Ölümün ürpertici sessizliği bahçedeki dört kişinin üzerine bir karabasan gibi çöktü. Sessiz arazide iki el silah sesi duyulduktan kısa bir süre sonra Arena'nın tüm ışıkları yanmıştı. Eddie'nin elindeki silah Alisha'nın onu profesyonelce kolundan vurması sonrasında yere düşmüştü ancak tüm bakışlar toprağın üzerinde bilinçsizce yatan Melanie'deydi.
Hope hızla yere çökerek sesli ağlamalarını bastıramazken, titreyen elleriyle Melanie'nin toprağın üzerine düşen başını kucağına aldı.
Eddie hırsla, "Melanie'yi siz öldürdünüz değil mi!?" Diyerek karşısında duran iki kadına doğru bir adım attı. Sesinden öfke taşıyordu. "Birazdan tüm üyeler burada olacak. Hepinizin cesedini dostumu yaktığınız gibi yakacağım!"
Hope başını kaldırıp, acıyla kolunu tutan Eddie'ye baktı. Yüzünde acısını bastıran bir öfke ve kin vardı. Daha sesli ağlarken titreyen elini Melanin nabzına bastırdı. Zayıftı. Bakışlarını ayakta direk Eddie'ye bakan Alisha'ya çevirdi. Silahının namlusu hala Eddie'nin üzerindeydi ancak transa girmiş gibi hiçbir tepki göstermiyordu. En az Hope kadar o da dehşet içindeydi.
"Ölüyor Alisha! Ölüyor!"
Hope'un yüksek sesiyle Alisha göğüsüne sert bir yumruk yemiş gibi nefessiz kaldı. Dişlerini sıkıp, kısa bir an gözlerini kapattı. Bu duymak istediği son şey bile değildi. Yeşil gözleri tekrar açıldığında, Eddie'nin öfkeli yüzüne kat ve kat daha fazla taşıdığı öfkeyle karşılık verdi.
"DOSTUN MU!?" Dedi içindeki tüm acıyı haykırırcasına. "Sen az önce kimi vurduğunu biliyor musun lanet olası!?"
Eddie, karşısındaki kadının kar maskesinden görünen yeşil gözlerine kısa bir an afallamış ifadeyle bakarken Hope'un hareketlenmesiyle çatık kaşlarla ona döndü. Hope Melanie'nin yüzündeki kar maskesini yüzü görünecek kadar yukarı sıyırdığında dehşet içinde mezarın üzerinde yatan dostuna baktı.
"M-Melanie."
Titrek ve fısıltılı çıkan sesiyle başını iki yana sallayarak bir kaç adım geri gitti. Morarmış dudaklarının arasından kan sızıyordu. Teni ise her zamankinden daha beyaz ve solgundu. Öldüğünü bildiği kişiyi vurmuş olmanın şokunu üzerinden atamayarak olduğu yere çöktü.
"B-bu imkansız."
Fabrikanın demir kapısının açılma sesiyle iki genç kadın birbirine baktı. Ardından Hope hızla Melanie'nin yüzünü kapattı. Yerde oturmuş bir halde şoktan kurtulamayan Eddie, buradan tek çıkış biletleriydi. Bu düşünce Alisha'yı harekete geçirdi. Hızlı bir kaç adımla tam karşına geçip, kolundan tuttuğu gibi ayağa kaldırdı.
Birden fazla koşma sesleri duyulmaya başladı. Geliyorlardı. Hope adrenalinin vücuduna yaydığı güçle, Melanie'nin kollarından sıkıca tutarak sırtına alırken, Alisha kolunu Eddie'nin boynuna dolayarak, silahın soğuk namlusunu şakağına dayadı.
"Oyuncak zannettiğin ölümün acısını her gün yaşayacaksın." Dedi tehlikeli bir tınıyla. "İnan bana Eddie bu yaptığın yanına kalmayacak."
Eddie hiçbir karşılıkta bulunmuyor, yaşadığı şoktan çıkamıyordu. Üyelerin koşma seslerini dahi duymuyordu. Gözlerini vurduğu dostundan çekemiyordu. Nasıl yaşıyordu? Madem yaşıyordu neden Genesis'e ulaşmaya çalışmamıştı? Zorla mı orada tutuluyordu? Onu kendisi mi öldürmüştü? Beyninin içinde gezinen tilkilerin ayakları birbirine dolanıyordu. İçinde bulunduğu durumun dahi farkında değildi. Tek bildiği Melanie'yi vurmuş olduğuydu.
Alisha kolları arasında duran adamı zorlanmadan tutmaya devam ederken, Genesis'in tüm üyelerinin gelmesini beklemeye başladı. Nefesleri kesik, kesik ve hızlıydı. Tehlikenin ana merkezinde olmaları bir yana Melanie'ye bir şey olmaması için zamanla yarışıyorlardı. Yarasına tampon dahi yapamayacak kadar çaresiz bir durumun içinde aciz hissediyordu.
İlk önce onu gördü. Tüm bunlara asıl sebep olan kişiyi, Nicolas'ı. Ardından fabrikanın çürük duvarından köşeyi dönen diğer üyeler görüş açısına girdi. Ya ölü, ya diri. Dedi içten içe. Sonuca hazırlandığın an hiçbir tehlike seni korkutmaz Alisha. Şu an içindeki deli cesaretini dışarı çıkarman gerek. Bunlar FBI'da eğitmeni tarafından söylenen Alisha için kıymetli ve asla unutmayacağı sözlerdi. Çünkü her ne kadar bazı şeyler plan ve tekniğe dayansada, deli cesaretinin bir gün mutlaka gerekeceğini biliyordu. İşte o gün, bu gündü.
Caroline, Jayse, Cedric, Dolly ve Nicolas'ın ellerinde tuttukları silahın namlusu doğrudan iki genç kadının üzerindeydi. Çıkış kapısına ulaştıracak olan yolun üzerindeydiler. Hope Melanie'nin ağırlığından dayanamayacak durumdaydı. Eddie ise transta gibi karşısındaki üyelere bakıyordu.
"Silahlarınızın kilit sesini duyduğum an, tetiği çekerim." Diyerek çoktan silahının kilidini açan Alisha namluyu Eddie'nin alnına biraz daha bastırdı.
"Ne istiyorsunuz?"
Cedric'in sorusu yanıtsız kaldı. Nicolas'ın bakışları Hope'un sırtında taşıdığı genç kadına kaydığında buz mavisi gözleri kısıldı. O an Alisha'da istemsizce yüzünü oraya döndü. Zamanları kısıtlıydı.
Dişlerini sıkarak, "Gitmek." dedi. Boyun eğmekten nefret ediyordu. Bu hisle Eddie'nin boynunu saran kolu biraz daha sıkılaştı.
"Arkadaşının ölmesini istemiyorsan bırakın gidelim. Veya cehenneme giderken onu da yanımda götüreceğim."
Nicolas güldü. Bu öyle bir gülüştü ki, soğuk ve aşağılayıcıydı. Dolly'nn kahkahası ölmek üzere olan Melanie'nin ruhuna saygısızlık gibiydi.
"Sen kime kafa tuttuğunun fakrında mısın?" Diyen Dolly'e saldırmak istiyordu. Hope'un inlemesiyle tüm bakışlar ona yönelirken, Hope daha fazla dayanamayarak dizleri üzerine çöktü. İki genç kadında çaresizliği iliklerine kadar hissediyordu.
"Peki sen bir FBI ajanıyla konuştuğunun fakrında mısın?"
Olayın yönü o an değişti. Karşılarında duran kadınlar basit bir düşman değil, hükümet adına çalışan resmî kişilerdi.
