"KADERİN OYUNU"

1379 Kelimeler
Beşir Bey ve Ateş karşı karşıyayken bir anlığına zaman durdu. Neslişah ile Karahan’ın gözleri birbirine kilitlendi. O bakışta hem korku hem de derin bir bağlılık vardı. Neslişah’ın titreyen bedenini gören Karahan abisi Ateş'in, arkasından hızla koşarak ona doğru yöneldi. Tam Neslişah’a ulaşacakken Beşir’in adamları kollarından tutup gitmesine izin vermedi. Neslişah ise babasının sert elleriyle çekiliyordu. Beşir, öfkeyle Karahan’a ve Ateş’e dönerek gürledi: “Bu iş burada bitmedi!” Neslişah direnmeye çalıştı, babasının kollarında çırpındı. Beşir ise kızını kucağına alıp adamların arasından geçerken Nur ve İnci’yi de önüne kattı. Karahan’ın gözleri, Neslişah’ın yaşlı gözlerinde takılı kalmıştı. Arkasından haykırdı: “Neslişah!!!” Adamların arasından sıyrılıp ona koşmaya çalıştı ama önüne birden set çekildi. Kalabalık, Karahan’ın yolunu kapatmıştı. Tam öfkeyle hamle yapacakken Ateş ve Alaz yanına gelip omuzlarına dokundular. “Bırak… ortalık biraz durulsun.” dedi Ateş. Alaz ise kardeşinin gözlerine bakarak ekledi: “Şimdi değil Karahan..” Karahan’ın göğsü öfkeyle inip kalkarken, gözleri hâlâ uzaklaşan Neslişah’ın üzerinde kilitliydi. O an Karahan'ın vazgeçmeyeceğini her iki abisi de fark etmişlerdi. Çünkü onlarında önüne çıkan engeller, kardeşlerininkinden farksızdı. Ve onlarda canları pahasına sevdikleri kadınlardan vazgeçmemişlerdi. ... Ateş kendi şirketiyle ilgilenirken Alaz galericilik yapıyordu. Oto galerinin kilidini açıp ayağıyla ittirdi. İçeri geçip gecenin karanlığında ışıkları yaktıklarında, gençlerin her birinin bir yerinde sıkıntı vardı. Ateş koltukları işaret ederek: “Rahatınıza bakın.” dedi. Kimse ses çıkarmıyordu. Karahan, kaşındaki kurumuş kana aldırmadan geçip masanın önündeki tekli koltuğa oturdu. Mehmet ceketini çıkarıp boynunu ovaladı. Tarık da Mehmet’in yanına geçip oturdu. Hurşit en fazla hasarı alan olmuştu. Burnuna yaptığı tamponu çıkarıp diğer koltuğa geçti. Başını geri attığında Ateş ve Alaz masanın diğer tarafına, gençlerin karşısına oturup ağır ağır süzdüler. Sessizliğin ardından Ateş geri yaslanıp konuştu: “Ya biz gelmeseydik ne olacaktı?” dedi. Karahan bakışlarını abilerine çevirdiğinde yüzlerindeki sahiplenişin farkındaydı. Geri yaslanmadan sırtını dikleştirdi Karahan: “Bu olaylardan sonra sittin sene Neslişah’ı göremem.” dedi. Hurşit elini yumruk yapıp tam Berkay’a küfür edecekti ki Ateş lafını keserek öksürdü. Mehmet ve Tarık ise konuşulanları sadece dinliyordu. Alaz, Ateş’e göre daha sessizdi fakat her zaman yerinde konuşurdu. Mehmet’e bakarak: “Hadi bunların kanı deli. Seni öncesinden de tanırım Mehmet. Sen neden durdurmadın?” diye sordu. Tüm gözler Mehmet’e çevrildiğinde Mehmet de bilmiyordu vereceği cevabı. Sadece başını sallarken Hurşit, Mehmet’in yerine cevap verdi: “Biz orada birbirimize girmişken ‘durun, yapmayın’ diyemezdi herhalde.” dedi. Ateş bu lafın üzerine başını geri atarak güldü. Alaz, Ateş’e dönüp: “Al işte, tam senin kafadan bunlar.” dedi. Ateş: “Adamlar haklı. Kavga geliyorum demiş zaten, ne yapsalardı? Sabahki gibi kaçsalar mıydı?” dediğinde Karahan abilerine dikti bakışlarını: “Siz nereden biliyorsunuz?” dedi. Ateş: “Her şeyden haberimiz var. Sabahki olaydan sonra dayım bizi aradı. İşin buralara kadar geleceğini bilmediğimiz için detaylı konuşmadık. Ama sizi