Genç kız aniden istop eden arabasının içinde yaklaşık on beş dakikadır oturmaktaydı. Açık camdan içeriye süzülen rüzgar sıcak havayı adeta tenine yapıştırıyordu. Hiç bilmediği bir yerde hiç bilmediği bir mahallenin sınırları içindeydi. Kapanan telefonu, yaşadığı iletişimsizlik sorununu had safhaya taşıyordu. Çevresine baktığında, alıştığı lüks evlerin, büyük konutların çok dışında bir görüntüyle karşılaşıyordu. Bulunduğu konum, yaşadığı elit çevrenin çok dışında bir yerdi. Daha küçük daha mütevazı ve daha... sıradan.
Bir an düşüncelere daldı, sonra torpido gözüne uzandı. Eline değen kağıdı çekip aldı. Bir düğün davetiyesiydi. Zarif yazılarla kağıda basılmış adreste gözlerini gezdirdi. Dudaklarından alayla karışık bir mırıldanma döküldü. "Pekâlâ, Süreyya..." Çantasını kucağına çekerek davetiyeyi içine attı. "Ne demişler, sora sora Bağdat bulunur."
Bu küçük hareket, içinde bulunduğu çaresiz durumu hafifleten bir adım gibiydi. Arabadan indiğinde tereddüt yaşasa da, ne yapacağı hakkında daha iyi bir fikri yoktu.
Ankara'ya taşınalı neredeyse bir yıl oluyordu. Süreyya Yakut için İstanbul'un telaşlı, ışıltılı yaşamından sonra burası yabancı geliyordu. Ailesinin yönlendirmesiyle Hukuk Fakültesine başlamış, böylece onlar da köklerinden koparak başkente yerleşmek durumunda kalmışlardır.
Süreyya üç kardeşin ortancasıydı. Babası Behram Yakut ülkenin en tanınmış ceza hâkimlerinden biri olarak görev yapmış, sonrasında siyasete atılarak milletvekilliğine kadar yükselmişti. Annesi Nilüfer Yakut ise aynı diplomanın gururuna sahip olmasına rağmen, evlilikle beraber hukuk kariyerini bir kenara bırakmış, zamanla kendisini ailesine ve yardım derneklerine adamıştı. Hali hazırda bir vakfın kurucusu aynı zamanda başkanı olarak gönüllü yardımlarda bulunuyordu.
Yedi göbek hukukçu olan sülalesinde bu düzene karşı çıkan tek kişi, ağabeyi Subutay Yakut'tu. Behram Yakut'un tüm çabaları ve zor kullanmalarına rağmen Hukuk okumayı kesinlikle reddetmişti. Kendisi alanında oldukça donanımlı ve başarılı bir mimar olmuş, aile şirketinin başına geçmişti. En küçükleri olan Aslan Yakut ise henüz on beş yaşındaydı ve bambaşka hayalleri vardı. Askeri pilot olmak istiyordu.
Kısaca ailede Behram Yakut'a kurban giden tek çocuk, Süreyya Yakut idi. Süreyya her daim ailesinin iplerini sıkı sıkıya tuttuğu bir kukla konumundaydı. Öyle ki ileride yapacağı mesleğe bile babası karar vermişti. Sen ne istiyorsun diye bir kez olsun fikrini soran olmamıştı. Oysa sorsalardı, söylerdi. Süreyya Yakut bu hayatta en çok öğretmen olmak isterdi.
Siyah stilettosunun ince, uzun topuğu üzerinde bulunduğu arnavut kaldırımlarına sıkışınca sendeledi. O anda zihnini esir alan bütün düşünceler bir anda dağıldı. "Şanssız günündesin, Süreyya." Dudaklarının arasından sert bir soluk bıraktı. Büyük bir kuvvet uygulayarak ayakkabısını sıkıştığı yerden kurtarmaya çalıştı, fakat hiçbir işe yaramadı.
