O günün akşamında Neslişah, Karahan’ın telefonunu İnci aracılığıyla göndermişti. Zaten Karahan’ın balkona tırmanıp odasına girmesinde de Hurşit’le iş birliği yaptığını itiraf etmişti İnci. Akşam vakti konaktan çıkmak kolay değildi ama İnci bir yolunu bulmuştu. Dayısı Beşir’e ve anneannesine haber vermemişti; kapıdaki adamlara da “haberleri var” diyerek yalan söylemişti. Bunların hepsini sırf Neslişah için yapıyordu. Abisi bir şey istese yapmazdı bile.
Sokak lambasının ışığında köşeyi döndüğünde, bir anda Hurşit’in göğsüne çarpıp durdu. Çünkü Karahan’ın telefonunu vermek için onunla sokağın köşesinde buluşacaktı. Planı basitti: telefonu verip hızla konağa geri dönmek. Elini cebine attığı sırada Hurşit’in arkasından kendilerine doğru yaklaşan birini gördü. Bu, abisi Berkay’dı. Elinde telefon, hararetli bir şekilde ağır adımlarla ilerliyordu.
İnci’nin gözleri kocaman açıldı. Başını Hurşit’in göğsüne doğru eğdiğinde Hurşit dona kaldı. Geri çekilmek istedi ama İnci, parkasının içine girmiş, kazağını sıkı sıkı kavramıştı. Hurşit tekrar geri hamle yaptı ama İnci her seferinde daha çok çekti genç adamı. Başını eğip pembe saçlı kızın ne yapmaya çalıştığına bakarken ellerini cebinden çıkardı ve omuzlarından tuttu İnci’nin.
İnci fısıltıyla:
“Kıpırdama…” dedi.
Çünkü sabah olanları Neslişah anlatmıştı. Üstüne bir de Beşir Bey, Neslişah’ın odasına girip ciddi bir tavırla uyarmış, yanlarında Ateş, Alaz ve Berkay’ı da aramıştı. “Karahan ve yandaşlarını gördüğünüz yerde yakalayın” demişti. İnci’nin korkusu, şu anda Hurşit’in yanında yakalanmaktı. Bir de evden “haberleri var” diyerek çıkmıştı. Yalanı öğrenilirse kötü olurdu kendisi için.
“Bittik biz…” dedi İnci, gözlerini Hurşit’e çevirerek.
Hurşit anlamadan başını salladı, “Ne demek istiyorsun?” dercesine baktı. İnci fısıldadı:
“Abim… tam senin arkanda bu tarafa doğru geliyor.”
Hurşit, sabahki olaydan sonra İnci’nin söylediklerini ciddiye alarak başını yana çevirdi. Göz kenarıyla baktığında, telefonla konuşarak yaklaşan Berkay’ı gördü. Ani bir hareketle İnci’yi ayak bileklerine kadar uzanan parkasının içine sardı ve iyice kendine çekti.
“Şimdi yavaş yavaş geri adım at. Buradan uzaklaşmalıyız.” dedi.
Karşı sokağa doğru İnci geri giderken, Hurşit ileri adım atıyordu. Yolun ortasına geldiklerinde Hurşit yanlışlıkla İnci’nin ayağına bastı. İnci canının acısıyla bağırmamak için kendini zor tuttu; bir eliyle ağzını kapatırken diğer eliyle Hurşit’in göğsüne vurdu.
Hurşit böyle olmayacağını anlayınca birden kollarını İnci’nin kalçalarının altından geçirip ayaklarını yerden yükseltti. Minyon tipli bir kızdı İnci. Hurşit’in kollarının arasında küçüldükçe küçüldü. Ama bu daha iyi olmuştu. Çoktan sokağa girmişler, konaktan uzaklaşmışlardı bile.
Hurşit kollarını birden açtığında İnci boşluğa düşüp sendeleyerek arkasındaki kar yığınına poposunun üzerine oturdu. Kaşlarını çatarak öfkeli bakışlarını Hurşit’e çevirdi ve:
“Ne yapıyorsun ya sen? İnsan bırakacağını söyler.” dedi.
Hurşit İnci’ye yaklaşarak:
“Söyledim zaten.” dedi.
İnci, Hurşit’in kollarında onun odunsu kokusuyla bu dünyadan kopmuştu. Evet, Hurşit indireceğini söylemişti fakat o sıcaklığın ve kokunun etkisiyle ne yazık ki Hurşit’i duymamıştı bile. Kar yığınının üzerinde doğrulurken hiç ses çıkarmadı. Kalkıp Hurşit’e yaklaştı ve cebinden telefonu çıkarıp:
“Al.” dedi.
Hurşit tek kaşını kaldırıp:
“Abinden bu kadar mı korkuyorsun?” derken telefonu alıp cebine attı.
İnci kaşlarını çatıp yan döndü:
“Ne korkacağım be abimden. Asıl siz korkun. Dayım, Ateş, Alaz ve Berkay abime dördünüzü de gördükleri yerde yakalamalarını söyledi.” dedi.
