Tokadın sesi odanın duvarlarında yankılanırken zaman bir anlığına dondu. Karahan’ın yüzünde şaşkınlık vardı; gözleri büyümüş, nefesi kesilmişti. O tokat, tenine değen bir darbeden çok, kalbine saplanan bir hançer gibiydi. Neslişah’ın gözlerinde ise öfke parlıyordu, ama içinin derinliklerinde bir anlık tereddüt, bir anlık “ben ne yaptım” hissi dolaşıyordu. Yine de bunu belli etmedi. Başını dik tuttu, bakışlarını sertleştirdi.
Karahan, tokadın bıraktığı yanmayı yüzünde hissederken, içinde bir başka ateş kabardı. Bir anda öfke ile pişmanlık birbirine karıştı. Dizlerini kendine çekmiş öylece duran Neslişah’ın bacaklarına uzandı. Sert bir hareketle onu kavradı, bacaklarından tutup kendine doğru çekti. Neslişah direnmedi çünkü Karahan’ın bedeni devasa bir duvar gibiydi; onun gücü karşısında direnmek boşunaydı.
Yatak gıcırdadı, odanın sessizliği bozuldu. Karahan, gözlerinden alevler fışkırıyormuş gibi bakıyordu. O bakış, öfkenin değil, içindeki karmaşanın, pişmanlığın ve tutkunun ateşiydi. Neslişah’ın üzerine eğildiğinde, nefesleri birbirine karıştı. Neslişah, içindeki “ne yaptım” hissini bastırmaya çalışıyordu. Ama Karahan’ın yakınlığı, onun kalbine bir kez daha zannettiği korkuyu ve öfkeyi salıyordu.
Karahan’ın sesi kısık ve tehditkar çıktı:
“Sert seviyorsan, daha uygun bir dille söyleye bilirdin. İstersen medeniyeti öğretebilirim.”
Neslişah kaşlarını çatıp, üzerine eğilen adamın gözlerine baktı.. Karahan’ın yüzü, tokadın izini taşıyordu. Ama o iz, bir yara değil, bir hatırlatmaydı: aralarındaki bağın ne kadar kırık, ne kadar kanlı olduğunu hatırlatan bir iz.
Yatakta birbirlerine bu kadar yakınken, odanın havası ağırlaşmıştı. Neslişah’ın sessizliği, Karahan’ın pişmanlığını daha da büyüttü. Tokadın ardından gelen bu an, ikisinin de kalbine kazınacak, unutamayacakları bir andı...
Tokadın yankısı çoktan odanın duvarlarından silinmişti, ama ikisinin kalbinde hâlâ çınlıyordu. Neslişah sessizliğe sığınmıştı. Hırçınlığının ardından gelen bu suskunluk, Karahan’ın gözlerinde bambaşka bir anlam kazandı. Onu izlerken, içinin derinliklerine yayılan tuhaf bir sıcaklık hissetti. Öfkenin yerini alan bir çekim, pişmanlığın arasına karışan bir yakınlık…
Karahan, Neslişah’ın sessizliğinde gizlenen fırtınayı görebiliyordu ama bu sessizlikte başka bir şey vardı: saklanan bir duygu, bastırılan bir titreyiş. Neslişah belli etmek istemiyordu. Dudaklarını sıktı, bakışlarını kaçırdı. Ama Karahan her dokunduğunda, her parmak ucu tenine değdiğinde, ikisinin arasında görünmez bir kıvılcım dolaşıyordu.
Karahan’ın kalbi hızlandı. Bu yakınlık, pişmanlığını daha da ağırlaştırıyordu. Çünkü biliyordu: aralarında hâlâ kapanmamış bir şey vardı. Ama aynı zamanda, bu sessizlikte doğan çekim, onu geri adım atmaktan alıkoyuyordu. Neslişah’ın nefesi titrediğinde, Karahan’ın içine yayılan o tuhaf his daha da büyüdü.
