İSYAN

1043 Kelimeler
Şifahaneye giderken yollar tahmin ettiğimden de kalabalıktı. Önünden geçtiğim her ağacın başında mutlaka bir iki tane dedikoducu kuşlar vardı. Sürgün meselesini kim çıkardı bilmiyorum ama bu konuda ciddi olduğu kesindi. Çünkü bu kuşlar kaosu severdi ama en kaosun bir parçası olmak onların için gurur verici bir olaydı. Beni, yaralı aslanı tedavi ederken gören ve hemen tanıyan birkaç kuş, kanadını gagasına siper ederek güya duyamayacağım şekilde arkadaşına, "Bak şu şifacı yaralı aslanların bile tedavi ediyor." dediğinde, Arkadaşı, "O zaman ona planda bahsetme, onların yaralarını saran biri kanatmaya kalkışmaz." Tırnaklarım avucuma kanatacak kadar sertçe batarken, yüzüm ifadesizdi. Onları duymamış gibi yaparak önlerinden sessizce ilerlemekten başka bir şey yapmadım. Adımlarımı hızlandırmıştım, mümkünse hakkımda başka bir şey duymadan şifahaneye varmak istiyordum. İşlerine giden hayvanların sıklıkla kullandığı yol, bugün neredeyse kimse yoktu. Şifahanenin tanıdık topraklarına geldiğimde gördüğüm manzara yüzünden durdum. Yaralıların tedavi edildiği ve şifahanenin hiç kapanmayan ön bölümünde kalabalık toplanmıştı. Karşılıklı birbirlerine laf atan iki grup var. Küçük adımlarla arka kapının olduğu kısma yönelirken kalabalıktan uzak durmaya çalışıyordum. "Yavrum hasta! Onun tedavi edilmesi gerekiyor. Bir kağıt parçasında yazanlara inanmanız sizin cahilliğinizden kaynaklı! Ahter'de ki hiçbir canlının, Gündüz ve Gece'nin nerede yaşadığını bilemez! Soyuma iftira atmaktan fazlası değil bu yaptılarınız!" Kadının korkudan eser olmayan yüksek sesi, karşı grubu duraklatsa da durdurmamıştı. Karşı gruptan karga sesli bir adam, "Karar çoktan verildi! Sen ve senin soyundan olan kimse tedavi görmeyecek bizimle alışveriş yapmayacak!" aslan soyundan olan farklı bir kadın, ürkek sesiyle, "Peki, o halde biz nasıl yaşayacağız?" "Orası bizi ilgilendirmez de," aynı adam, "Ama bizim size tavsiyemiz en kısa sürede bu ormanı terk edin!" Sinirle karışık hırıltıyla yükselen gülme sesi, genç bir çocuktan çıkmıştı. "Cahil olduğunuzu bu kadar belli etmeyin! Diğer orman Ahter'in sonunda, çok istiyorsanız siz gidin!" Kavga bir bombaydı ve bombayı patlatan o çocuk olmuştu. Arka kapıdan girdiğimde bir grup şifacıların endişeyle saklandıklarını gördüm. Ön tarafta oluşan kıyametin sesleri net bir şekilde duyuluyordu. Pelerinimi çıkarmadım ve kapıya yakın bir tarafta durmaya başladım. Kavgayı durduramazlar ve içeriye kadar sıçrarsa, hazırlıklı olmalıydım. Burası kalabalık, evet ama kalabalık her zaman güvende olduğunu göstermezdi. Bende güvende değildim çünkü onların yanında zehrimi asla kullanamazdım. Ve burada gerçekten kendini savunabilecek en fazla birkaç mı vardı. Diğerinin ince ve zayıf olan bedenleriyle kendinlerini bile savunamayacak gibiydiler. Zamanın yavaşladığı an bütün suların tersten akmasını sağlayacak ve tüm dengeleri altüst edecek o Uluma sesi, gökyüzünü yararmak istercesine öyle yüksek çıkmıştı ki, kulaklarımızı kapatıp olduğumuz yere çöksek bile sesin şiddeti aynıydı. Ulumanın, arasına karışan yabancı çığlıklar ve haykırışlar tüm ormanı sarsmıştı. Bu sefer Uluma kısa sürmüştü ama sesi hala kulaklarımızdaydı. Ön taraftan geldiğini bildiğimiz hırlama sesleri yüzünden, odadaki şifacılarla aramızda kısa bir bakışma geçti. Karşımdaki daha önce defalarca kez gördüğüm şifacı, çenesiyle yanında durduğum kapıyı işaret etti. Çığlıklar yükseldi, hırlamalar arttı. Hemen yanımdaki kapı parçalanırcasına çalmaya başladı. Diğer çığlıkların arasına farklı çığlıkların da eklenmesi uzun sürmemişti. İlk seferinde kurda dönüştükleri anda ormanın derinliklerine doru koşmaya başlamışlardı. Şimdi neden gitmiyorlardı? Bir kafese sıkışmışım gibi hissettiren bu ortamdan nasıl kurtulacağımızı düşünen tek bir şifacı bile yoktu. Ayaklanıp koşarak boş iksir şişelerinin olduğu dolabı açtım ve içinde bulduğum kaliteli, kalın camlardan birkaç tanesini aldım. Bunu gören şifacı kızlar, etrafta kendilerini savunabilecek şeyler aradı. Uzun iksir camları, erimez kaşıklar... hala ağlıyorlardı. Bacakları korkuyla titremeye devam etse de hazır ol da bekliyorduk. Kapı sert darbeler almaya devam etti. Dıştan içe doğru çökmeye başlayan kapıyı gördüğümde dolaptan birkaç tane daha şişe almak zorunda hissettim. Acının renk değiştirse de verdiği ızdırap herkeste aynıdır. Kapının kırılmasına en fazla o kadar az kalmıştı ki, bir duraksama ve ardından ruhunu ateşe vermişler gibi inlemeye başlayan kurdun sesi, kendisinden önce odayı doldurmuştu. Kapının kırılmasını bekledik ama bir kurdun inleyen sesini ve kapıya sürttüğü pençelerine hazırlıksız yakalanmıştık. Sonra yine o Uluma sesi yükseldi. Seslerin bağrını ortadan iki ayıran sessizlik her yeri kısa sürede kuşattı. Uluma bu sefer, bir ninni gibiydi ama çok değil birkaç nefes sonra yine öyle şiddetlendi ki kulaklarım acı içinde kıvrılmak istedi. Ellerimdekini bırakamazdım, yüzüm buruşmuş çekik gözlerim kısılmıştı ama gözümü bir an bile o kapıdan ayırmadım ve beklentim beni eli boş göndermedi. Gri postunun rengini odaya daldığında görebilmiştim. Kapıyı tek darbesiyle öyle güçlü kırmıştı ki, kapı onunla beraber karşısındaki duvara çatlatacak kadar büyük bir hızla çarptı. Hepimizin iki katı olan bedenine şok içinde baktık. Patileri ve pençelerinin arası kan içindeydi, büyük bedeni şiddetle inip kalmaya devam ediyordu. Ardından başka bir kurdun gelmesini bekledim ama başkası yoktu. Kızlara son kez bakmadan hızla kurdun açtığı o kapıdan çıkıp, koşmaya başladım. Arkamdan gelen diğer şifacıların ayak seslerini duyabiliyordum. Hala bir yerlerde çığlıklar devam ediyordu. Ormanın derinliklerine koşmaya başladığımı fark ettiğimde bir lanet okudum. Evimden ters yöne doğru koşuyordum. Kısa bir anlığına arkamdan gelenlere baktım. Dört şifacı yüzlerinde atlatamadıkları dehşetin gölgesiyle öylece koşuyorlardı. Diğer şifacılar farklı bir yoldan gitmeyi tercih etmişlerdi. Artık ışık görmeyen, yeşil bitkilerin buranın havasına verdiği puslu yeşil sislere kadar hiçbir kurtla karşılaşmadan gelmeyi başarmıştık. Ama sevincimin bu kadar hızlı bir şekilde boğazıma düğüm olacağını tahmin edemezdim. Yorgunluğun verdiği hızla ne kadar koşulabilirse o kadar koşuyorduk ama gözlerimi kaldırdığımda bize doğru koşan kurdun keskin kahve gözleriyle karşılamayı beklemiyordum. Hala ona doğru koşarken ve oda bize doğru son hızla gelirken içimizde benim dışında onu fark eden cadı tiz bir çığlık attı. Geri dönüp, geldiğimiz yönden koşmaya başlamıştık ama artık çok geçti çünkü kurt çoktan bizim olduğumuz açıklığa varmıştı. Koşmayı bırakmıştık. Arkamı dönüp onunla tekrar göz göz gelirken dört şifacı sırtıma saklandı. aslan açık teni, gözlerindeki kan dökme arzusuyla zıtlık oluşturuyordu. O an aklıma ilk gelen kelimeleri ona söylemeye başladım. "Biz, biz sizin sürgün edilmenizi isteyenlerin arasında değildik!" "İzledim, hepinizi tek tek izledim ama hiçbiriniz onlara karşı gelmediniz!" dedi, hırıltılar eşliğinde. "O kadar soyla siz bile baş edemezken bizim nasıl karşı çıkmamızı bekliyordunuz!" Boğazının derinlilerinden yükselen öfkeyle harmanlanmış sesiyle. "Biriniz, sadece biriniz karşı çıksaydı. Onlara karşı bir adım önde olurduk. Ama hepiniz sustunuz!" Dişlerimi sıktım. Ruhlarının bir çiçek gibi soluyup gitmesini arzu ederken birde onlar için diğer soylarımı karşıma alacaktım? Eğer çenesinden köpükler fışkırmaya başlamasa ve arkamda da tir tir titreyen kızlar olmasa belki, kısacık bir an gülebilirdim. Aramıza giren sessizliği kullanmak istedim. Kurttan önce davranarak kısık bir fısıltıyı andıran sesle, "Bırak, gidelim." "Gideceksiniz." dedi gaddar bir sesle, anlık bir duraksamadan sonra, "Ama içinizden biri benimle gelecek. Tedavi olması gereken hastalarımız var." Hemen arkama sığınan kızların birbirine bakıp, "İt, it onu." dediğini duymuştum. Zehrim tersten akmaya başlarken artık vücudumdaki herhangi bir damarda şifamın kalmadığı kanımın bile zehir olduğunu hissettim.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE