Karanlık, ruhumun tek sığınağıydı.
Lakin ben buz mavilerde soluklanmak, orada hayatımı idame ettirmek istiyordum. Bencilceydi, ahmakçaydı, arsızcaydı ve hatta gurursuzcaydı. Delice hareket ediyordum. Güçlüymüşüm gibi davranırken içten içe kararsız kalıyordum.
Oysa onu bırakmak için binlerce nedenim vardı.
Biliyordum. Yalnızca onun tarafından sevilmek istemek beni lekeliyordu. Beni yok ediyor, tüketiyordu. Kendimi tanıyamıyordum. Neden şımarık bir kız çocuğu gibi ille de o diyordum? Oysa bu duygulara yabacıydım zira şımarabileceğim bir ailem hiç olmamıştı.
Fakat ona şımarmak istiyordum.
Gün geçtikçe saplantılı hislerime ruhumu kurban ediyordum.
Gökyüzü kadar mavi gözlerinin üzerini örten karanlık, mavilerini girdaba çevirmişti. Bir çok duygu geçen gözleri gökyüzündeki tüm yıldızları gözlerinde barındırır gibiydi.
Uçurumun kenarında oturuyor elinde tuttuğu silahla karanlığın sarmaladığı görkemli Washington'ı izliyordu. Onu öyle çok özlemiştim ki, neden burada olduğumu dahi sorgulamak aklıma gelmiyordu.
Elindeki silahı toprak zemine bıraktı. "Geri gel Melanie." Dedi kısık bir sesle. "Evine dön."
Dudaklarımı aralamak istedim. Olmadı. Ona doğru bir adım atmak istedim lakin ayaklarım toprak zemine çivilenmiş gibiydi. Ruhum dehşet içinde bedenimin içinde çırpınıyordu. Gelemiyorum, dedim içten içe istiyorum ancak gelemiyorum. Yüzünü bana döndü.
"Oyun oynamak mı istiyorsun?"
Ne söylemek istediğini anlamaya çalışırken, yerdeki silahını alıp, ayağa kalktı. Yanıma doğru yavaş adımlarla gelip, tam karşımda durduğunda,
"Yorgunum Melanie," dedi kısık bir sesle. Yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Ciğerlerimi kasıp kavuran kokusu burnuma doldu. "Seninle savaşamayacak kadar yorgunum. Galibiyetini kutla."
Silah sesi içimden attığım sessiz çığlıklara karıştığında benden yavaşça uzaklaşan bedeni uçuruma savruldu.
Hiçbir galibiyet bu denli mağlup hissettirmemişti...
Çığlıklar kime aitti? Omuzlarımdan sertçe sarsılmam ile gözlerimi dehşet içinde açtım. Hızla yattığım yatakta doğrulduğumda bedenimi saran kollar kime aitti bilmiyordum. Sesli ağlamalarım odayı doldururken, kendimi durdurmak için hiçbir çabada bulunmuyordum.
"Sadece lanet olası bir kabus." Diyerek saçlarımı okşayan Alisha'nın telaşlı sesiyle ağlamalarım daha sesli bir hal almıştı. Çok korkmuştum. Kendini vurmuştu. Nicolas kendini vurmuştu.
"Sakinleş artık lütfen."
Alisha'dan uzaklaşıp, ikna olmak ister gibi karanlık odaya baktım. Akşam Ethan ve Taylor gittikten sonra yukarı çıkıp, uyumuştum. Hepsi kabustu. Şükürler olsun. Şükürler olsun Tanrım. Ellerimi yüzüme kapatıp başımı iki yana sallarken,
"T-Tanrı şahidim çok korktum." Dedim titrek bir sesle.
"Bende attığın çığlıklardan çok korktum." Dedi uykulu bir ifadeyle yüzüme bakarak.
Hızla yattığım yataktan kalkıp çizgili şort ve terden sırılsıklam olmuş askılı siyah atleti çıkarmadan dolaptan aldığım bej rengi hırkayı üzerime giydim. Üstümü çıkarmakla zaman kaybedemezdim.
Alisha hayretle "Ne yapıyorsun?" Dediğinde,
Tereddütsüzce "Gidiyorum," dedim.
"Ne!?"
Başucumdaki komidinin üzerinden telefonu alıp, saate baktım.
01.01 am
(Gece)
"Nereye gidiyorsun Melanie? Saçmalama!" Diyerek titreyen ellerimdeki telefonu çekip aldığında hızla öne atılıp, arkasına sakladığı koluna uzanarak sertçe elinden aldım.