"Eddie'yi bırakın. Aksi halde cesedinizi Amerikan hükümeti dahi bulamaz." Caroline karşısındaki kadınların rütbesini umursamadı. Eddie'nin içeri girme ihtimali, yaralı olan diğer bir ajanla güçleniyordu. Bu yüzden kızların hiçbirinin oradan sağ çıkmaması gerekiyordu.
Bu düşünceyle silahının kilidini açtı. "Son kez söylüyorum Eddie'yi bırak."
Nicolas elini Caroline'nın silahının üzerine koydu. "Yüzünüzü ve Amerika Federal Soruşturma Bürosuna ait rozeti gösterin."
Tavrı netti. Aksi taktirde sonuçların acımasızca olacağını belirtircesine kendi silahının kilidini açtı. Ancak Alisha lazım olacağını düşünmediğinden rozetini en son yatağının başucundaki komidinin çekmecesine bırakmıştı.
"Zamanınız daralıyor bayanlar."
Alaycı sesi tüm sinirlerini tepesine çıkarıyor, baş ağrısını katlanılması zor bir hale getiriyordu. Endişe çevrelerini öyle sarmıştı ki, elindeki silah terden kayıyordu.
"Melanie." Dedi son kozunu oynamak zorunda kalarak. Yoksa dostu ölücekti.
"FBI olduğuna asla inanmamıştım." Diyen Jayse erkeksi bir kıkırtıyla güldü.
Adını duyduğu andan itibaren Nicolas'ın ifadesindeki alay tuzla buz olurken, öfkeyle mezara baktı. O an anladı. Melanie'yi öldüren kadınlar karşısındaki iki genç kadındı. Parmağı tereddütsüzce tetiğe baskı yaptığı sırada binaya yaklaşan polis arabasının siren sesleriyle herkes dehşete düştü.
Hope hariç. Zira evden çıkmadan önce ablasının telefonuna her ihtimale karşı bir önlem için alarm kurmuştu. Alarmda tam olarak, "GENESİS." Yazıyordu. Carla'nın uyanıp, kardeşi ve diğer iki dostunu görememiş olması alarmın anlamını açıklığa kavuşturmuştu.
Ekip otomobili kurak arsada hızla ilerleyerek, Arena'nın bahçe kapısının önünde durdu. Kapı açıldığı sırada Jayse Genesis üyelerindeki tüm silahları toplayıp, eski binanın köşesinden dönerek gözden kayboldu.
Otomobilin içinden tek, tek çıkan Carla, Frea, Katherine ve Valeria üniformasızdı. Carla çalıştığı merkezden otomobili alsada üniforma sorununu çözememişti. Lakin hiçbir zaman yaş tahtaya basmayan bir kızdı ve bunun için rozeti yeterliydi.
Bahçe kapısından içeri girdiklerinde kısa bir an gözden kayboldular. Hope kucağından indirdiği Melanie'nin tekrar nabzını kontrol etmek için sürekli olarak titreyen elini nabzına bastırdı.
Hiçbir şey hissedemedi. Bir daha bastırdı ancak nabzı yoktu.
"N-nabız yok."
Titreyen sesiyle gözyaşları bu anı bekliyormuş gibi hızla aktı.
"Nasıl yok!? Tekrar kontrol et!"
Alisha'nın korku dolu sesine karışan ayak seslerinin ardından Revenge üyeleri tamamlandı. Hope bir daha denedi. Melanie'nin solgun yüzüne umutla baktı. Parmaklarının ucu tek bir atış bile hissetmedi.
"Ne oldu bura..."
Carla cümlesini tamamlayamadan dehşetle kardeşinin kucağındaki siyah atleti kandan üzerine yapışmış, bej rengi hırkası dahi kan olmuş Melanie'ye baktı.
"NE YAPTINIZ ONA!?"
Katherine canhıraş çıkan bir sesle tüm üyelere tek tek saldırdı, itti. Valeria kollarından tutarak onu dizginlemeye çalıştı. Kimseden çıt çıkmıyordu. Üstelik tavırları rahat ve gayet olağandı.
