Karahan, kulağında telefon, başını çevirdi. Avludaydı fakat içeride oturan Neslişah'ı pencereden görebiliyordu. Kız koltuğun köşesinde duran yastığı kucağına alıp sarılmış , akan göz yaşları dışarıdan bile fark ediliyordu. Bir kez daha babasının yırtılan sesiyle önüne döndü ;
"KARAHAN!! DEDEN!!" Bu yaşadıkları hiç olmadığı kadar gerçekti. Babasının sesi tüm uğultunun arasından çekip çıkardı genç adamı. Ne olmuştu dedesine? En son çıkmadan önce çok ağır konuşmuştu. Ama ne olursa olsun onu affedemese bile başına kötü bir şey gelsin istemezdi. Nefesi daralırken dedesine ne olduğunu soramadı. Soramazdı da. Belliydi babasının sesinden kötü bir şey olduğu. Telefonu kapatmadan ayakları onu kapıya doğru çekti. Başı dönüyor midesi bulanıyordu. Elinden gelse şu an dedesinin yanına ışınlanırdı. Ama korkunç bir rüya da gibi koşmak istedikçe yol uzuyordu.
Kapıyla, arabasının arasındaki mesafe çok uzak görünüyordu gözüne . Ne yapıp edip aracının başına vardı. Donmuştu, boğazına bir yumru oturmuş yutkunamıyordu bile. Arabasına bindiğinde, motoru çalıştırır çalıştırmaz gaza yüklendi. İki sokak aşağıdaki evinin önüne yaklaştığında; ambulansın mavi kırmızı ışıkları göz bebeklerinden yansıyordu. Hızla el frenini çekip, arabasından indi. Konağın önü çalışanların feryat dolu sesleriyle yankılanıyordu. Koca ahşap kapının kanatları sonuna kadar açıldı. Tam karşısındaki kapıdan, sedyenin üzerine diz çökmüş, altındaki dağ gibi adama hızla kalp masajı yapan sağlık görevlisi, sedyeyi ambulansa sürüyen iki kişiyle birlikte çıktılar.
Karahan'ın yanından geçerken , genç adam gözlerine biriken, göz yaşlarının içindeki kırmızı mavi ışıklarla dona kalmıştı. Tüm sesler kulağında bir uğultudan farksızdı. Annesi ve babası göz yaşları içinde Karahan'ın iki koluna yapıştılar. Çekip arabaya götürürlerken, genç adam dönüp ambulansın açık kapısına baktı. Bilgeliğiyle hayatına yön veren adamın çıplak göğsü, şiddetli bir şekilde baskının etkisiyle inip kalkmaya devam ederken , kapılar kapandı. Ambulans hareket edince, kendine gelen Karahan, anne ve babasının arasından sıyrılıp, koşup arabasına atladı. Gaza yüklendi ve tek bir noktaya odaklandı. Önünde hızla giden ambulansa...
Hastanenin acilinin önünde sert bir frenle durdu ambulans. Hemen arkasında Karahan vardı. İzin verselerdi eğer ambulansın kapılarını bile o açacaktı.
Ambulansın kapıları hızla açıldı, içeriden görevliler sedyeyi indirirken aynı anda acilden koşarak iki doktor çıka geldi. Yüzlerinde telaş ve kararlılık vardı.
Ambulansın içinden inen sağlık görevlisi:
“Yolda iki defa asistoliye girdi! Kalbi tamamen durdu. Defibrilasyon uyguladık, adrenalin verdik. Nabız geri geldi ama çok zayıf. CPR’ı kesmeden devam ettik. Saturasyonu düşük, oksijen maskesi takılı.”
Diğer görevli ekledi:
“Monitörde ventriküler fibrilasyon gördük. İki kez şok verdik. Nabız çok kırılgan, her an kaybedebiliriz.”
Doktorlardan biri hızla sedyenin yanına geçti, monitör kablolarını kontrol etti.
“Hemen acil müdahale odasına! Kardiyolojiye haber verin, defibrilatör hazır olsun.” diye seslendi.
Sedyeyi hızla acil müdahale odasına sürmeye başladılar. Göğüs kompresyonları hâlâ devam ediyordu; sağlık görevlisinin elleri dedesinin göğsünde ritmik şekilde inip kalkıyordu.
Karahan'ın gözleri dedesinin solgun yüzüne kilitlenmişti. Sedyenin peşinden oda koşuyordu. Kalbi göğsünden çıkacak gibi atıyordu.