En sonunda pes ederek nefes nefese kalmış bir hâlde, önüne düşen sarı saçlarını geriye savurdu. Derin bir solukla ciğerlerini doldurarak sakin olması yönünde kendini telkin etmeye başladı. Siyah ceketiyle aynı hizaya düşen eteği çırpınışlarının etkisiyle bir hayli sıyrılmış, ince siyah çorabın sarmaladığı bacaklarını cömertçe açığa çıkartmıştı. Bunu fark edince telaşla eteğini düzeltti. Ardından, topuğu zemine sıkışıp kalan ayakkabısını çıkarıp serbest kalan ayağını soğuk taşların üzerine bıraktı.
"Çıplak kalmış! çıplak kalmış! çıplak kalmış!"
Süreyya kulaklarında yankılanan sesle ansızın irkildi. Ellerini çarparak kendisine yaklaşmakta olan genci gördüğü an ürkse de yardım isteyebileceği fikrine kapıldı.
"Ayakkabısı yok, çıplak kalmış!"
"Hey!" Süreyya elini sallayarak dikkatini çekmeye çalıştı. Görüşüne tezat oldukça çocuksu hareketleri olan bu genci ilk bakışta çözdü. Daha nazik olmalıydı. Çünkü biliyordu ki, karşısında ki gencin yapısı normal bir insana göre daha kırılgandı. "Yardım edebilir misin?" Diyerek, usulca soludu yanında duran adama bakarak. "Ayakkabım sıkıştı."
"Yardım!" İlk başka şaşıran genç, kısa süreli bir afallamanın ardından ellerini tekrar birbirine çarpmaya başladı. "Yardım! Yardım! Memo'dan yardım istedin, değil mi? ederim! ederim!"
Süreyya, çocuğun ayakkabısına uyguladığı gücü fark edip birkaç adım geri çekildi. En sevdiği, üzerine epey para döktüğü siyah stilettosu adeta acı içinde kıvranıyordu. Yüzünü buruşturdu. Saniyeler sonra ayakkabısı havaya fırladı, kırmızı tabanı neşeyle sağa sola sallanarak gözüne ilişti.
"Kurtardım, işte! Kurtardım! Memo kurtardı!" Süreyya, sevinçle gülümsedi ardından kendisini tutamayarak kıkırdadı.
"Evet, sen kurtardın. Teşekkür ederim! Sen olmasan-" demek istedi, ama gencin elinde ayakkabısıyla yokuş aşağı koştuğunu görünce sözü yarıda kaldı.
Süreyya'nın gözleri kocaman açıldı, hala koşmakta olan gencin ardından bakakaldı. "Ne yaptığını sanıyorsun sen?" Diye bağırdı. "Hey! Nereye götürüyorsun ayakkabımı?"
Hızlıca ayakkabısını çıkardı ve çantasını koluna takarak oda yokuş aşağı koşmaya başladı. Adının Memo olduğunu öğrendiği genç koşuyor, Süreyya'da onun peşinden ilerliyordu. Yolda gelip geçen insanların bakışlarını görüyor, fakat Memo'yu gözden kaçırabileceği korkusuyla pek umursamıyordu. "Dursana artık!" Diyerek, bir kez daha bağırdı hâlâ koşmaya devam ederken. Yorulmuş, susamış ayrıca acıkmıştı.
"Sana diyorum!" Diyerek, tiz sesiyle çığlık attı. Şüphesiz Nilüfer Yakut şu an onun bu halini görseydi, kalpten giderdi. Zira Süreyya Yakut sosyeteye büyük malzeme veriyordu.
Memo denilen genç o kadar hızlıydı ki, Süreyya artık pes etme noktasına gelmişti. Bir anlık ayaklarına bakma gafletinde bulundu. Siyah çorabı yırtılmıştı! Bu da yetmezmiş gibi kaçan çorap, ince bacaklarına doğru uzanıyordu. "Allah kahretsin se-" Sözünü tamamlayamadan dengesini yitirdi ardından kendisini yerde buldu. Dünya dönüyor, Süreyya utançtan kafasını gömecek bir yer arıyordu.