"Hemen hastaneye gidiyoruz. Hadi!" Diyerek Hope'a doğru yürüyen Frea, kucağındaki Melanie'ye uzandı. Hope o an daha çok ağlamaya başladı.
"ÖLDÜ!" Dedi tüm gücüyle bağırarak. "ÖLDÜRDÜLER!"
"Hayır, hayır sen korkuyorsun nabzı hissedememişsindir. Bırak Melanie'yi hadi."
Son cümle Genesis'e vurulan en büyük darbeydi. Arena'ya o an bir ateş düştü. Nicolas yerinden fırlayarak kanlar içinde tanımadığı bir kadının kucağında yatan kişiye yöneldi. Yüzünde kar maskesi vardı. Emin olmalıydı. İsim benzerliği olmaması için emin olmalıydı.
Adımları Hope'un yanında son bulduğunda Frea yumruk yaptığı elini bir anda havaya kaldırarak Nicolas'ın yüzüne sert bir yumruk geçirmek istedi. Bileğinden tutulması ise saniyeler sürdü.
Nicolas tuttuğu bileği bırakmadan, "Bir daha deneme bile." dedi boğuk bir sesle. Sinirleri gergin bir misina ipi gibiydi ve her an kopmak üzereydi.
Frea elini sertçe ondan kurtardıktan sonra dişlerini sıkarak silahını belinden çıkardı. Namlu Nicolas'ın göğsünü hedef alırken "Uzak duracaksın!" Dedi.
Nicolas hiçbir tepkide bulunmaksızın bir adım geri gidip, arkasını dönerek yere çöktü. Caroline, Cedric ve Dolly Nicolas'ın yanına yaklaştığı sırada Nicolas çoktan Melanie'nin kar maskesine uzanmıştı. Frea inleyerek silah tutan eliyle saçlarını çekiştirdi. Sadece Melanie yüzünden onu vuramıyordu. Dostuna bunu yapamıyordu.
Nicolas'ın uzun parmakları siyah kumaşın ucunu tuttuğunda uzun zamandır dua etmediği Tanrı'ya ne için dua edeceğini bilemiyordu. Şayet Melanie yerde yaralı halde yatan bu kadınsa yaşıyor olmasını dileyecekti. Değilse şu anki sinirle herkesi öldürebilirdi. Buna engel olacak hiçbir şey yoktu.
Kumaşı yavaşça yüzünden sıyırırken yuvarlak bir çene, köşeli dolgun dudaklar, çıkık elmacık kemikleri, beyaza yakın kirpikler ve kaşlar buz mavisi gözlerine yansıdı. Rengi solmuş yüzünde hiçbir yaşam belirtisi yoktu. Yutkundu.
Parmak uçlarını nabzına bastırdı. Çok yavaştı. Tanımadığı genç kadının kucağından hızla aldığı gibi ayağa kalktı. Sesler vardı. Konuşanlar, bağıranlar ancak algıları tümüne kapanmıştı.
Melanie yaşıyordu. Üstelik şu an kucağında, bir bakış kadar uzağındaydı. Beyinine üşüşen haşereler onlarca soru bırakıyor içini kemiriyordu. Hepsinin sonu 'Neden?'le bitiyordu.
Arena'nın çift kanatlı kapısını ayağıyla iterek açılan kapıdan içeri hızlı adımlarla girdi. Arkasından koşturarak önüne geçen kişi Jayse'dı. Cam çalışma masasında yaptığı ufak işlemden sonra yerdeki gizli bölmenin aralanmasıyla Nicolas kucağındaki Melanie ile birlikte hız kesmeden merdivenlerden aşağıya indi.
Caroline ağlamaktan bitap düşmüştü ve o kurşunu onun çıkaramayacağı aslında şimdiden belliydi. Merdivenleri hızlı adımlarla inerek, Nicolas'ın sedyenin üzerine bıraktığı Melanie'ye baktı. Çok kan kaybetmişti. Sedyenin üzerindeki beyaz kumaş şimdiden kana bulanmıştı.
"Ethan Blake'in d-doktor olduğundan bahsetmiştin. Ona acilen ulaşmam gerekiyor."
Carla bir süre sessiz kaldığında, "Bak bunu burada anlatamam tamam mı? Sadece acele et. Konum atıyorum."
Herkes büyük bir risk altındaydı. Ethan'a telefonda açıklamak bir yana, hastane yerine fabrikada illegal bir suç yüzünden Melanie'nin tedavi edilecek olmasının açıklanacak hiçbir tarafı yoktu. Bu düşünceyle alnını ovmaya başladı. Başka çaren yok Carla, dedi içten içe. Başka çaren yok.
Tüm Revenge üyeleri Arena'nın içine girdiğinde, Katherine Dolly'e döndü. "Nereye götürdünüz onu!?"
"Gelin benimle." Diyerek gizli odanın bulunduğu açık zemine yöneldiğinde yerdeki boşluğu herkes o an farketti. Ardından Alisha Dolly'nin önüne geçerek hızla merdivenlerden aşağıya indi.
Cihazda görünen uzun çizgiler arasında seyrek ritimlere yaşlı gözlerle baktı. Caroline tuttuğu makas yardımıyla Melanie'nin kandan tenine yapışmış atletini keserken elleri titriyordu. Bu şekilde devam edemeyeceğini biliyordu.
Nicolas dolaptan çıkardığı metal tepsiyi, tekerlekli sehpaya koyarak Melanie'nin uzandığı sedyenin yanına getirdi. Oksijen tüpünün kolunu çevirerek, eline aldığı yeşil hava maskesini buğulu gözlerle başına geçirdi. Ufak yüzünün yarısını kaplayan maskede varla yok arası buhar görünüyordu. Nefes alamıyordu. Ve o nefes alamadıkça Nicolas farkında olmadan nefesini tutuyordu.
Tıpkı o gece gibi hissediyordu. Çaresiz ve yapayalnız. Yine yukarıdaki Tanrı ona sırt çevirmişti. Ellerine baktı.
Bu ellerde kaç günahkar can vermişti? Hepsinin ailesinin laneti üzerine çökmüş gibiydi. Elleri defalarca kana bulanmıştı ancak hiçbiri şu an eline bulanan kan kadar canını yakmamıştı. Sanki bir an bakmasa onu tekrar kaybedecek gibi hissediyordu. Belki de ilk kez gölge olup karanlığın içinde kaybolmasından korkuyordu.
•••
Çift kanatlı demir kapıların arasından süzülen duman tüm Arena'nın içine yavaşça yayılmaya başlamıştı. Nicolas elindeki telefona dalgınca bakarken, Melanie'nin dudaklarındaki belli belirsiz tebessümle dudağının bir ucu hafifçe yukarı doğru kıvrıldı.
Telefondaki fotoğraf tırabzanlardan bacaklarını sarkıtarak gizlice onu izlediği güne aitti. Bu düşünceyle farkında olmadan sesli bir şekilde güldü. Melanie'ye odasında yaklaştığında ay tenli kızın içinde yatan aslan o gece bir kediye bürünmüştü. Onu öpmemek için kendini zor tutmuştu.
Şu an neredeydi? Ona kötü davranıyorlar mıydı? Günlerdir bunlarla boğuşuyor. Arandığı telefon kulübelerinin yerini tespit ederek, gittiğinde yokluğuyla karşılaşıyordu.
Öksürmeye başladığında burnuna dolan garip kokuyu o an farketti. Telefonu kotunun ön cebine sıkıştırıp uzandığı yataktan kalktı. Çıplak tenine kısa kollu siyah bir tişört geçirdiği gibi komidinin üzerinde duran silahını aldı. Odasının demir kapısını araladığında yüzüne vuran is ciğerlerini yakmaya başlamıştı.
