Alper,
Seher’e bir şekilde sahip olmalıyım. Zorla sahip olmak aklıma gelen seçeneklerden biri ama Seher söz konusu olunca bu işe yaramaz. Kız tam bir deli fişek. İki aşireti öldürüleceğini bile bile peşine takmış, üstelik düğün arifesinde. Kaç defa yolda seyir halindeki arabaların önüne atlamış, başına silah dayandığında oradaydım. Gözünü bile kırpmamış biri. Ona rızası olmadan sahip olmak, onu tamamen kaybetmek demekti. Bütün seçenekleri değerlendiriyordum. En doğrusu ona aşık olduğumu, onu önemsediğimi göstermekti. Tehdit ederek ya da şantaj yaparak onu tutamayacağımı anlamıştım.
Otele vardığımızda akşam üzeriydi. Kapıdaki korumaları tanımıştı. “Beni yine kapı dışarı etsenize,” diyerek adamlara doğru yürüdü, gelip gidenleri umursamadan.
Adamlar başlarını eğdi, “Özür dileriz Seher Hanım, bilmiyorduk,” dediler mahcup bir şekilde.
“Size hesabını soracağımı söyledim değil mi?” diyerek fark ettirmeden, adamların nasıl iki büklüm olduğunu izliyordu.
Bu kız, başkası olsaydı adamları hemen işten attırırdı ama o, bir çocuk azarlar gibi onları azarlıyordu. “Gerçekten üzgünüz,” dediler. “Dua edin, şimdilik yorgunum, yoksa size gününüzü gösterirdim,” diyerek ilerledi.
Ben sadece izliyordum. Burak içeri girdiğimizi gördü ve iki büklüm bize doğru geldi. “Seher Hanım, lütfen affedin. Bu işe çok ihtiyacım var, çocuklarım var,” diyordu. Sanki Seher’in onu işten kovacağına emindi.
“Beni adi bir suçlu gibi sokağa attın. Dilenci muamelesi yaptın. Soğukta tirtir titrerken acımadın, ben niye sana acıyayım,” dediğinde, aslında ne kadar sert ve dobra olduğunu da anlamıştım. Bu kız gerçekten tuhaftı, lafını esirgemiyordu. “Çocuklarım var Seher Hanım, lütfen,” diye yalvarmaya devam etti Burak.
Seher, hiç beklemediğim bir şekilde Burak’a dik dik baktı. “Kaç tane?” diye sordu.
“İki tane Seher Hanım, bir kız bir oğlan, ellerinizden öperler,” dedi Burak.
Seher, bana dönerek, “Duydun mu, bu sefer de beni yaşlı yaptı,” dedi. Ben ona baktım. Anlamamıştım ama göz kırptı.
“Bu daha büyük bir suç,” dedim, onun oyununa katılarak.
“Öyle demek istemedim, lafın gelişi,” diye savunmaya geçti Burak.
Seher elini kaldırdı, “Sus, ben duyduğumu duydum. Yarın çocuklarını bana getireceksin,” dedi ve uzaklaştık.
***
Seher,
Oteldeki karşılaşmam gerçekten keyifliydi. Onlara zarar vermek niyetinde değildim. Benden dolayı başlarına bir şey gelsin istemezdim. Sonuçta işlerini yapıyorlardı. Belki de bana karşı böyle durmalarının nedeni, bana daha önce nasıl davrandığımı unutmamış olmalarıydı. O an kendimi düşününce, belki de kimse farklı bir şey yapmazdı. Sadece birazcık ders vermek istemiştim.
Koridorda ilerlerken Alper’in eli elime değdi. Kasıtlı olduğunu fark ettim, elimi tutmaya çalışıyordu. “Hayırdır Alper?” dedim, biraz soğuk bir şekilde, daha fazla ileri gitmesini istemediğimi belirterek. Artık müthiş bir özgüvenim vardı. Hikayemi saklayarak kendime yazık etmişim. Şimdi kim olduğumu ve neden burada olduğumu herkes biliyordu, o yüzden olduğum gibi görünmemde bir sakınca yoktu.
Alper hemen savunmaya geçti. “Yanlış anladın Seher,” dedi.