Karşısında ki kamuflajlı dört adamın sorgu dolu bakışları hâlâ daha üzerinde gezinirken, içlerinden birisi öne çıkarak yardım edip onu yerden kaldırdı.
"Bacım at gibi nereye koşuyorsun sen, dört nala?"
"Bacım mı?" Kaşları daha da çatıldı. "At gibi mi? Eteğinde ki tozu temizlemeye koyuldu fakat ters bakışları konuşan sarışın adamın üzerindeydi. "Ayakkabımı yakalamaya çalışıyorum şurada!" Memo'nun peşine düşüp yoluna devam edeceği sırada önüne geçen bir başka adam kendisine engel oldu.
"Yaw bacım dursana!" Diyerek, bu defa esmer adam atıldı lafa. "Şikayet var, ne diye rahatsız ediyorsun milleti?"
"Kimi rahatsız etmişim ben?" Süreyya elini beline yaslayarak tek eşi yerde olan ayakkabısını gösterdi. "Ayrıca ediyorsam ediyorum, o ayakkabıyı alacağım!"
"Komutanım?" Orta boylu, kısa saçlı, kumral bir askerin öne çıkması üzerine bütün gözler ona döndü. "Bayan deli sanırım. Bırakalım ayakkabısını bulsun, biz düğüne geçebilir miyiz? Yemek bile yemeden çıktık, filler tepişiyor midemde!"
"Şerif!" Ensesine yediği sert darbeyle geriye çekilen, adının şerif olduğunu öğrendiği adama kaşlarını çatarak baktı. "Fazladan nöbet yemek istemiyorsan, sus canım!" Sarışın adamın Şerif'i sertçe uyarmasını ters bakışlarıyla izledi Süreyya.
"Düğün mü?" Kaşları aniden havalandı ve hevesle askerlerle baktı. Kendisine söylenen deli kelimesini daha sonra iadei ziyaret etmeyi aklının bir kenarına not ederek meraklı gözlerini Şerif'in üzerine dikti. Süreyya hızlıca eğilip yerde ki çantasını alarak içinde ki davetiyeyi çıkartıp rastgele öne uzattı.
"Ben de düğüne geldim. Mihra, okuldan yakın arkadaşım" Diyerek, hüzünle iç geçirdi ardından asıl meseleyi açıklamaya başladı. "Ama arabam bozuldu, üzerine şarjim bitince evi bulamadım." Dudakları usulca bükülürken üzerinde dolaşan bakışları fark eder etmez tekrar söze girdi. "Sonra ayakkabım kaldırıma sıkıştı. Memo diye bir çocuk vardı, ondan yardım istedim ama... o da ayakkabımı kaçırdı!"
"Deli değilmişsin, deliye denk gelmişsin." Diyerek gülen Şerif'e baktı Süreyya. "Özür dilerim."
"Şerif!" En önde duran esmer adamın keskin sesiyle herkes sustu.Az sonra Süreyya'ya dönerek sorusunu yöneltti."Adınız nedir hanımefendi?"
"Süreyya ben." Diyerek çabucak yanıtladı. "Süreyya Yakut."
"Mihra yengenin iki saattir yolunu gözlediği Süreyya sen misin?"
Süreyya kaşlarını kaldırdı, ters bakışlarını Şerif'e yönlendirdi. "Beğenemedin mi?" dedi hafif alaycı bir tebessümle. "Lütfen, bir an önce ayakkabımı bulup, beni düğün alanına götürür müsünüz?" Üzerine yoğunlaşan gözlerin ağırlığını hissedince hafifçe tebessüm etti. "Şey... Yani ayakkabımı bulacaksınız, değil mi?"
"Komutan geliyor!" Diye sessiz bir fısıltı işitti.