Kapıya geldiklerinde birkaç görevli Karahan’ın önünü kesti.
“Siz giremezsiniz! İçerisi steril alan, burada beklemelisiniz!” dediler.
Karahan öfkeyle sağa sola saldırmaya başladı.
“Bırakın! Dedemi göreceğim!” diye bağırıyordu. Kollarını tutanları savuruyor, kapıya yükleniyordu.
O sırada annesi, babası, Hüsne Abla ve yardımcıları Mehmet koşarak geldiler. Annesi gözyaşları içinde oğluna sarıldı, babası kollarını tutmaya çalıştı.
“Karahan, yapma! DUR!” diye yalvarıyorlardı.
Ama Karahan’ın gözleri kan çanağına dönmüştü. Çaresizlikle kapının önündeki duvara çöküp oturdu. Başını geriye yasladı. Derin nefesler alıyor, elleri titriyordu.
İçeriden doktorların sesleri geliyordu:
“EKG’de ventriküler fibrilasyon devam ediyor. Defibrilatör hazır mı? 200 joule, şok veriyoruz!”
“IV hattı açık, adrenalin 1 mg, hemen!”
“Oksijen maskesini takın, saturasyonu %70’in altında…”
“Nabız kontrol… Zayıf ama var, CPR devam etsin!”
Karahan, her kelimenin ne anlama geldiğini biliyordu.
Her bir terim, her bir komut, Karahan’ın kalbine bir hançer gibi saplanıyordu. Dedesinin göğsüne basılan her kompresyon, kendi ruhuna vurulmuş bir darbe gibiydi.
Başını duvara yaslamış, gözlerini kapatmıştı. İçeride hayatla ölüm arasında süren mücadeleyi dinliyor, ama hiçbir şey yapamıyordu. Çaresizlik, öfke ve korku aynı anda boğazına düğümlenmişti.
Doktor sert bir sesle:
“Hemen ameliyathaneyi hazırlayın. Kardiyovasküler cerrah çağrılsın. Koroner arter bypass grefti yapılacak. Eğer hızlı davranmazsak üçüncü kez kalbi durabilir.”
İçeridekilerin telaşlı ayak sesleri birbirine karışırken Karahan hızla kapıya doğru yaklaştı. Yeniden kapılar açıldı ve sedyenin üzerinde dedesi dışarı çıkarıldı. Monitör kabloları ve oksijen maskesiyle birlikte ameliyathaneye doğru sürülüyordu. Yanında damar yolundan verilen heparin ve nitrogliserin damlıyordu.
Karahan dikkatle dedesinin o haline baktı, gözleri hâlâ yaşlıydı. İçeriden gelen sözler ona umut vermişti. Dedesi ölmemişti. Yaşaması için tek yol ameliyattı.
Koridorda yankılanan sesler:
“Ameliyathane hazır! Cerrah yolda. Hastayı intübe edin, ventilatöre bağlayın.”
“Kan grubu O Rh+, acil kan takviyesi hazırlansın.”
“EKG monitörü sabit, kalp ritmi düzensiz ama devam ediyor.”
Karahan derin bir nefes aldı. İçinde bir fırtına kopuyordu. Bir yandan korku, bir yandan umut. Dedesi ölümün kıyısından dönmüştü. Şimdi ameliyathaneye giriyordu.
Yağmur hala yağmaya devam ederken, sanki gökyüzü bile bu mücadeleye tanıklık ediyor, damlalarıyla hayatın kırılganlığını hatırlatıyordu. Karahan’ın dudaklarından tek bir cümle döküldü:
“Dayan dede… Ne olur dayan.”...
***
"Ne yaptım ben?" dedi Neslişah kendi kendine. Karahan'ın kendisini hipnotize ettiğini düşündü bir an. Başını sağa sola salladı. Göz yaşlarını hızla silip, kucağındaki yastığı bir kenara bıraktı ve ayağa kalktı. Pencereden dışarı baktığında genç adam ortalarda yoktu. Kapıyı araladı, fakat avluda da görünmüyordu. Kapının yanındaki şemsiyeyi açıp, terliklerini giydi ve dış kapıya doğru yürüdü. Kapı arkasına kadar açıktı. Biraz daha yaklaşıp sokağı süzdü. Karahan'ın arabası da yoktu ortalarda belli ki gitmişti. İçeri girip kapıyı kapattı. Hiç bir şey söylemeden gitmiş olması, kendisinden uzak durmak istediğindendir diye düşündü. Fakat bilmediği bir sürü şey vardı. "Kim ister ki benim gibi birisini, doğruları söylesem ne fark edecek, hayatım başlı başına bir yalan zaten ." diye fısıldadı. Önce gözleriyle etrafı süzdü. Ardından, "Her şeyi unut Neslişah, Tülay haklıydı. Kaçıp kendine yeni bir hayat kur. Gerçek aileni arasan ne fark eder , belki bir pislikten çıkıp, diğerine batacaksın. Çok iyi olsalardı eğer seni bu bataklığa atarlar mıydı." dedi kendi kendine.