Yanlış anlamamıştım. Belli ki bana yürüyordu. “Seni mutlu edeceğim” demeler, elimi tutup öpmeler… Evet, köylü olabilirdim ama salak değildim. Onun bana yaklaşmasının Altay’la arasındaki sürtüşmeyle de ilgisi olduğunu biliyordum. Büyük başlar tepişirken, benim gibi küçük başların ezilmesi kaçınılmazdı. Sınırlarımı tekrar çizmem gerekiyordu.
Yine de bozuntuya vermeden, “Kusura bakma, aklım pek başımda değil,” diyerek konuyu kapattım.
Odaya girdiğimizde, çıkmasını bekledim ama gitmeye niyeti yoktu. Sonunda dayanamayıp, “Alper, sen nerede yaşıyorsun?” diye sordum.
Sorumu gayet net sormuştum ama o farklı anladı. “Annemle yaşıyorum,” dedi.
Bir an duraksadım. “Annenle mi?” diye sordum, şüpheyle.
Sanki ne demek istediğimi o an anladı. “Altay üvey kardeşim, annelerimiz farklı,” dedi.
İçimde Altay’la ilgili bir şeyler yine kırıldı. O konu olunca ne sınır kalıyordu ne de mesafe…
“Onun annesi nerede? Küsler mi? Neden ayrı yaşıyorlar?” diye peş peşe sorular sıraladım.
Alper’in yüzü gerildi. Aptallığımı iyice belli etmiştim. Ağzından laf alırım umuduyla çırpınırken, o gayet rahat ve profesyonel bir şekilde, “Önemli değil. İhtiyaç olursa öğrenirsin,” diyerek kapıyı açtı.
İçimden, İhtiyacım var işte, görmüyor musun? Onunla ilgili her şeyi bilmek istiyorum, diye geçirdim.
Sonra kendime kızdım. Kendine gel Seher!
Beni sorularımla baş başa bırakıp çıkmak üzereyken birden durdu. Hafifçe dönüp omzunun üzerinden, “Kim bilir, belki de annemle tanışırsın,” dedi, imalı bir şekilde.
Sonra kapıyı yavaşça kapatıp çıktı.
Bir süre öylece kapıya baktım. Alper, her zamanki gibi pazarlıklıydı. Her şeyin içinde bir oyun, bir hesap vardı.
Ama benim kafamda sadece Altay vardı.
Altay’ın hayatı merkezime oturmuştu. Sanki kendi hikâyemin kahramanı değil de onun hikâyesinde bir figürandım. Ne kadar uzaklaşmaya çalışsam da aklım hep ona kayıyordu.
Sonra o iç çamaşırlarını düşündüm.
Yatağa uzandım, omuzlarımda bir dünya yük vardı sanki… Ama tuhaf bir şekilde içimde bir rahatlık da vardı.
***
Altay,
Alper’in Seher’i neden aceleyle çıkardığını anlayabiliyordum; “o bana ait” demek istiyordu. Nedense onunla konuşmam gereken çok şey varmış gibi hissediyordum ama bir türlü ağzımı açıp tek kelime edemiyordum. Ettiğimde de sürekli zırvalayıp duruyordum. Aklımdan geçenleri olduğu gibi anlatamamıştım. Babam ve Alper’in yanında “Gitme” deseydim, yine de gider miydi?
Yalancıktan da olsa hâlâ Alper’in karısıydı. Ve Alper, buna kesinlikle engel olurdu. Seher’den kolay kolay vazgeçmeyecekti. Ona olan ilgisinden değil, bana duyduğu garezden.
Babamın “Hadi hastaneye,” diyerek daha fazla ısrar etmesine dayanamadım. Hazırlanıp Arwen Hastanesine gittik. Seher’in kaldığı odaya yerleşmek istediğimde başka bir oda ayarlamak istediler ama kararlı bir şekilde reddettim. Odaya girdiğimizde babam bana zavallı birine bakar gibi bakıyordu. Ve haklıydı. Öyleydim.
Babamın bakışları içimi delip geçerken ne diyeceğimi bilemiyordum. Zavallıydım, evet. Seher’i göz göre göre kaybediyordum. Ama en kötüsü, onu gerçekten hiç kazanamamış olmamdı.