Bir anda dört askerin hazır ola geçmesiyle Süreyya irkildi, kaşları çatıldı Neler olup bittiğini anlayamadan, oldukça uzun boylu, geniş omuzlu, iri yapılı esmer bir adam ağır adımlarla önüne geçti. Gür kaşları çatılmış, uzun kirpikleri koyu kahverengi gözlerini gölgelemişti. Kısa bir an göz göze geldiler. Adamın gözleri kendisinden geçip, askerlerle çevrildi. Oysa Süreyya Yakut'un tek odağı kendisiydi. Genç kadın bir an için kalakaldı. Adamın düzgün burnunda, pürüzsüz teninde, keskin çenesinin sınırlarında gezinen gözleri usulca aşağı indi.
Süreyya'nın kuruyan dudaklarının üzerinde dili hızla kaydı. Önüne bırakılan ayakkabısını bile fark etmedi. Gözleri çoktan karşındaki adamın iri gövdesine özellikle de kendisi gibi iki üç kişiyi daha rahatça kucaklayacak kadar geniş olan göğsüne takılı kaldı.
"Ah!" Daldığım ve bütün gözlerin üzerinde olduğunu fark ettiği an, utançla bakışlarını kaçırdı. "Teşekkür ediyorum." Başka bir şey demedi. Tutulan dilini zorlamadı. Delicesine adını merak ettiği adamın ve timinin peşine takılarak yürümeye başladı.
"Ay nerede kaldın Süreyya!" Mihra'nın sıkıca boynuna sarılması üzerine, Süreyya'da ince kollarını arkadaşının zarif bedenine doladı.
"Başıma gelenleri bir bilsen, Mihra.." Diyerek, iç çekti Süreyya. "Nilüfer hanım o halimi görseydi... kendimi elaleme maskara ettim diye beni evlatlıktan reddederdi, emin ol!"
Mihra'nın kaşları çatılırken gözleri merakla kısıldı."Bunu söylediğine göre, durum cidden vahim demek!"
"Vahim de kelime mi?" Diyerek yüzünü buruşturdu. "Tam anlamıyla özetlemek gerekirse berbat bir gün geçirdim." Süreyya düğünde olduklarının farkına vararak hızlıca toparlandı. "Neyse, düğünden sonra her şeyi anlatırım." Diyerek, havadan küçük bir öpücük attı arkadaşına. "Çok koştum, biraz oturmam lazım kuşum."
Süreyya, Mihra'nın yanından ayrıldıktan sonra önce eve girerek lavaboya uğradı. Yırtılan ince çorabına hüzünle bakarak çıkarıp çantasına attı. Ardından ellerini yıkayarak dağılan saçlarını düzeltip, evden çıktı. Tekrar düğün alanına giriş yaptığında gelin masasının hemen çaprazındaki masaya kuruldu. Gözleri merakla etrafta geziniyor, açıkça birisini arıyordu. "Uçtun iyice Süreyya!" Diyerek, kendisini payladı. Ne yaptığını yeni anlamış gibi şekilli kaşları çatıldı. "Kendine gel, ne yapıyorsun sen?"
Tam o sırada yanında bir sandalye çekildi ve hafifçe gülümseyen yumuşak bir ses duyuldu. "Onca vukuattan sonra, şimdi de kendi kendine konuşuyorsun demek..."
Süreyya başını kaldırdı. Karşısında kumral saçları kısacık kesilmiş, orta boylu, hafif göbeğe sahip, sempatik bir adam duruyordu. Hatırladığım kadarıyla ismi, Şerif'ti. Diğerlerinin ona böyle seslendiklerini duymuştu.
"Kusura bakmayın." Süreyya'nın beyaz teni hafiften kızarmıştı. Yaptıklarını başka bir ağızdan duymak, kendisine utanç duygusunu tekrar hatırlatmıştı. Öyle dalmıştı ki, Memo ve kendi sesinin mahalle sakinlerini rahatsız edebileceği gerçeği hiç aklına gelmemişti. "Ayakkabımı alayım derken, insa-"Diyemedi. Bir anda çekilen sandalyeler ile sözü yarıda kaldı.
