Hemen arkamızda bir şeylerin devrilme sesi geldi. Darius'un gözleri hızla oraya dönerken, kaşları çatık dudakları her an birini daha parçalamaya hazırdı. Omzumun üzerinden arkama baktığımda, Vayna ile göz göze geldik.
Elinde ki koyu renkli poşet yere devrilmişti, içindeki karadutlar toprağa dökülmüştü. Kahverengi cam gibi berrak gözlerinden anladığım kadarıyla, beni bu halde bulmak beklediği bir şey değildi.
Haklıydı da.
Evimin önünde, herkesin görebileceği bir alanda bir adamın kolları arasındayım.
Ayaklarımın boşlukta sallandığını yeni fark etmiştim. Ellerimi omuzlarına bastırıp kendimi geri çektim. "Bırak artık!"
Elini enseme çıkartıp, parmakları saçlarımın arasına karışırken, nefeslerimizin yine birbirine karışacak kadar yakınlaşmamızı sağladı.
"Seni kurtardım, karşılığında ne teklif edeceksin?"
İnanmayan gözlerle ona baktım. "Senden yardım istemedim!" dedim. "Ayrıca sen gelmeseydin bile yine kurtulurdum ondan."
Kalbin asılı olduğu damar onun dudaklarının kenarlarına tutundu ve tehlike vaat eden bir gülümseme oluşmasını sağladı.
Usul usul zehirli iğnesini batırırken, "Elime düştüğünde nasıl kurtulacaksın bilmiyorum ama o zaman geldiğinde bu güzel yüzüne acımayacağım."
Dişlerimi sıkarken, "Sen bana hiçbir koşulda acıyamazsın!" dedim tıslayarak.
Kollarını gevşetti ama hemen bırakmadı. "Bu sözleri sana hatırlatmaktan, onur duyacağım."
Artık serbest kaldığımda sıcaklıktan aniden soğuğa geçen bedenim titredi. İfadesizliği maske olarak taktığım yüzümü ona kaldırıp, "Bu sözlerini sana hatırlatmaktan, zevk duyacağım."
Onu arkamda bıraktım ve evime girdim. Kapıyı kapatmadım çünkü Darius'u ilk defa görmesine rağmen içindeki korkuyu gizleyemeyen geyiği o gidene kadar evimde kalmasına izin verecektim.
Vayna küçük adımlarla evin açık kapısından girerken gözlerindeki şaşkınlık hala tazeydi.
"O giden adam, aslanlardan mıydı?" yüzünü buruşturdu. "Kokuları çok ağır."
Bir şey söylemedim. İksir dolabından kaptığın ilk ilacı kafama diktim, acı bitkilerden yapılma aroma boğazımı yaktı.
Bedenimin ağrısını bu kadar kolay bir şekilde geçirebiliyorken, ruhumun yorgunluğunu asla geçiremeyecekmişim gibiydi.
Darius Henrich.
Onda olmaması gereken bir şey vardı, o bu zamana ait olamayacak kadar farklıydı.
Artık biliyordum, beni tanıyordu.
O nil yeşili gözlerine her baktığımda kasılan ruhumun gizlediği o şeyi anlamaya başlamıştım.
Ruhumda, ondan kalan bir iz.
Ama bu nasıl mümkün olabilirdi?
-
Zayıflık, tıpkı bir yıldızın kaybolmaya yüz tutmuş ışığı gibi gözlerinden bedenine yansımıştı. Gözlerindeki sönük ışıltı tıpkı bir mumun alevinin son nefesini verişine benziyordu.
Mum umudu simgeliyor, yanan ateş ise kendiyle beraber umudunu da eritiyordu.
Aynanın karşısına geçtim.
Kendi yansımama baktım, ruhum gözler bebeklerime yansıdı.
Bazen tam arkamda durup, kendimi koruyorken
Bazense tam yanımda buluyor, sırtımı sıvazlamasına izin veriyordum.
Ama gözlerimi kapattım o kısacık anda tam karşımda bulabiliyordum, kendimi.
Hangisinin benimle olacağını bilmemek ve bunu çözememek bir gün ruhumun tükenmesine sebep olacaktı.
Yine de gülümsedim ama geleceğim yine aynı silik ve yıkıcı ifadesini korudu.
Vayna, beslediği minnetin karşılığını elleriyle topladığı karadutlarla gidermek ister gibi büyük bir poşetin içine toplayıp bana vermişti.
Darius'la ilgili başka tek kelime kullanmadı. O gider gitmez, eski tarihi kitabı sakladığım yerden tekrar çıkardım. Onun soyuyla ilgili yazılan okumadığım diğer türlerini tek tek okudum. Onun hangi tür olduğunu bulmak istiyordum!
Daha önce aslan kanına sahip hiçbir türün, aslan formunda olmadan bu kadar hızlı koştuklarını ne görmüş ne de duymuştum.
Çok hızlı koştukları yazıyordu ama bunu aslan formundayken olduğunu da belirtmişlerdi. Elim sürekli silinin sayfanın olduğu yere gitse de Aslanların öğrendiğim bilgi sınırlıydı.
"Ahter'in topraklarının yeşermesini sağ... güçlü ve en korku..." okumakta çok zorlansam da devam ettim. "Özgürlüklerine düşkün... ve... bir diğer türlere göre... bağımsız gezerler."
Diğer soylardan onları ayıran en belirgin özellik, bağımsız gezmeleriydi.
Hatırlıyordum.
Eğer bu kadar ayrı olmasalardı, hala bir köleydim. Kendi içlerinden en güçlü benim savaşı yapmasalardı, şu an hala bedensiz bir ruhtum.
Kafamı iki yana sallayıp, düşüncelerin cam kadar keskinleşeceğini ve yaralanmadan çıkamayacağım bildiğim için, daha fazla hatırlamak istemiyordum.