"Gitmem lazım. İyi olduğunu bilmem lazım." Dedim telaşla. Kapının önüne geçerken,
"Kimin!?" Dedi.
"Lanet olsun! Sorularla zaman kaybettirmek yerine yardımcı olsan ölür müsün Alisha!?"
Odanın kapısı vurulduğunda gözlerimi irice açarak yüzüne baktım. Bunu kızların bilmesine gerek yoktu. Bunca tehlikeyi göze alıp, Genesis'e plan kuruyorlardı ve şimdi onların başkanı olan kişi için evden çıkmam büyük bir kaos yaratırdı. Başımı iki yana sallarken, Alisha sıkıntılı bir nefes vererek arkasını dönüp kapıyı açtı.
Kapının pervazına omzunu yaslayarak zorlukla ayakta duran Hope uyku bandını yukarı kaldırmış, bir eliyle başını kaşıyordu.
"Çığlık sesi duydum. Hanginizden geldi kızlar?"
Alisha ile aynı odada kalıyorduk. Hope ise hemen yan odamızda Carla ile birlikte kalıyordu. Benden gelmediyse Alisha'dan gelmiş olduğu anlamına geliyordu. Dudaklarımı dişlerken, Alisha parmağıyla beni işaret ederek, "Kabus gördü ve şimdi de dışarı çıkmaya kalkıyor." Dedi bıkkınlıkla.
"Alisha!" Dedim tıslar gibi.
"Ne!? Bu saatte dışarı çıkmana izin vereceğimi nereden çıkardın Melanie!? Biraz mantıklı ol!"
Hope kaşlarını yukarı kaldırarak ikimize birden bakarken, paytak adımlarla odaya girip arkasından kapıyı kapattı. Şimdi bir de Hope ile uğraşacaktım.
"Ne gördün?" Dedi gözlerini ovuşturarak.
Ayağımı ritmik hareketlerle yere vururken, "Nicolas'ı," dedim sıkıntılı bir nefes vererek. "İyi değildi. Yorgunum diyordu."
"Bunun için mi çığlık çığlığa bağırdın?" Alisha gözlerini kısarak yüzüme bakarken, sitemle yüzüne baktım. "Kendini vurdu!"
"Evet Hope, peşinde olduğumuz adama Melanie'nin aşık olduğunu öğrendiğimize göre yarından itibaren tüm kızları toplayarak bir toplantı yapıyoruz."
Kolunu tutarak, "Saçmalama." dedim. Ancak aşık olduğum kısmına mı yoksa kızlara söyleyecek olmasına mı, hangisine saçmalama dediğimi bilmiyordum. Belki de hepsiydi. Sesli bir nefes verip, kolunu elimden kurtardı.
"Asıl saçmalayan sensin. Bu saatte Nicolas'ı mı görmeye gideceksin!? Adam seni ölü biliyor Melanie!"
"Planları bozmayacağım. Sadece onu görmem lazım. Bir yolunu bulup Arena'ya gizlice girerim. Lütfen zorluk çıkarma Alisha."
"Tanrı aşkına onu sevmiyorsun Melanie. Seven insan intikam hırsıyla dolup taşmaz. Kendin söyledin hepsi tensel çekimden ibaret."
Hayır, değil! Demek istedim. Fakat Alisha'nın olduğu yerden tam olarak böyle görünüyordu. Sessiz kaldığımda bir kaç adımla karşıma geçti.
"Sevmediğin birini merak edemezsin. Senin ki farklı bir durum. Sanki ona zarar verenin yalnızca sen olduğunu bilmek istiyorsun. Yanılıyor muyum?" Yine cevap veremedim.
"Bu yüzden hiçbir yere gitmiyorsun zaten sabah Genesis'in yeni planı için toplantı yapacağız akşam ise darbemizi vuracağız. Merak etme Nicolas'a tek zarar veren sen olacaksın." Dedi göz kırparak. İstediğim planlarına zarar vermekti, ona değil. Ve şu an iyi olduğunu bilmem gerekiyordu. Geri, geri gidip yorgunca yatağa oturdum. Bakışlarımı usulca ellerime indirdim.
"Biliyorum haketmiyor." Dedim tükenmiş bir ifadeyle. "Biliyorum, değmiyor. Biliyorum, kendimi aşağılamaktan başka bir işe yaramıyor."