Ama Hurşit bu duydukları karşısında kahkahasını durduramadı:
“Ne yapacakmış dayın, bizi mi öldürecekmiş?” dediğinde İnci’nin tek kaşı havalandı ve yandan bir bakış attı Hurşit’e.
“Keşke söylemeseydim. Ne yapacağını yakaladıklarında öğrenirdin ve bize de anlatırdın.” dedi.
Hurşit İnci’ye bir adım yaklaşıp kulağına eğildi:
“Sen benim kim olduğumu bilmediğin için böyle konuşuyorsun.”
“Kimsin sen?” dedi İnci.
“Söylesene?” diyerek Hurşit’e döndü.
Burun buruna gelmişlerdi. Hurşit:
“Dayın beni yakaladığında hepiniz öğrenirsiniz kim olduğumu.” dedi.
Neslişah, ılık nefesini yüzünde hissettiği genç adamın gözlerinin ta içine bakarak yutkundu fakat sözlerini de esirgemedi:
“Ben senin kim olduğunu biliyorum zaten şekerim.” diyerek 'şekerim' kelimesini ima edercesine kaşlarını kaldırıp çenesini doğrulttu.
“Sen korkudan kılık değiştiren, utanmadan kaçan, egolu pisliğin tekisin.” dedi.
Çünkü Hurşit’in “kim olduğumu bilmiyorsun” lafı pek bir ağırına gitmişti. Bir de o gece otelde yatakta yatmış olmasını da hâlâ unutamıyordu.
Hurşit, İnci’nin lafları üzerine dişlerini sıkarak daha da yaklaştı yüzüne. Gözlerinden ateş çıkarken İnci’nin kolunu tuttu. İşte tam o anda sokağın başından Beşir’in sesi duyuldu:
“İnci!!!”
İkisi de aynı anda Beşir’e döndü. İnci’nin yüzündeki ifade yerini telaşa bırakmıştı. Çünkü Beşir’in Karahan ve diğerleri hakkında söyledikleri netti. Beşir’in arkasından abisi de koşarak gelince arkaları Beşir’in adamlarıyla doldu. Belli ki İnci’nin “evdekilerin haberi var” diyerek çıkmış olduğu yalanını öğrenmişlerdi.
Beşir ve Berkay öfkeyle Hurşit ve İnci’ye yaklaşırken, sokağın diğer tarafından Karahan, Mehmet ve Tarık göründü. Hurşit’i bekliyorlardı fakat dönmediği için kontrol amaçlı gelmişlerdi ki zamanlama çok iyiydi.
Beşir başını salladı, “Bittiniz siz.” der gibiydi. Berkay ise kız kardeşinin olanlardan sonra hâlâ Karahan’ın arkadaşlarından birinin yanında ve üstelik adamın elini kardeşinin kolunda görünce dişlerini sıkarak:
“İnci!” dedi ve sert adımlarla Hurşit ve İnci’ye doğru yürüdü.
İnci, abisinin Hurşit’e bir şey yapacağını sanıp Hurşit’in önüne geçti. Ancak Berkay olanlar karşısında İnci’nin yüzüne bakarak elini kaldırdığında bu tokadı hiç beklemiyordu İnci. Hurşit’le aralarında münakaşa yaşanmasın diye önüne geçmişti ama abisinin herkesin içinde İnci’ye okkalı bir tokat atması, İnci’nin tüm gururunu ayaklar altına almıştı.
Kızın gözleri dolup elini sol yanağına götürdü ve abisinin gözlerinin içine bakarak:
“Onun bir suçu yok.” demesiyle Hurşit, İnci’nin arkasından çıkıp Berkay’ın yakasına yapıştı ve yüzüne yumruğu indirdi. İnci’nin çığlığı sokakta yankılandı.
O sırada Beşir’in adamlarını yararak Nur ve Neslişah da çıkagelmişlerdi. Balkonda İnci’yi beklerlerken, avludaki iki adamın kendi aralarında konuşmalarından Beşir Bey ve Berkay’ın iki sokak aşağıda İnci’nin Karahan’ın arkadaşlarından biriyle konuştuğunu duyup birlikte çıktıklarını söylediklerinde, Neslişah ve Nur da saniyeler içinde koşup sokağa çıkmışlardı.
Neslişah, babasının “İnci!” diye haykırdığını duyduğu an panikle sesin geldiği sokağa koştu. Ne Nur’un ne de Neslişah’ın üzerinde montları vardı. Ayaklarında ise ev terlikleriyle fırlamışlardı. Neslişah yarasına aldırmadan Hurşit ve Berkay’ın kavgasını görüp Nur’la birlikte onlara doğru koşunca fark etti Beşir, kızını ve arkadaşını.
“Neslişah!” dedi bu defa ama Neslişah duymuyordu bile.
Karahan, Mehmet ve Tarık da koştular diğer taraftan. İki taraf da birbirlerine öfkeyle bakıyordu. Beşir Bey kızının kolundan tutup kendine çekti ve elini beline atıp havaya iki el ateş etti.
Berkay ve Hurşit’in elleri birbirlerinin yakalarında, burunlarından soluyarak durdular. Neslişah’ın gözleri korkuyla açılırken, Nur da ne olduğuna kalmıştı. Hurşit dişlerinin arasından:
“Ona bir daha el kaldırırsan senin o elini kırarım.” diye tısladı Berkay’a.
Berkay ise:
“Kırsana lan hadi! Sikerim senin adamlığını!” deyip yumruğunu kaldırmasıyla Beşir işaret edip adamlarını gençlerin üzerine saldı.
Ellerinde sopalarla harekete geçti Beşir’in adamları. Ne Karahan’ın, ne Hurşit'in, ne Tarık’ın ne de Mehmet’in gözünde korkudan eser yoktu. Neslişah “Durun!” diye bağırsa da babası onu dinlemiyordu bile. Nur araya girecek olmuştu ama kalabalığın içinde savruluyordu. İnci desen ne Hurşit’i görebiliyor ne de duyabiliyordu.
Artık sokak savaş alanına dönmüştü. Neslişah gözyaşları içinde son gücüyle haykırdı:
“Karahan!!!!”
Çünkü en son gözlerine takılan, sokak lambasının ışığında Karahan’ın kaşından akan kanlardı.
“Bu haksızlık!” dedi Neslişah babasına.
“Bu kadar mı vicdansızsın? Ben… ben seni yanlış tanımışım.”
Ama Beşir duymuyordu Neslişah’ı. Ya da şu an duymak istemiyordu. Nereden geldikleri, nasıl çoğaldıkları belli olmayan onca adam dört genci aralarına almışlardı. Birçoğunu indirmiş olsalar da her birine on adam düşüyordu ve alan daralıyor, kalabalığın içinde sıkışıyorlardı.
Karahan, Mehmet’e sırtını vermişti:
“Üç deyince…” dedi.
Hurşit ise Tarık’la sırt sırta dayanmış, aynı anda diyordu. Tam Karahan “İki…” demişti ki silahlar ardı ardına patladı.
Beşir’in adamları oldukları yerde kalırken, Ateş’in ve Alaz’ın sesi aynı anda yankılandı sokakta:
“DAYI!!!!!”
Beşir, yeğenlerinin neden böyle bir şey yaptığını anlamaya çalışıyordu. Fakat Alaz yolu açarken, Ateş dayısı Beşir’in adamlarına bağırdı:
“Dağılın lan!”
Beşir’e dönüp bakmadan, ellerinde sopalarla geri çekildi adamlar. Çünkü ikiz kardeşlerin gazabını bilmeyen yoktu. Olaya bu şekilde daldılarsa muhakkak bir sıkıntı var demekti.
Adamlar geri çekilirken Karahan’ın sağında ve solunda Ateş ile Alaz durdu. İkisi de korkusuzca onca adamın arasına dalan kardeşlerine baktılar. Yandan Alaz, ceketinin cebinden çıkardığı mendili Karahan’a attı. Karahan, abisi olduğunu bildiği adamların arasında Alaz’ın attığı mendili yakaladı ve kaşına bastırdı. Bir şey vardı, hissediyordu.
Ateş, dayısına birkaç adım yaklaşarak:
“Bu olay burada kapandı dayı.” dedi.
Beşir, Neslişah’ın kolunu bıraktığında kız babasının sıktığı kolunu tuttu. Canı yanmıştı ama karşısındaki Karahan’ın halini gördüğünde daha da fena olmuştu.
Beşir, Ateş’in önünde durup:
“Ne diyorsun yeğenim sen?” dedi.
Ateş biraz daha sesini yükselterek konuştu:
“Bu konu kapandı diyorum dayı. Böyle bir olay bir daha yaşanmayacak!”
Beşir, öfkeyle açtığı gözlerini Ateş’in gözlerine dikti:
“Ne anlatıyorsun lan sen! Kime posta koyuyorsun oğlum sen! Ben senin dayınım lan!” derken eliyle Ateş’in arkasındaki Karahan’ı işaret edip bağırdı:
“Bu ırz düşmanını mı koruyorsun sen, ha!”
Ateş, ellerini arkasında birleştirip başını biraz eğdi. Arkasında her an saldırmaya hazır olan Karahan’ın çenesinin kasıldığını gördü. Derin bir nefes alıp kaşlarını çattı ve dayısından uzun olduğu için tepeden bakarak daha da fazla bağırdı:
“O ırz düşmanı dediğin benim kardeşim!”
Dediğinde Karahan, Mehmet, Hurşit, Tarık ve Alaz hariç diğer herkes şaşkınlık içinde donakaldılar.
Beşir’in gözleri öfkeyle yanarken, sokakta yankılanan sessizlik Ateş’in sözleriyle parçalanmıştı. Herkes donakalmış, nefesler tutulmuştu.Yıllardır saklanan gerçeğin ağırlığı bir anda omuzlarından kalkmıştı Karahan'ın. Neslişah, gözleri dolu dolu Karahan’a bakıyor, Nur ve İnci ise şaşkınlıkla etrafı süzüyordu.
Ateş’in haykırışı sadece Beşir’e değil, bütün konağa ve bütün geçmişe meydan okumaydı...