Odaya girdiğimde her şey bıraktığım gibiydi. Seher’in kokusu hâlâ buradaydı. Yatağın kenarına oturduğumda parmaklarımı çarşafın üzerinde gezdirdim. Bu kadar kısa sürede hayatımın tam ortasına düşen birini nasıl böyle kolay kaybedebilirdim?
Babam, “Altay,” diye seslendi. Başımla ona döndüğümde yüzünde o her şeyi bilen bakış vardı. “Sen ne yapmaya çalışıyorsun oğlum?”
Ne yapıyordum gerçekten? Seher’i kaybetmemek için elimden hiçbir şey gelmemişti. Alper ona sahip çıkarken ben sadece izlemekle yetinmiştim. Şimdi ise ona dair ne varsa bir hastane odasında sessizce kayboluyordu.
“Hiç,” dedim kısık bir sesle. “Hiçbir şey yapmıyorum.”
Babam derin bir nefes alıp gözlerini kapattı. “İşte en büyük sorunun da bu,” dedi. “Sen hiçbir şey yapmıyorsun.”
Babamın sözleri içimde bir şeyleri yerinden oynattı. Ellerimi çarşafın üzerinde sıkarken gözlerimi yere diktim.
“Ne yapabilirdim ki?” diye sordum, sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısık çıkmıştı.
Babam sandalyesine oturdu, dirseklerini dizlerine koyarak bana yaklaştı. “Onu seviyorsan, git ve söyle,” dedi. “Ama eğer korkuyorsan, o zaman bırak gitsin. Çünkü bir adam ya sevdiğini sahiplenir ya da onu hak eden birine bırakır.”
Başımı kaldırıp ona baktım. “Seher artık Alper’in karısı,” dedim acı acı gülerek. “Bunu yapamam.”
Babam başını iki yana salladı. “Alper’in seninle bir yarışı var, Altay. Seher onun umurunda bile değil, bunu göremiyor musun?”
Gözlerimi kıstım. İçimde hep aynı şüphe vardı ama bunu bir başkasının, özellikle de babamın dile getirmesi içimde tuhaf bir yankı uyandırdı.
“Ne yani?” dedim, kaşlarımı çatıp.
“Ne yani, oğlum?” diye karşılık verdi babam. “Sen çekildiğin sürece, o kazanacak. Ve senin kazanıp kaybetmenden bile çok, seni yenmek hoşuna gidiyor.”
Başımı önüme eğdim. Ne düşündüğümü bilmiyordum. Ama bir şeyden emindim: Seher’i böyle kolay kaybetmeyecektim.
Babamın gözleri dolmuştu, ama güçlü durmaya çalışıyordu. Ben ise donup kalmıştım. Yıllardır içimde tuttuğum öfke, kırgınlık, yalnızlık bir anda yok olmuş gibiydi.
“Çocukken sana yapılanlara karşı durmak yerine hep o dolaba girip ağlardın, oğlum,” dedi sesi titreyerek. “Biliyorum, sana iyi bir baba olamadım. Anneni kaybettiğimde kendimi de kaybettim. Sonra işe sığındım, deli gibi çalıştım, ordan oraya koştum… Sonunda hayal bile edemeyeceğim kadar zengin oldum.”
Başını önüne eğdi. “Ama seni kaybettim, Altay. Annenden bana kalan tek emanete sahip çıkamadım.”
İlk defa onu bu kadar açık konuşurken görüyordum. Babamın beni sevdiğini biliyordum, ama bunu hiç böyle duymamıştım. Boğazıma bir şey düğümlendi, ama konuşamadım.
Babam elini omzuma koydu, sıkıca tuttu. “Ben hatalarımı telafi edemem belki,” dedi. “Ama sen benim yaptığımı yapma. Sevdiğin insanı kaybetme.”
Seher gözümün önüne geldi. Benden uzaklaşırken dur dememi bekleyen hali… Ama ben hep sustum. Kaç defa kaybettim onu.
Babam haklıydı.
“Geçmişte dolaba saklanıp bekledin, Altay,” dedi. “Şimdi ne yapacaksın?”
Gözlerimi kapattım, derin bir nefes aldım. Sonra babama döndüm.
“Bu sefer saklanmayacağım.”