Belki haklıydı, belki değil. Ama onun istediği şey başkaydı. Son kez, yirmi bir yıldır ailesi sandığı insanları görüp, savunmalarını dinleyip, buralardan sonsuza dek gitmek istiyordu. Kendisini bu pisliğin içine atan biyolojik ailesini merak bile etmiyor desek yeriydi. Odasına girip kapının arkasındaki valizi çıkardı. Fermuarını açıp , dolaptaki kıyafetlerini toparlamaya koyuldu. "Kesin abim de biliyordu." dedi kendi kendine . "Bilmez mi Neslişah Allah aşkına! Senden sekiz yaş büyük getirildiğin günü bile hatırlıyordur." diye cevapladı kendini. Nasıl da güzel oynamıştı Fersah . Hele Tülay! üzerine titrediği halde, ikisininde kendini sevdiklerine emin olduğu halde , ağızlarından bile kaçırmamışlardı. Aynı kandan olsalar bu kadar bağlı olurlardı birbirlerine. "Ama insan sevdiği birini aldatmaz. Gerçekler acı dahi olsa uygun bir dille anlatır. Yıllarca annem babam olmayan insanlara boyun eğmişim. Yazık. ", diye geçirdi içinden ..
Kıyafetlerini yerleştirdikten sonra, gözüne okuduğu defter ilişti. Tülay'ın defteri. Eline alıp kapağını okşadı. "Her şeyi bilmemi istediğini biliyorum. Keşke tüm bu yazdıklarını yüzüme karşı söyleseydin de omzunda ağlasaydım." dedi deftere bakarak. Çekmecenin üzerinde duran kalemi aldı, son sayfasını açıp boş kısmına ;
"Gidiyorum. Ama tam anlamıyla gittiğim söylenemez. Hep eksik, hep yarım kalacağım, Belki bir ailem olmayacak , sahte yaşantımı unutacağım gibi, biyolojik ailemi de aramaya hiç niyetim yok. Beni belirsizliğin içine atan insanlar , bana ne kadar iyi bir gelecek vaad edebilirler ki. O yüzden beni merak etme abla. Zamanı geldiğinde seni arayıp bulacağım. Neslişah."
Defteri kapatıp "Bana ulaşamadığında,buraya geleceğini biliyorum abla ." diye fısıldayarak defteri çekmecenin üzerine bıraktı. Geri kalan eşyalarını da toparladıktan sonra . Kahve fincanlarını yıkayıp kapısını kilitledi ve saatini sabah altıya kurup yatağa uzandı.
Ne zaman uyuya kaldığını bilmeden, alarmın sesiyle uyandı Neslişah. Yataktan doğrulup kollarını iki yana açtı. Gerinip ayaklandı. Bugün yalanın son günüydü. Yarınsa gerçeklerin ilk günü olacaktı onun için. Önce banyoya yönelip uzun bir duş aldı, tüm geçmiş bedeninden süzülen suyla akıp gidiyordu sanki. Daha fazla arınmak daha fazla temizlenmek istiyordu. Ancak fazla vakti yoktu. Banyodan çıktığında, sanki omuzlarından büyük bir yük kalkmış gibiydi. Odasına dönüp saatine baktı, neredeyse sekize geliyordu.
Hızla saçlarını kurutup üzerini giyinmeye başladı. Bu telaşı öğleden sonraki mahkemeye yetişebilmek içindi. Geriden izleyip , nasıl bir savunma yapacaklarını merak ediyordu. Telefonunu eline alıp saat tam dokuzda gelmesi için bir taksi istedi. Hazırlandığındaysa dokuz olmuştu bile. Valizini ve kol çantasını dış kapının önüne çıkardı. Eve geri dönüp, gözleriyle etrafı süzdükten sonra kapıları çekip köşede duran şemsiyesini de aldıktan sonra arkasına bir daha bakmadan çıktı o tahta kapıdan. Taksici Neslişah'ın valizini alıp bagaja yerleştirdi. Nesli'de arka koltuğa geçip oturduktan sonra taksici;
"Nereye gidiyoruz hanımefendi?" dedi.