Yatakta birbirlerine bu kadar yakınken, odanın havası ağırlaştı. Karahan gözlerini Neslişah’ın yüzüne dikti; o gözlerde hem kırılganlık hem de saklanan bir his vardı. Neslişah belli etmemek için sessiz kaldı, ama kalbi çarpıyordu. Karahan’ın her dokunuşu, onun içine yayılan bir titreşim gibi yankılandı.
O an, ikisi de farkında olmadan birbirlerine farklı bakmaya başlamışlardı. Öfkenin, kırgınlığın ve pişmanlığın gölgesinde bile, aralarında inkâr edilemez bir çekim vardı. Ama bu çekim, sessizliğin içinde gizlenmişti. Neslişah bunu belli etmedi, Karahan ise her dokunuşunda içine yayılan o tuhaf hissi bastıramadı.
Karahan, Neslişah’ın sessizliğini dikkatle izliyordu. Onun hırçınlığının ardından gelen bu tepkisizlik, içinde farklı bir merak uyandırmıştı. Elleri daha cesurca hareket etmeye başladı; parmak uçları kızın teninde gezinirken her dokunuşunda içine yayılan tuhaf bir sıcaklık hissediyordu. Neslişah kıpırdamadı, gözlerini kaçırdı ama suskunluğu Karahan’ın cesaretini artırdı.
Biraz daha yaklaştı, nefesi onun nefesine karıştı. Dokunuşları daha belirgin, daha hisliydi. Sonunda baş parmağıyla Neslişah’ın dudaklarını okşadı. O an, Neslişah’ın gözleri istemsizce Karahan’ın dudaklarına kaydı. Aralarında söze dökülmeyen bir anlaşma vardı; sessiz, ama güçlü bir yakınlık.
Karahan’ın yüzü daha da yaklaştı, burnu Neslişah’ın burnuna değdiğinde nefesleri birbirine karıştı. Gözleri titreyen bir kararlılıkla ona baktı ve fısıldadı:
“Yanlış bir şey yapmak istemiyorum… izin ver.”
Neslişah’ın dudaklarına değen başparmağın sıcaklığında kalbi hızlandı. İçinde bir karmaşa vardı; öfke, kırgınlık, ama aynı zamanda bastırmaya çalıştığı bir çekim. Gözlerini Karahan’ın dudaklarına kaydırmıştı, ama bakışlarını hemen geri çekmedi. Sessizlik ağırdı, nefesleri birbirine karışıyordu.
Başını hafifçe kaldırdı, gözleri Karahan’ın gözlerinde kilitlendi. Sesini titrek ama kararlı çıkardı:
“Seni dinlemek istemedim… bana dokunmanı da. Ama şimdi… izin istemen, en azından yanlışını tekrar etmeyeceğini gösteriyor.”
Bir an sustu, nefesini tuttu. Dudakları titredi, gözleri hâlâ onun yüzünde geziniyordu.
“Ama bil… bu yakınlık, içimdeki yarayı silmez. Senin pişmanlığın bana güvenimi geri vermez. Eğer bir adım atacaksan, bu kez benim isteğimle olmalı.”
Neslişah’ın sözleri, hem bir uyarı hem de sessiz bir anlaşmaydı. Düşüncelerini saklamıyordu, ama Karahan’ın izin isteyişini de görmezden gelemiyordu.
Karahan’ın gözleri hâlâ Neslişah’ın gözlerinde kilitliydi. Burnu burnuna değmişken izin istemişti, ama kızın söyledikleri ona sınırlarını hatırlattı. Zor da olsa geri çekilmek zorundaydı. İçindeki ateş, kalbine yayılan o tuhaf çekim, onu ileriye sürüklüyordu; ama Neslişah böyle istiyorsa öyle olmalıydı.
Yatağın kenarına doğru ağır bir nefesle geri çekildi.
Neslişah sessizdi, ama Karahan’ın kalbi çarpıyordu. Ona dokunduğunda daha önce hiç hissetmediği şeyler hissetmişti. Tarif edemediği, adını koyamadığı duygular… Öfke ile pişmanlığın arasına karışan bir çekim, kalbine işleyen bir sıcaklık.
Ama hâlâ söylemediği bir şey vardı. İçinde sakladığı, dilinin ucuna gelip de bir türlü dökülmeyen o sır. Geçmişin karanlığını aydınlatacak bir gerçek. Onu ailesinden koparan, bugüne kadar her şeyden habersiz yaşamasına neden olan kişiler… Zümrüt ve öz dedesiydi.
Karahan gözlerini kapatıp dişlerini sıktı. İçinde bir fırtına kopuyordu. Söylemek zorundaydı, ama nasıl? Bu sır, aralarındaki kopmak üzere olan bağın sonunu getirebilir ya da her şeyi yeniden başlatabilirdi.
Oda sessiz, tokadın yankısı çoktan silinmişti, ama şimdi yeni bir yankı doğmak üzereydi: Karahan’ın sakladığı gerçeğin yankısı.
"Bir şey daha söylemek istiyorum.." dedi Karahan, yatağın kenarında karşıdaki duvara bakarak.
Neslişah'da doğrulmuş kendini yatağın kenarına çekmiş aynı noktaya bakmaya başlamıştı. Çünkü adamın her halinden pişmanlığının samimiyetini hissedebiliyordu.
"Dinliyorum." dedi kısık bir sesle.
Artık söyleyip bu yükten kurtulmak istiyordu Karahan;
"Seni.." dedi ve duraksadı. Dirseklerini dizlerine koymuş bir eliyle diğer elinin parmaklarını sıkıyordu.
"Bu hayatın içine sürükleyenler yakınım." diyebildi sadece. Bir süre sessiz kaldı. Ama Neslişah'ın da tepkisiz kalmış olmasına anlam veremiyordu. Bunu söylemişti ve dönüp Neslişah'ın yüzüne bakamıyordu.
Fakat Neslişah'ın ondan da haberi vardı. Çünkü abisi Fersah hapishanedeyken tüm bunları öğrendiği kişi kendisini vuran adam dı. Ve bu adam Halil Hozankaya'nın yani Karahan'ın dedesinin adamıydı. Yılların verdiği pişmanlık ve vicdan azabıyla yanmış tutuşmuş en son Halil Ağa üzerine çizik çektiğinde öleceğini bilse bile her şeyi anlatacağına yemin etmişti. Avluda Fersah'la karşılaştıklarında ,Fersah kendini neden vurduğunu öğrenmek için üstüne yürümüş, adamsa olan biten her şeyi göz yaşları içinde anlatmıştı. Fersah'ta uzun zamandır Neslişahla konuşmak için beklemiş en sonunda Neslişah yanına gittiğinde adamın anlattığı her şeyi olduğu gibi Neslişah'a anlatmış, helallik isteyip çok uzaklara gitmek için vedalaşmıştı.
Neslişah abisinden tüm olanları duyduğunda bir süre kendine gelemese de, en azından bundan sonrası için bir şeyler yapabilirim diye düşünmüştü. Ve şimdi yanında oturan adam daha önce kendisinin yaptığı bir şeyi, ailesinden birilerinin yaptığı hataları utana sıkıla anlatmaya çalışıyordu. O gece geldi kızın aklına . Ailesi sandığı insanların düzenbazlığını, adının neden Ayça olduğunu söylediğini anlattığı o gece ve o gece kendisini rahatlatmak için Karahan'ın yaptığı düşünceli hareket.
Şimdi aynı durumdaydı genç adam , genç kızın yüzüne bakamıyordu bile . Bir şeyler söylemek istiyordu fakat o kelimeler bir türlü ağzından çıkmıyordu.
Neslişah, yatağın kenarından ayaklarını yukarı çekti. Dizlerinin üzerinde Karahan'ın arkasına geçtiğinde, genç adam Neslişah'ın neden böyle bir şey yaptığına anlam verememişti.
Neslişah, Karahan'ın arkasına oturup;
"Anlatmak isteyip, anlatamadığın ne varsa anlat . Ben yokmuşum gibi yada en güvendiğin birine anlatıyormuşsun gibi. Yanında olmam seni tedirgin ediyorsa... etmesin çünkü ben senin arkandayım." dedi.