Tüm kabullenmişliğimle gözyaşlarım kirpiklerimde ölüm fermanını vererek teker, teker firar ederken başımı kaldırıp, yüzüne baktım. Dudaklarım yabancı olduğu kelimeyi ilk kez çıkarmanın heyecanını yaşıyordu. Oysa bunu itiraf ettiğim kişinin Alisha ve Hope olmaması gerekiyordu.
"Ama seviyorum."
Gözlerini kapatıp, sesli bir nefes verdi. Tekrar açtığında bakışlarının odağı bu kez ben değildim. Üstelik sırıtıyordu.
"Üstüne bir şeyler giy Hope. Aksiyonlu bir gece bizi bekliyor."
Afallamış bir ifadeyle yüzüne bakarken, parmağını bana doğrulttu. "Ve sen." Dedi gülümsemesi genişlerken. "Bir daha aşkını itiraf etmek için beni bu kadar uğraştırma."
Dehşet içinde yüzüne bakarken, oralı olmadan dolabına yönelmesiyle yatağın üzerindeki yastığı alıp, inleyerek üzerine fırlattım. "Resmen beni kandırdın!"
Hope kahkahalarla gülerken bu kez de yerdeki parmak arası terliği aldım. Gülmesi yüzünde donduğunda kısa süren bakışmamız terliğin elimden çıkmasıyla son buldu. Koşarak odadan çıkıp kapıyı hızla kapattığında, terlik kapattığı kapıya çarparak yere düştü.
"Bunun acısını mutlaka çıkaracağım!" Dedim sinirle inleyerek.
Mutlaka!
?
Fabrikanın bulunduğu yola girdiğimizde, Alisha muhtemelen fark edilmememiz için arabanın farlarını söndürdü. Nicolas'a olan ahım içimdeki yalnız kıza bir lanet gibi musallat oluyordu. Burada ne işin var aptal!? Dedim içten içe. Seni haketmeyen, duygularını arsızca kullanarak Genesis'e boyun eğmeni sağlayan bu adi herifin barınağında ne işin var senin!?
Aptal Melanie. Duygularına yenik düşen, aptal Melanie.
Araba büyük arazinin toprak yoluna girdiğinde hafifçe sarsılmaya başladık. Arazinin tam ortasında kalan çürük binadan en uzak noktada, Alisha yavaşlayarak motoru durdurdu.
Yol boyunca sessizdim. Zira kendimle yeterince konuşmuş içimi çiğ, çiğ yemiştim. Villada onu delice merak ederken yol boyunca bunun aptalca bir fikir olduğunu düşündüm. Burada olmamalıydım.
Dengesizin tekisin Melanie!
"Şimdi ne yapıyoruz kızlar?"
Uzaktaki fabrikayı izlemeyi kesip, yüzümü ön koltuktan bana dönen Hope'a çevirdim. Ela gözlerinde heyecan vardı. Omuz silkerek dikiz aynasından beni izleyen Alisha'ya döndüm.
"Carla olmadığına göre bugün patron sizsiniz."
"Villadaki o telaşlı kızı gördün mü Alisha?" Diyerek durum analizi yapmaya çalışan Hope'a sessizce baktım. İçimde bastıramadığım bir heyecan vardı. Bu onu görecek olmamın verdiği histi ancak buna sevinemiyordum bile. Hata olduğunu geçte olsa anladığından olsa gerek.
"Aramızda yok gibi."
Sessizliğimi sürdürerek yanımdaki büyük siyah çantayı kucağıma alıp, fermuarını açtım. İçindeki laptobu aldığımda ayağımı ritmik hareketlerle yere vurarak masaüstünün açılmasını bekledim.
"Melanie artık konuşsan diyorum. Ne yapıyorsun?"
Başımı laptoptan kaldırmadan masaüstündeki programa girdim. Ellerim klavyede bilinçsizce hızla geziniyordu. Fabrikanın içi gözümün önünde canlanırken, Çift kanatlı demir kapıdan içeri girdim. Görüş açıma ilk giren lacivert koltuk takımı, ahşap orta sehpaydı. Solda duran amerikan mutfağını salonla ayıran bar tezgahını es geçerek sağıma baktım. Eddie'nin camdan çalışma masasının üzerinde üç monitör bulunuyordu. Sağ ve solda duran demir merdivenleri, üst kattaki tırabzanları, kaldığım odayı... Sanki daha dün Arena'daymışım gibi her bir ayrıntıyı hatırlıyordum. Ekranda beliren rakamlar ve kodlar hızla aşağıya doğru ilerlemeye devam ederken,
"Fabrikanın çevresinde ve ana girişinde kameralar var." Dedim Alisha'yı yanıtsız bıraktığımın farkına vararak. "Eddie'nin monitörleri 7/24 fabrikayı izleyen kamera görüntülerini gösteriyor." Dedikten sonra hızla bir kaç tuşa daha dokundum. Ekranda beliren, "Sistem devredışı bırakıldı." Yazısıyla başımı kaldırıp, beni izleyen kızlara döndüm.
"Devredışı bıraktım."
"Hadi o zaman gidelim!" Diyerek heyecanla konuşan Hope oturduğu koltukta önüne dönüp, yerdeki çantasına uzandı. İçinden çıkardığı kar maskelerini Alisha ve bana attıktan sonra "Tedbir her zaman iyidir." Dedi gülümseyerek.
Kucağımda duran kar maskesini elime aldığımda, dudaklarımı dişlemeye başladım. Buraya kadar geldin Melanie. Dedim içten içe. Gör lanet olasıca domuzu da için rahatlasın.
Beyaza yakın saçlarımı bileğimdeki lastik tokayla dağınık bir topuz yaptıktan sonra kar maskesini yüzüme geçirdim. "Altımızda şort, yüzümüzde kar maskesiyle şayet onlarla karşı karşıya gelirsek, muhtemelen onlar için tehlike arz edeceğimizi düşünmeyeceklerdir. İçkili bir kaç ergen bile diyebilirler."
Alisha ve Hope kahkahalarla gülmeye başladığında yüzümü buruşturdum. "Espiri yapmadım kızlar."
Alisha kahkahasından geriye kalan iç çekmelerle, kolunu koltuğun sırtını yasladığı yerine koyarak bana döndü.
"Aslında mantıken kız olduğumuzu anlayacaklardır." Dedi. Hala sırıtıyordu. "Seninle kaçarken muhtemelen seni benim adamım zannettiklerinde veya ben defalarca Nicolas ile telefon kulübelerinde konuştuğumda kız olduğumuzu zaten anlamışlardı." Diyen Alisha'nın lafını Hope tamamladı.
"Ve bizi görürlerse 'sözde' Melanie'yi öldüren kişilerle karşı karşıya olduklarını anlayacaklardır. Genesis'le uğraşan başka kızlar yoksa tabii." Dedi gülerek.
Her ne kadar gülüyor olsalarda aslında konu ciddiydi. "Şayet bizi görürlerse, tüm oklar bize yönelecek." Dedim düşünceli bir sesle. "Beni öldüren kişilerin hala Genesis ile uğraştığını düşünecekler. Görevlerine taş koyduğumuz o gece Alisha'nın duvara yazdığı "REVENGE DAY!" in biz olduğumuzu anlamaları için şu an bizi görmeleri yeterli kızlar."
Alisha tek kaşını kaldırıp yüzüme baktı. "O halde sende Nicolas'ın dediği gibi bir gölge olacaksın kızım." Dedikten sonra göz kırptı. Hope Alisha'ya şeytani bir tebessümle döndü.
"Düşünsene kızım! Bir gün Nicolas Melanie'nin yaşadığını ve tüm bunları yapanın o olduğunu öğrenirse, kendi yarattığı gölgeyi tanıyamamanın şokunu yaşayacak. Harika değil mi?"
Tam olarak durum buydu. O gün gelir miydi? Bilemiyordum. Karşısına çıkmak yerine hislerimle oynamasının bedelini ödetmeyi yeğlerdim. Arabadan indiğimizde, cılız serinlik çıplak bacaklarıma vurdu. Cırcır böceklerinin sesleri dışında çıt çıkmıyordu. Arena'nın konumundan dolayı bir araba dahi geçmiyordu.
Bakımsız kuru otların içinden geçerken, bacaklarımı çizmesini umursayamayacak kadar heyecanım körüklenmişti. Uzun bir zaman sonra onu görecektim. Bir aydan daha uzun bir süredir görmediğim yüzünü... Acaba uyuyor muydu? Belki de salonda elinden düşmeyen kehribar rengi sıvıyı dalgınca izliyordu.
Telefonunda hala fotoğrafım duruyor muydu?
Büyük arazi ile Arena'nın bahçesini ayıran tel çitlerin önüne geldiğimizde tırmanarak yukarı çıktık. Tellerin üzerindeki sivri dikenler ellerimi ve çıplak bacaklarımı kanatırken bahçeye atladım. Bu ne ki Melanie? Dedim içten içe. Senin kalbin yaralı, apse tutmuş kızım.
"Önce bahçeyi kontrol edelim." Diyerek kısık sesle konuşan Alisha'ya sadece baş sallamasıyla karşılık vererek sessiz adımlarla peşinden ilerliyordum. Arena'nın çatlak duvarlarının dibine sinerek ilk köşeyi döndük. Tehlike köşeye ulaşana kadardı. Her an birinin karşımıza çıkma olasılığıyla adımlarımız daha da hızlanmıştı.
Alisha köşeye ilk ulaşan kişi olurken başını uzatıp bahçeyi kontrol etti. Dönmesiyle hızımı kesmeden peşinden köşeyi döndüğümde bir şeye çarpmamla atmak üzere olduğum çığlığı boğazımın içinde güçlükle tuttum. Yinede boğazımdan istemsizce hırıltılı bir ses yükselmişti.
Çarptığım kişinin Alisha olmasıyla elimi hızla atan kalbimin üzerine koyarken, boştaki elimle omuzuna sert bir yumruk geçirdim.
"Ödümü kopardın Alisha!" Sesim kısık ve inler gibi çıkmıştı. Yumruğuma hiçbir tepki göstermezken, arkasını dahi dönmedi. Hope hızla önüme geçip, Alisha'nın yanında durduğunda irkilerek ellerini ağzına kapattı. Ardından bir kaç adım geri gitti.
Bir şey olmuştu.
Ve ben öğrenmekten korkuyordum.
Bacaklarım tehlikeyi sezmiş gibi titrerken bir kaç adımla taş kesilmiş gibi duran Alisha ve Hope'un yanına gittim. Karanlığın içinde ay ışında parlayan siyah mermeri gördüm. Elim Arena'nın çürük duvarına güç almak ister gibi tutunurken diri, diri mezara girdiğimi hissediyordum.
Melanie Rudka
May 7 th 2019
June 4 th 2019
Rest in peace
Ölüm her canlının mutlak sonuydu. Genesis Örgüt'üne girdiğim tarih doğum tarihim olarak yazılırken, Ölüm günüm kemikleri bıraktığımız gecenin bir hafta öncesi olarak atılmıştı. Bunun nedenini biliyordum. Duvara kırmızı sprey ile yazdığım yazıda bir hafta önce öldüğümle ilgili bilgilendirmeyi de göz önüne almışlardı.
Bana ait olduğuna inandıkları kemikler mezarın altında yatarken, asıl mağlup olanın ben olduğum gerçeği yüzüme bir tokat gibi çarptı. En azından ölüyken değer görüyorsun Melanie. Yüzüne karşı saygı duymayan insanlar, cesedine saygı gösteriyorlar. Orada huzur bulmanı diliyorlar. Ölmüşsün Melanie. Dedim içten içe. Ölmüşsün ağlayanın yok.
"Şimdi ne yapacağız?"
Alisha'nın kısık ancak titrek sesiyle bakışlarımı siyah mezar taşından çekerek, ona yönelttim.
"Buraya hiç gelmemeliydik."
"Ne yani onu görmeyecek misin?"
Hope'un ağladığını belli eden pürüzlü sesiyle bakışlarımı tekrar mezar taşına yönelttim. Kendim için akıtacak yaşlarım tükenmiş olmalıydı. Başımı yorgunca iki yana sallarken, elimi yaslandığım duvardan çektim.
Tam o anda karanlığına sığındığımız gecede kulaklarıma uğursuz bir ses doldu. Kilit sesi. Tüm bedenimi sarmalayan ürperti ile sonucunu düşünmedim. Belimdeki silahı hızla çekerek arkama döndüm.
Bir el silah sesi sessizliği çığ gibi yarıp, geçtiğinde dehşetle karşımdaki adama baktım. Karnımın üzerindeki sıcaklığa ellerim kapanırken, dudaklarımın arasından çıkan acı iniltiyi Hope'un çığlığı bastırıyordu. Sertçe dizlerimin üzerine düştüm. Bir el silah sesi daha duyulduğunda başım nemli toprağa çarptı. Şakağımdan süzülerek saçlarımın arasına karışan gözyaşıyla gözlerim sonsuz karanlığına ilk adımını attı.
İnce bir ip üzerinde duruyordum.
Ayaklarımın altında alevler, karşımda cennet. Ne ileri, ne de geri gidebiliyordum.
Ayaklarım yanıyor, günahlarım ağır geliyordu.
Yürüyemiyordum...