Neslişah derin bir soluk alıp;
"Adliyeye." deyince, taksicinin gözleri parladı. Çünkü adliye merkezdeydi ve ev ile adliyenin arası neredeyse bir saatti. Bu da taksicinini işine gelirdi. Motoru çalıştırıp yola devam ederken, Neslişah'ın gözleri sol camdan dışarıyı seyrediyordu. Belki izliyor gibi görünüyordu fakat hiç te öyle değildi. Kafasında dönüp duran cevapsız sorularla sadece boş bakıyordu o kadar. Aklına dün gelen mesaj geldi. "Banka hesabındaki parayla kendine yeni bir hayat kur." ablasından geldiğini düşünse de , aslında mesaj gelen numarayı aradığında nasıl olurda Karahan'ın sesini tanımazdı. Dün ağlamaktan başı ağrımış, kulakları tıkanmıştı. Fakat Karahan'da da bir tuhaflık vardı sanki diye düşündü. Daha derin , daha boğuk gelmişti telefonun diğer ucundan sesi. Peki ama aslında Ayça olmadığını öğrenmiş olmasına rağmen nasıl olur da sakin kalabilirdi ki. Mesajı attığına göre çok öncesinden beri biliyor olabilir miydi her şeyi. Parayı göndereninde o olduğuna emindi. Sesli bir şekilde "Ama neden?" dedi. Taksici arkasını dönmeden;
"Efendim?" dediğinde Tüm bu düşüncelerin içinden sıyrıldı genç kız.
"Yo-yoo sizde demedim." diyerek tekrar camdan dışarıyı seyretmeye koyuldu. Ablasının Serkan'la arasında ne olduğunu bilmese de, eskiden beri dost olduklarını, defterden öğrenmişti. "Acaba." dedi kendi kendine. "Karahan'da mı olan biten her şeyin farkındaydı. Ablam neden böyle bir şey yapsın ki. Serkan'ı anlıyorum. Karahan ne alaka diye derin düşüncelere daldı.. Bir süre sonra...
"Tabi yaa." diye bir aydınlanma oldu içinde. "Serkan.. Kesin Serkan anlatmıştır, ne de olsa kuzeni. Ablamın onun yanında kalmasının nedeni de , belkide tutuklanacaklarından haberinin olmasıydı. Yoksa ... yoksa ablam mı? Ha-hayır, hayır ablam değildir. Kendine gel Neslişah ." içinde resmen kendiyle çatışan genç kız, yolun nasıl akıp gittiğinin fakına bile varmamıştı. Bir saatten fazla olmuş adliyenin önüne gelmişlerdi bile. Taksiden indiğinde bu kadar tuttacağını bilmiyordu. Cüzdanındaki tüm parayı taksiceye verdiğine pişman olmuştu. Mahkeme öğleden sonraydı fakat daha öğle bile olmamıştı. Adliyenin önünde sağa sola bakındı, çantasını koluna takıp, valizinde çekerek yürüyüp caddeye çıktı. Bankaya gidip hesabında ki zor günler için kenara attığı parayı çekmesi gerekiyordu. Kartını da kaybetmişti . Mecburen sıra bekleyip vezneden çekecekti. Caddede biraz daha yürüdükten sonra bankanın mavi renkli kapısını gördü. Karşıya geçerek kapısından içeri girdi . Sıra numarası alıp beklemeye başladı. Şansına fazla sıra yoktu. Veznedeki kırmızı numaratör yanıp sönmeye başladığında, elindeki kağıda bakarak oturduğu yerden kalkıp o yöne doğru yürümeye başladı genç kız. Kağıdı uzatıp çantasından kimliğini çıkarırken;
"Hesabımdaki tüm parayı çekmek istiyorum." dedi. Karşısındaki kadın;
“Hoş geldiniz, hemen ilgileniyorum .” diyerek Neslişah'ın elindeki kimliği alıp bilgilerini girdi. Bakışlarını ekrandan Neslişah'a çevirdiğinde;
"Yalnız, bugün hepsini çekemezsiniz Neslişah hanım."
"Ne kadarını çekebilirim?"
Kadın önüne dönüp bir kaç tuşa bastıktan sonra ,
"Yalnızca iki yüz bin TL çekebilirsiniz." dediği an Neslişah'ın bakışları dondu. Mesajı atan Karahan'dı. Ama Hesabına parayı gönderen kimdi? Onuda Karahan’ın yapmış olma ihtimalini düşünse de gerçeği şimdi öğrenecekti.
"Hesapta toplam ne kadar var?" diye sordu. Vezneye doğru eğilerek. Kadın;
"Beş Yüz Sekiz Bin TL mevcut. Hepsini çekmek istiyorsanız ,bugün talep oluşturup paranın tamamını yarın teslim edebiliriz."
Neslişah başını salladı ;
"En yüksek meblağ kim tarafından gönderilmiş görebiliyor musunuz?" diye sorduğunda çalışan tekrar bir kaç tuşa basıp;
"Karahan Hozankaya. Dün öğleden sonra dört sularında hesaba düşmüş." Neslişah'ın kafasına bir anda dank etti. O utanç verici olayı yaşadıktan sonra çıktığında yatırmış olmalı diye düşündü. Bu kadar parayla gerçekten de kendine yeni bir hayat kurabilirdi. Kadına dönüp;
"Şimdilik beş bin lirasını çekmek istiyorum. Bir de kartımı kaybettim buradan almam mümkün mü?" diye sorunca kadın;
"Tabi ancak kartta isminiz yazmayacak . Şubeden çıkarıldığında o şekilde verebiliyoruz."
"Tamam sorun yok çıkarın lütfen." dedi Neslişah. Önce İstanbul'a yarın için uçak bileti alacak, ardından mezun olduğu okulun tiyatro bölümünden sürekli arayıp bizimle çalış diyen hocasıyla konuşmaya gidecekti. O parayla kendine hayat kuracak . Kazanmaya başladığındaysa , kuruşu kuruşuna Karahan'a geri ödeyecekti. Şu anda gurur yapıp geri iade edecek durumda değildi. Ancak diğer yandan, Neslişah'ın yeniden umutları yeşermeye balmıştı bile.
Kartını ve bir miktar nakit parasını aldıktan sonra bankadan çıktı. Geldiği tarafa tekrar yönelirken yolun karşısındaki oteli gördü. Bileti yarına alacağı için cadde üzerinde gördüğü otelin önüne doğru yürüdü. İçeriden çıkanlara yol verdikten sonra valizini çekerek içeri girdi ve lobiye yanaştı. Bir gecelik ödemesini yapıp kartını aldıktan sonra ikinci kattaki caddeyi gören odasına çıkmak için asansöre yöneldi.
Odaya girip etrafa göz attı. Gayet kalınabilir bir yerdi. Temiz ve ferah. Valizini bırakıp çok durmadan odadan çıktı . Aşağı inip caddeye tekrar çıktığında ,uçak biletini de almak için bir satış ofisi buldu. Artık biletini de almıştı. Kolundaki saatine baktı, öğle arası bitmiş adliye açılmış olmalıydı. Çantasını omuzunda sıkıca tutarak yakında olan adliyeye doğru hızlı adımlarla ilerledi. Beş dakika sonra adliyenin önüne varmıştı bile. Merdivenleri ikişer ikişer çıkarken, içeride neler olacağını merak etmeden edemiyordu. Güvenlik kontrolünden geçtikten sonra uzunca koridorda adımlamaya başladı. Hangi salona gideceğini bilmiyordu bile, fakat o sesi duyduğunda doğru yolda olduğunu anlamıştı. Ses Cevriye'nin sesiydi hala arsızca inkar etmeye devam ediyordu;
"Ben bişey yapmadım diyorum size çözün şu kelepçeleri!" Neslişah koşar adım sesin geldiği yöne doğru adımladı. Koridorda köşeyi döndüğü an , babası sandığı Münir önde, arkasında Cevriye en arkalarında abim dediği Fersah vardı . Bir anlığına Fersah'ın iki büklüm haline içi sızlamıştı. Nasıl yoğun bakımdan çıkar çıkmaz bu şekilde mahkemeye getirilmişti. Etrafında polis ve jandarmalarla mahkeme salonunun kapısından içeri girerlerken arkalarından hızlı davranıp kendini içeri atmayı başarmıştı. En arkalardan bir sandalyeye oturdu. Görülmek istemiyordu. Ancak geriye yaslandığı an, hakim karşısında Fersah,Münir ve Cevriye den başka biri daha vardı. Sessizce dudakları kıpırdadı.
"Abla..."