burada kendinizi rahat hissetmeniz çok önemli. Bana yaşadığınız sıkıntıları, sizi buraya getiren nedenleri anlatabilirsiniz. Önce sizden dinlemek isterim Beşir Bey.”
Beşir Bey derin bir nefes aldı, ellerini dizlerinin üzerinde kenetledi. Gözlerini kısa bir süre yere indirdi, sonra doktorun gözlerine bakarak konuştu:
“Bazen kendimi kaybediyorum. O anlarda sanki ben değilim… başka biri var içimde. Geçmişte yaşadığım bazı olaylar gözümün önüne geliyor. Özellikle eşimin ölümü… O anları tekrar yaşıyorum. Kendime hâkim olamıyorum. Kızımı bile tanımadığım anlar oluyor. Ona zarar vermekten korkuyorum. Çünkü kendimden geçtiğimde ne yapacağımı bilmiyorum.”
Neslişah babasının sözlerini, doktorun bakışlarına karşılık vererek onayladı.
Adile hanım baba kızın arasında bir şeylerin geçtiğine emin olmuştu. Ve Beşir Bey'inde aslında onun için burada olduğunu konuşmasından ve göz temasından fark etmişti.
Adile Hanım başını salladı, notlarını aldı. Sonra yumuşak bir sesle konuştu:
“Beşir Bey, anlattıklarınız travma sonrası yaşanan bir durum olabilir. Geçmişte yaşadığınız kayıplar ve acılar, zihninizde hâlâ canlı. Bu da zaman zaman kontrolünüzü kaybetmenize yol açıyor. İlk adımı atmış olmanız çok önemli. Buraya gelerek aslında en zor kısmı başardınız. Bundan sonra birlikte çalışacağız. Düzenli görüşmeler yapacağız, bazı testler uygulayacağım. Gerekirse ilaç tedavisiyle destek olacağız. Ama en önemlisi, bu süreci birlikte yürütmeniz. Neslişah’ın desteği de çok kıymetli.”
Beşir Bey başını salladı, gözleri dolmuştu. Neslişah babasının elini tuttu, doktorun söylediklerini onaylarcasına:
“Ben buradayım. Babamı asla yalnız bırakmayacağım. Ne gerekiyorsa birlikte yapacağız.”
Adile Hanım gülümseyerek ikisine baktı:
“O halde başlayalım. Bu yol uzun olabilir ama birlikte yürürsek, sonunda ışığı göreceğiz.”
O anda odada bir sessizlik oldu. Baba-kız birbirlerine baktılar. Neslişah’ın gözlerinde umut, Beşir Bey’in gözlerinde ise yıllardır taşınan yükün hafifleme isteği vardı. İlk görüşme böylece başlamıştı; artık geçmişin karanlığıyla yüzleşme zamanıydı.
Neslişah, babası ve doktorun odada bizzat görüşmelerine müsaade edip kapının önündeki koridorda beklemeye başlamıştı. “Belki benim yanımda anlatamayacağı şeyler vardır.” diye düşünmüş, doktorun da tavsiyesiyle onları yalnız bırakmıştı.
Bir süre sonra kapı açıldı, içeriden Beşir Bey çıktı. Yüzünde bir rahatlama vardı ama hâlâ endişenin gölgesi seziliyordu. Doktoruna teşekkür edip kapıyı çekti. Neslişah hemen babasına yaklaşıp ona sarıldı. “Nasıl geçti?” diye sordu. Beşir Bey dudaklarını birbirine bastırıp sadece başıyla onayladı, “İyi…” der gibi.
Baba-kız birlikte yürüyüp klinikten çıktılar. Araçlarına binip yola koyulduklarında Neslişah’ın içinde yarınlara dair bir umut yeşermişti. Tüm sorunlarla baş edebileceğine olan inancı daha da büyümüştü. Bu ailede yalnızca babası değil, babaannesi ve halası Sedef’in de tedaviye ihtiyacı vardı. Ama öncelik, babasını ruh sağlığına kavuşturmaktı.
Yol boyunca kurduğu hayaller zihnini dolduruyordu. Babasını bırakıp gidemeyeceğini artık çok iyi biliyordu. Dün sabah sahnelere geri döneceğine karşı bir umudu vardı; ama bugün sabah tam tersiydi. Artık tek düşüncesi babasıydı.
Beşir Bey, kızının dalgın halini fark etti. Sessizliği yumuşak bir sesle bozdu:
“Güzelim?”
Neslişah dalgın bakışlarını babasına çevirdi hemen. Beşir Bey bir an kızına baktı, sonra gözlerini tekrar yola çevirdi.
“Neyin var çiçeğim? Neden bu kadar daldın?” diye sordu.
Neslişah, babasının kendi durumundan dolayı böyle sessiz kaldığını düşünmesini istemedi. Önce tereddüt etti, sonra:
“Yoo, yok bir şey baba. Sanki biraz halsizlik var üzerimde.” dedi.
Beşir Bey sağ elini uzatıp kızının alnına dokundu. Ateşi yoktu.
“Eve gidelim, dinlen istersen biraz.” dedi.
Neslişah başını salladı, tekrar camdan dışarıya bakmaya başladı. Biliyordu, babasına “gitmek istiyorum” dese, ısrar etse yine giderdi o turneye. Ama asıl mesele, yeni bulduğu babasını bu şekilde bırakıp gitmeye vicdanının razı gelmemesiydi.
Konağın sokağına girip aracı kapıya park ettikten sonra indiler, avluya yürüdüler. Beşir Bey kızını kendisine çekip sıkı sıkı sarıldı. Tam o sırada merdivenlerden çığlık kıyamet, bitmeyen neşesiyle pembe saçlı kız koşarak iniyordu:
“Dayııııııııııııııımmm veeee biricik kız kuzenim Nesli!!!!” diye bağırdı.
Koşarak gelip sarıldı. Neslişah ne kadar dolu olsada bu kızı gördüğünde farklı bir enerji hissediyordu. Tamamen pozitifti.
“Annemden izni kopardım, bugün buradayım valla. Ee siz nereden böyle?” dedi İnci.
Beşir Bey yeğeninin saçlarından öpüp gülümsedi:
“Biricik kızımla işimiz vardı, onları hallettik.” dedi.
Neslişah İnci’ye bakarken gülümsüyordu. İnci hemen Neslişah’ın koluna girerek:
“Ee kuzi, bana odanı göstermeyecek misin?” dedi.
Beşir Bey kaşlarını kaldırarak yeğenine baktı:
“Ee zaten sen döşemedin mi o odayı?”
İnci dayısını dürtüp kaşlarını oynattı. Belli ki Neslişah’la yakınlaşmak, bir bağ kurmak için söylemişti bunu. Beşir Bey yeğeninin bu hareketinden ne demek istediğini anlamıştı.
“Siz kız kıza takılın madem. Ben size atıştırmalık bir şeyler hazırlatayım.” diyerek mutfağa doğru yürüdü.
Avlunun sessizliği, bir anda İnci’nin neşesiyle dolmuştu. Neslişah’ın içindeki karanlık düşünceler, kuzeninin pozitif enerjisiyle biraz olsun hafiflemişti.
Kol kola İnci’yle birlikte merdivenlerden çıkıp odasına girdiler. Neslişah kolundaki çantasını masanın üzerine bıraktıktan sonra ayakkabılarını çıkarıp terliklerini giydi ve İnci’ye de bir çift terlik uzattı. İnci terlikleri ayağına geçirdiği an seke seke odanın içinde dönmeye başladı.
“Ayyy vallahi çok güzel, çoook!” dedi neşeyle.
Neslişah aslında biliyordu, İnci’nin bu odayı döşemede parmağı olduğunu. Ama onun kendisine yakınlaşma çabası hoşuna gitmişti açıkçası. İnci elleriyle ağzını kapatıp “Hiii!” diye ses çıkardı, odanın en iddialı parçasına bakarak parmaklarının ucunda koştu ve josefin koltuğa oturdu. Neslişah gülümsemesini gizleyemedi. Bu kız kendinden daha iyi bir oyuncuydu.
“Kahve?” dedi Neslişah.
İnci sırtını koltuğa yaslarken, “Olurrr… vanilya şuruplu lütfen!” diye karşılık verdi.
Neslişah kahve köşesine yaklaştı, makineyi çalıştırdı, fincanları önüne koydu fakat şurupları bulamıyordu. “Allah Allah, nerede bunlar?” deyince İnci dayanamadı:
“İkinci çekmece!” diye seslendi.
Neslişah yavaşça İnci’ye döndü ve kahkahayı bastı:
“Sahneler senin gibi biriyle tanışmadığına pişman olacak.” dedi.
İnci de Neslişah’ın her şeyi bildiğine emin olmuştu ve aynı şekilde karşılık vererek gülmeye başladı.
“Sahi… sahne sanatları okumuştun değil mi Neslişah? Hiç sahne aldın mı?” diye sordu.
Neslişah kahve makinesine dönerken dudaklarını birbirine bastırdı. Vanilya şurubunu kahveye eklerken cevapladı:
“Evet… geçen yıl çok iyi bir oyun sergiledik. Hatta birkaç hafta sonra oyunun Avrupa turnesine çıkacaktık.”
İnci birden ayağa kalktı:
“Eee bu çok güzelmiş! Annemden izin koparırsam ben de seninle gelebilir miyimmm?” dedi sesini çocuklaştırarak.
Neslişah buruk bir gülümsemeyle eline aldığı fincanı İnci’ye uzattı:
“Maalesef gidemeyeceğim.” dedi, gözleri camdan dışarı uzaklara dalarken.
İnci kaşlarını kaldırdı:
“Nedenmiş o? Anneannem mi bir şey dedi yoksa?” diye sordu.
Neslişah başını salladı.
“Dayım mı izin vermedi?” dedi İnci.
Neslişah boş olan elini sallayarak, “Hayır, hayır…” diye yanıt verdi.
İnci şaşkınlıkla:
“E o zaman neden gidemiyorsun, anlamadım?” dedi.
Neslişah kahvesinden bir yudum alıp Beril’e döndü:
“Babamı, ailemi, yuvamı daha yeni bulmuşken hiçbir yere gidemem. Belki başka bir zaman…” dedi. Sesinde çatlaklar vardı.
İnci’yle birlikte aynı anda aynı yöne bakarak kahvelerini yudumladılar. O an odaya bir sessizlik hâkim oldu. Fakat bilmedikleri bir şey vardı: kapı açık kalmıştı ve tüm konuşulanlara şahit olan biri daha vardı…