"Yaralandıklarında kendilerini yenileme özellikleri sayesinde en güçlü soy olarak anılırlar... duyumlara göre, bazı aslanların karşısındaki kişinin zihnine kolaylıkla gezinebileceği söylenir, bir diğer duyum ise aslanların da belli bir güç sınırı olduğu için aynı anda birden fazla kişinin zihnine girilmeye çalışılırsa, ruhlarının bedenlerini terk ettiklerini anlayamazlar..."
Yaralı kolunu sarmıştım.
aslan soyundan olmayacağı kesinleşirken, nil yeşili gözlerini anımsadım. Geçmişim bir parçasıymış gibi hissettiren tehlikeli gözlerinden nasıl bir anlam çıkarmam gerektiğini bilmiyordum.
Sürekli onu tek görüyordum ama bu küçük ayrıntıdan bir şey bulamayacağımı da anladığımda kitabı bıraktım.
Gece'nin ilerleyen saatleri oldukça gürültülüydü. aslanlar yeri titretecek bir hızla koşuyordu. Birkaç tane yıkılan ağacın ve içindeki hayvanların seslerini duymuştum.
Darius, belli ki oda bugün sesten etkilenmişti. Çünkü onu ilk defa postuyla görmüştüm.
Koyu mavi rengi biraz daha koyu olsa siyah gibi görünecek postu, Gece'leri gökyüzü kadar karanlık olduğuna eminim.
İlk aslan formunda olanlar öylece ruhları tükenip gitmişti ama bugünkü çığlık kimseyi ruhsuz bırakmamıştı.
Elimi kaldırıp ateşböceklerine sönmelerini işaret ettim.
--------
"Anne! Annemi bana getirir misin? Canım çok acıyor." küçük tilki sonralara doğru acı içinde inlemişti.
"Seni iyileştireceğim." dedim, sesim olması gerekenden daha yumuşak çıkmıştı.
"O elindeki şey çok acıtmaz değil mi?" diye sordu, sesindeki korku vardı.
Elimdeki makas görünümlü aleti göstermişti. Makas gibiydi ama ince keskin bir uca sahipti. "Hayır, acıtmayacak. Sadece küçük bir böcek ısırmış gibi hissedeceksin."
"Ama ben böceklerden korkarım," dediğinde, bir şey söylemedim.
Bacağında derin olmasa da küçük bedeni acısını çok hissedeceği bir kesikti. Koşarken sivri bir dal tarafından kesilmişti.
"Gözlerini kapatır mısın? Canın acıtmayacağım." tereddüt etti. Göz kapakları gözlerini örterken hala kıprış kıprışlardı.
Elimdeki sivri aleti usulca sol göğsüne batırdım. Yüzünü buruşturdu ama sımsıkı kapattığı dudaklarından ses çıkmadı.
Canın o kadar da acımayacağını söylerken ciddiydim. Sivri aleti bir süre öyle tutmam gerekiyordu. Bu yüzden onu tutarken bir yandan da gözüm ormanda geziniyordu.
Herhangi bir hareketlilik arıyordum ama neyse ki kimse yoktu. Gözlerim tilkiye kaydığında gözlerini açmış olduğunu ve saf korkunun gezindiği irisleriyle kalbinin üzerindeki alete bakıyordu.
Aleti yavaşça kaldırıp, çıkardım. "Canın çok acıdı mı?" diye sordum.
"Biraz acıdı ama benim bacağım yaralıydı neden onu burama koydun ki?" bir küçük bir delik açılan göğsündeydi.
Sessizce, izlemeye başladım onu. Aletin ucundaki zehrim ona acı çektirmeden, bedenini çürütecekti. Tam ağzını açmış başka bir soru sormaya hazırlanmıştı ki, durdu. İçinde gezinen zehri hisset.
Birkaç nefes sonra gözlerini kapattı.
Elimi kalbinin üzerine koyup onunla beraber bende gözlerimi kapattım.
Ruhu parmaklarımın ucuna dediğinde zihnimin kapılarını aralarım. Kapının hemen önünde küçük ruhu beklemeye başladım.
Parmaklarımın arasında süzülen ve burun deliklerimden içeriye sızdığı anda, beni beklemeden zihnime girdi.
Burnumda ince bir yakma hissi oluşsa da, önemli değildi.
Onun bir buhar gibi şekilsiz ruhunu ahşap eve yönlendirdim. Acele etmeliydim çünkü o tilkinin cansız bedeninin başında hala ben vardım.
Eve girdiğimizde, ruhu olmayan oyuncak bebeği aldım. Ruh bir süre gezindi, evden çıkmaması için kapının önünde bekliyordum.
Biraz uğraştırsa da sonunda ruhunu bebeğin içine koyabilmiştim. Ağırlaşan bez bebeği usulca diğerlerinin arasına bırakırken, bir şey hissettim.
Kafamın için ağırlaşmaya başladığını fark ettiğimde hızla arkamı döndüm.
Biri vardı.
Zihnimin içinde biri vardı.
Ona döndüğüm anda koşmaya başladı. Bebeği bırakmamla kapının önüne koşmam bir olmuştu ama artık kimse yoktu.
Durmadım ve koşmaya devam ettim.
Kafamın içi hafifleşmişti.
Zihnimin aralık kapısını ardımdan kapatırken, gerçeğe döndüm.
Bir hıçkırığa benzer ses dudaklarımdan fırladığı anda gözlerim aralandı. Kalbim şiddetle atıyordu, ormanın sessizliğini benim nefes nefese kalmış halim bozuyordu.
Tükenen küçük tilkiyi orada bırakıp zihnime giren kişiyi aramaya bile cesaret edemeden evime koştum.