Karahan hatırlamıştı. Tıpkı o gün Neslişah'ın nereden başlayacağını bilmediğinde söylediği şey di bu. Derin bir nefes alıp ;
"Aslında." dedi.
"O gün evden çıkıp yanına geldiğimde öğrendiğim şey buydu. Dedemin yeğeni Zümrüt yıllar önce Beşir amcayla nişanlanmış. Ama Beşir amca annene çok aşıkmış. Hasret Hanım yani senin babaannen onlara engel olmak için Beşir amcadan habersiz Zümrütle nişanlamış bunları. Ama bakmış olacak gibi değil, oğlu aşkından vazgeçmiyor oda bozmuş nişanı. Beşir amca ve annen evlenmişler. Ama Zümrüt kin tutmuş. Annenin doğumu yaklaştığında ebe yerine o çarşaflara sarılıp gitmiş. Anneni bir şekilde öldürmüş ve seni de kaçırmış. Dedemse Beşir amcanın gücünün farkında olduğundan iki dost aile birbirlerini öldürmesinler diye seni alıp o ailen sandığın insanlara vermiş. Bir süre sonra alacakmış. Ama onlar hem seni hemde parayı alıp çok sürmeden Nevşehir'i terk etmişler. Çünkü Beşir amca ortalığı yıkmış. Eğer seni onlarda bulsaymış tüm aileyi yok edebilecek kadar öfkeliymiş. Onlar da çareyi kaçmakta bulmuş. Sonrası malum. Baban annenin acısı ve senin kaybınla akıl sağlığını yitirmiş." dedi Karahan . Çünkü Neslişah'ın arkasına geçmiş olması tüm cesaretini toplayıp bir nefeste anlatmasını sağlamıştı. Ama yinede;
" Pişmanım... sana bunları daha erken anlatamadığım için özür dilerim .." dediğinde Neslişah'ın önce beline sarıldığını ardından içini çekerek ağlayan sesini duydu;
"Biii-rr , Bii-rr İn-s-an. Na-nasıl bu-ka--daar , aa-cı-ma-sız ola-bi-lir.. hi-hi-hi . :'( .. "
Arkadan beline sarılan ellere dokundu Karahan. Dayanamıyordu. Bu kızın ağlamasına, üzülmesine dayanamıyordu. Gözlerini sım sıkı kapattı. Dudaklarından fısıltıyla ;
"Özür dilerim.." döküldü. Söyleyebileceği tek şey buydu. Özür dilemek. hayatında hiç dilemediği kadar özür diledi Karahan. Neslişah 'ömrünün sonuna kadar benden özür dile' dese dilerdi. Bundan başka yapabileceği bir şey yoktu. Bir de Zümrüt'ün yaptıklarını Fersah'a anlatan adam vardı tabi. Onu bir an önce bulup şahitlik yapmasını, yıllar önce çekilmeyen cezanın geç de olsa bedelini ödetecekti. Hem dedesine hemde o acımazsız, hala demeye dili varmadığı Zümrüt'e.
Yavaşça bir dizini yukarı çekti Karahan Neslişah'ın ellerini tutarak. Artık yüz yüzeler di. Genç kızın akan göz yaşlarını çekmeceden uzanıp aldığı mendille sildi. Ve yine ellerini tutarak ama bu defa gözlerinin içine bakıp;
"Özür dilerim.." dedi fısıltıyla..
Neslişah ellerini kaldırıp Karahan'ın yanaklarına koydu. Yaş dolu kızarmış gözleriyle Karahan'ın gözlerinin içine baktı;
"Özür dileme Karahan.." diyerek alnını genç adamın göğsüne yasladı. Abisinden de duymuştu ama Karahan'dan duymuş olması onu paramparça etmiş üstüne bir de içinde sabahtan beri bastırdığı duyguları gün yüzüne çıkmıştı. Tam başını kaldırıp bir şey söyleyecekti ki aşağıdan gelen tek el silah sesi ve bağırış birbirine karıştı. O ses Karahan için çok tanıdık bir ses ti.
"HASRET HANIM!!! KAN DÖKÜLMESİN!!!!"