O sırada odadan çıkan Cedric ve Dolly'e "Caroline ve Jayse'a bakın." Diyerek direktif verdikten sonra atlayarak indiği merdivenlerden isin kaynağına yöneldi.
Silahının kilidini aşağıya indirdikten sonra fabrikanın çift kanatlı kapısını hızla açtı. Ateş bir yol gibi kapının önünden başlayarak bahçedeki kuru otlarda ilerlerken, yavaş adımlarla ateşin yolunu izledi. Yırtıcı bir hayvan gibi bunu yapanı gözleriyle aradığı sırada alevin asıl kaynağıyla olduğu yere çakılırmışçasına durdu. Büyük alev dalgaları buz mavisi gözlerine yansıyordu.
Kemiklerin üzerinde küle dönmek üzere olan kumaş parçaları ciğerlerini yakıyordu. Duyduğu Caroline'e ait çığlıkla hızla başını Fabrika'nın kapısına döndüğünde duvardaki kırmızı yazıyı gördü.
"FLASH BELLEK YOKSA MELANİE DE YOK. KIZINIZ BİR HAFTADIR ÖLÜ OLDUĞU İÇİN KEMİKLERİYLE İDARE EDİN."
Bağırarak defalarca duvara ateş etti. Defalarca silahından çıkan kurşunun göğsüne saplandığını, çatırtı seslerinin yükseldiği ateşte diri, diri yandığını hissetti.
Ölmekten beterdi.
•••
Kaç saat olmuştu? Sessiz bekleyiş sürüyordu. Herkes odanın bir köşesine dağılmış halde yerde süzülen kan gölünü izliyordu. Her yer kırmızıya bulanmıştı. Melanie'nin güçsüz bedeni varla yok arası nabızlarla artık dayanamıyordu.
Caroline Blake'in gelmesiyle Melanie'den uzaklaşarak çöktüğü duvar dibinden saatlerdir kahramanını izliyordu. Melanie onu düştüğü zor durumdan kurtaran bir kahramandı. Aynı zamanda bunca şeye sebep olduğu için kendini suçlamaktan alıkoyamıyordu.
Blake kurşunu çıkarmış, yarayı düzgünce kapatmıştı. Çok kan kaybettiği için hayati değerleri normale dönmüyordu. Eddie'nin koluna bakmak istediğinde cevap olarak reddedilmişti. Zira Eddie o kurşunu beynine yediğini hissediyordu. Frea sonunda dayanamayarak ayağa kalktı.
"İyi misin?"
Yüzünü Ethan'a döndü. Geldiğinden beri hiçbir soru sormadığı için ona minnettardı ancak bunu dile getiremeyecek kadar beyni Melanie'nin sağlığıyla doluydu. Başını sallamakla yetinirken,
"Burada olmaman gerekiyordu." Dedi.
"Bir polis olarak değil, senin ve Melanie'nin arkadaşı olarak buradayım." Dedi hafif bir tebessümle. Frea imayı anlayarak sessiz kaldı. İlk fırsatta soracağını biliyordu. Ethan'ı biraz tanıdıysa meraklı olduğundan şüphe etmiyordu.
Taylor, saatlerdir sessizce ağlayan Katherine'i kolundan tutarak kendine çekti. "Biraz hava alalım. Kan kokusundan kendine gelemiyorsun Katherine."
İkisi birlikte ayağa kalkıp merdivenlere yöneldiği sırada makinanın cihazından gelen tüyler ürpertici ses herkesin kulağına usulca ölümü fısıldadı.
Nicolas hızla çöktüğü yerden kalktı.
"MELANİE!"
İnce bir ip üzerinde duruyordum.
Ayaklarımın altında alevler, karşımda buz mavisi gözleriyle yüzüme bakan adamı izliyordum.
Ne ileri, ne de geri gidebiliyordum.
Ayaklarım yanıyor, günahlarım ağır geliyordu.
Düşüyordum...