"Selamün aleyküm!" Dedi, kendisine yardımcı olan askerlerden esmer olanı. Oldukça ciddi oldukça korkutucu bir yüz ifadesine sahipti. Baby face denilen, güzel tertemiz bir yüzdü fakat fazla keskin fazla katıydı.
"Sizleri tanıştırayım," Şerif, Süreyya'nın gözlerinde ki soru işaretlerini fark etmiş gibi öne atıldı. "Bizim timi bir tanıyan pişman, bir de tanımayan!" Hep bir ağzından güldüler.
"Teğmen, Metehan Börü." Metehan, Mihra'nın müstakbel kocasıydı. Uzun boylu, geniş omuzlu, esmer ve yeşil gözlü yakışıklı bir adamdı. "Onu zaten tanıyorsundur, ama ben yine de tanıtayım."
Süreyya Metehan'ı elbette tanımıyor, sadece ismini biliyordu. Mihra ile oldukça yakındı fakat Metehan ile tanışma fırsatı hiç olmamıştı. Mihra çok istemiş çok bahsetmişti fakat bir türlü o zamanı yakalayamamışlardı. Sessizce başını salladı.
"Teğmen, Alpay Bıçakçı" Diyerek, bu defa hemen karşılarında oturan az önce ki esmer adamı isaret etti.
"Astsubay Kıdemli çavuş, Ali Asaf Döner." Diyerek, bu defa kumral, mavi gözlü adamı gösterdi.
"Astsubay çavuş, Nadir Verir." Nadir orta boylu, iri yarı sarışın bir adamdı. Süreyya hafifçe tebessüm etti, ardından Şerif ile göz göze gelerek dişlerini sertçe dudaklarına geçirdi.
Şerif'in yapacağı şakayı anlayan Nadir tam konuşmak için dudaklarını aralamıştı ki, Şerif telaşla söze girdi. "Ve ben deniz Uzman Onbaşı, Şerif Boz."Diyerek, geri vites yaptı.
"Memnun oldum." Diyerek, kafasını salladı Süreyya ve hafifçe tebessüm etti. Lakin asıl beklediği kişinin kim olduğunu hâlâ öğrenememişti. Ortalıklarda da görünmüyordu.
"Aha Komutanım da geldi!" Süreyya'nın gözleri, işittiği cümleler ile istemsiz bir şekilde bahçe kapısını buldu. Dakikalar önce gördüğü adam şu anda karşısındaydı. Yanında orta yaşlarda bir kadın ve adam vardı. Hemen arkalarında ise iki genç kız takip ediyordu. Birinin kucağında ise küçük bir çocuk vardı. Süreyya'nın yüzü ansızın asıldı. Niyesini nasılını o an için düşünmek istemedi. Sadece, oldukça uzun boylu ve heybetli olan kamuflaj içinde tüm gözleri üzerine toplayan adama odaklandı.
"Bu gördüğün adam da, Fırtına Timinin beyni." Diyerek söze giren Şerif, kadının kucağında ki çocuğu kendi kollarına alan adamı işaret etti. "Üsteğmen, Eşref Tunga"
Eşref Tunga, diyerek tekrar etti içinden Süreyya Yakut.
Eşref Tunga.
...
Gözlerimi açar açmaz çalan telefonun gürültüsü, geçmişin sisini tamamen dağıttı ve beni yeniden içinde bulduğum âna çekti. Uzandığım yataktan hızlıca kalkarak salona geçtim ve orta sehpanın üzerinde ki telefonu elime alarak kimin aradığını baktım.
Annem.
Korkuyla, boğazımda oluşan yakıcı düğümü yutkunarak alt ettim. Nilüfer Yakut'tan büyük bir azar yiyeceğimi bile bile açtığım telefonu kulağıma yasladım.