gördüğümüz yerde yakalamamızı söyledi. İbrahim Hozankaya, babamız olduğunu söyleyip, kardeşimiz olduğunu öğrendiğimizden beri peşindeydik zaten. Seni takip eden adamlarımızdan biri karşı karşıya geldiğinizi, olayın büyüyebileceğini söylediğinde koşup geldik. Her ne kadar Beşir Poyraz dayımız olsa da sen de bizim kardeşimizsin.” dedi. Karahan’ın gururla göğsü kabardı ve gözleri doldu. Başını önüne çevirdiğinde diğerleri de Ateş’e dikkatle bakıyordu. Çünkü bu iki adam, her ne kadar tehlikeli görünseler de, yıllar sonra varlığını öğrendikleri kardeşlerine sahip çıkmış, dayılarına karşı onları korumuşlardı. *** “Anneee!!!!!” diye bağırarak girdi konağın kapısından Beşir. Neslişah’ı yere indirdiğinde nefes nefese, korkuyla titriyordu Neslişah. Nur ve İnci çaprazında, Berkay ise İnci’nin kolunu sıkı sıkı tutmuş hâlâ bırakmıyordu. Hasret Hanım, odasının kapısından fırladı Beşir’in sesini duyduğunda. Hâlâ hiçbir şeyden haberi yoktu. Merdivenleri şaşkınlıkla inerken neden herkesin avluda olduğunu düşündü. Ama yaklaştıkça yüzlerindeki ifadelerden gerginliğin had safhada olduğunu anlamıştı. Hasret Hanım merdivenin son basamağını inip Beşir’e doğru adımladı. Daha ağzını açmamıştı ki Beşir konuştu: “Anne! Alaz ve Ateş İbrahim’in oğlu mu? Doğru söyle!” diye bağırdı. Hasret Hanım, yıllar önce kızını Bulut’la zorla evlendirirken Sedef kaç kere söylemek istemişti ama duymak istemediğini söylemişti. Fakat duymak istememesinin sebebi o değildi. Ne yazık ki Hasret Hanım’ın her şeyden haberi vardı. Ancak Sedef’i gelin olarak almak istemeyen Halil Ağa’ydı. Hasret Hanım ise kızının İbrahim’den hamile kaldığını bilmesine rağmen Sedef’i susturmuştu. Çünkü Halil Ağa noktayı koymuştu bir kere: “Senin kızınla benim oğlum olmaz.” demişti. Üstüne bir de: “Evlenmeden böyle bir şey yaptıysa ne belli benim oğlumdan peydahladığı? Kim bilir kimlerle düşüp kalktı.” dediği için Hasret Hanım gururuna yedirememiş, susmuştu. Halil Ağa’nın bu sözlerinin de bir nedeni vardı elbette. Kimsenin bilmediği bir neden… Çünkü Berfin’in babası çok varlıklıydı ve o kafasına koymuştu: oğlu İbrahim’i Berfin’le evlendirip iki güçlü aileyi birleştirmeyi. Hasret Hanım bu beklemediği soru karşısında donakalmıştı. “Ben…” diyebildi sadece. Avludaki bakışları yerde olan yüzlerde gezdirdi gözlerini. Ardından Beşir’e dönerek: “Sen… nereden duydun bunu?” dedi. Beşir annesi Hasret Hanım’a yaklaşarak tısladı: “Anne, yine ne saklıyorsun da haberim yok? Yetmedi mi sustuğun? Bari bunu söyle. Söyle de artık yalan ne, doğru ne bilelim. Konuştuğum herkes bana yalan söylüyor gibi hissetmeye başladım. Bu kimin suçu biliyor musun anne? Bu senin suçun. Allah bilir daha neler var da biz bilmiyoruz. İnsanlar yüzüme baktığında hissettiğim tek şey ne biliyor musun?!!!!????” Beşir’in sesi bu defa biraz daha sakinleşmişti: “Bu adamın hiçbir şeyden haberi yok mu? Hâlâ nasıl insan içine çıkabiliyor?” diye düşünüyor olmaları…" dediğinde Hasret Hanım sessiz kalmıştı. “Şimdi anne, ne biliyorsan söyle. Eğer şimdi söylemezsen ve ben senin bilip te konuşmadığını sonra duyarsam çok kötü olur!! Bunu da böyle bil!” diyerek annesinin bir şeyler söylemesini bekledi Beşir. Hasret Hanım hangi birini anlatacağını bilmiyordu. Sedef’in çocuklarının İbrahim’den olduğunu mu onaylasaydı yoksa Zümrüt’ün Sedef’le iş birliği yaptığını mı? Ama ikinciyi söyleyemezdi. Çünkü bu, aile içindeki kaosun daha da büyümesine neden olurdu. Ve Neslişah da şu anki olaylara şahit olduğuna göre, şimdiye kadar söylemediyse bundan sonra da söylemez diye düşünerek ilkini söyleyiverdi. Bakışlarını Beşir’in gözlerine dikerek: “Evet.” dedi. “Evet, Ateş de Alaz da İbrahim’in çocukları.” Dediğinde Beşir’in göz bebekleri büyüdü. Avluda birden kapıya doğru döndü, ilerledi. Ama gidip neyin hesabını soracaktı ki? Şimdiye kadar susulan bir gerçeğin peşine kendisinden önce İbrahim’in düşmüş olması gerekiyordu. Çünkü bu defa hiçbir şeyden emin olmayan tarafın İbrahim olduğuna emindi. Yıllar önce dostu İbrahim’in ablası Sedef’in evlendiğini duyduğunda ne kadar perişan olduğunu kendi gözleriyle görmüştü. O dönem eğer çocuklardan haberi olsaydı ne bu konak kalırdı ne de Sedef’in kocası Bulut. Beşir avluda bir ileri bir geri gidip gelirken birden durdu. Annesine bakarak konuştu. Zaten bildiği bir cevabı annesinden de duymak istiyordu: “İbrahim’in haberi var mıydı?” Hasret Hanım’ın artık susmak için bir bahanesi yoktu. Yalnızca başını salladı sağa sola. Beklediği onayı almıştı Beşir. Ve zaten bildiği cevap doğruydu. Kendisi yıllarca çocuğuyla sınanmış, en yakın dostunun ise ikiz oğlu olduğundan haberi bile yoktu. Ama Alaz ve Ateş’in nasıl haberleri olmuştu, bundan hiç bir fikri yoktu. O sırada konağın kapısı aralandı. Hep birlikte o yöne döndükleri anda Bulut, Sedef’i içeri doğru savurdu ve kadın Beşir’in ayaklarının önüne düştü. Beşir’in gözleri kocaman açıldı. Tam Bulut’a yürüyeceği an Bulut öfkeyle bağırdı: “Alın kızınızı, ne yaparsanız yapın! Benden bu kadar Hasret Hanım! Yıllarca kendimin olmayan çocuklara babalık yaptım. Şimdi gerçekler ortaya çıktığına göre yarından tezi yok boşanma evraklarını imzalarsınız!” dedi. Avludaki diğerleri şaşkınlıkla Sedef’in yerde sessizce yatışına bakıyordu. Kadının ne yüzü görünüyor ne de sesi çıkıyordu. Hasret Hanım, o zamanlar Bulut’un Sedef’le evlenmesi için yüklü bir miktar para vermiş, şirketlerinden de hisse vermesi cazip gelmişti zaten adama. Ama şimdi tüm sırlar ortaya çıktığına göre alacağını almış, artık defolup gidebilirdi Bulut. Neslişah, her ne kadar annesinin ölümüne neden olsa da halasının bu haline üzülerek koştu, saçlarını yüzünden çekti. Fakat kadının yüzünün halini gördüğünde avluyu inleten bir çığlık attı. Halasının yüzünün her yeri morluklar ve şişlik içindeydi. İnci, Nur ve Hasret Hanım da Neslişah’ın çığlığıyla Sedef’in başına biriktiler. Gördükleri manzara karşısında dona kaldılar. Ancak Hasret Hanım başını kaldırdığında ne Bulut avludaydı ne de Beşir. “Beşir!” diye bağırsa da cevap alamadı. Kapıdaki adamlara seslendi bu defa: “Çabuk, çabuk olun! Hastaneye!” dedi. Adamların biri Sedef’i kucakladığında Hasret Hanım peşlerindeydi. Neslişah ve Nur da koşturdular. İnci de peşlerinden gideceği anda Berkay kız kardeşinin kolundan tutup: “Sen hiçbir yere gidemezsin.” dedi. Ama İnci abisini ittirip: “Sen benim abim olamazsın! Tüm bu yaptıklarının hesabını vereceksin!” diyerek koştu ve teyzesini bindirdikleri araca atladı. İki araçla hastanenin yolunu tuttuklarında, Sedef arka koltukta Neslişah ve Hasret Hanım’ın arasında yüzü perişan bir şekilde sayıklıyordu: “Ona söylemeden ölemem… Ona söylemeden ölmemeliyim…”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE