3. Bölüm "Halel"

1766 Kelimeler
Halel: Bozma, bozukluk, eksiklik, zarar. İşiteceğim sözlerin ağırlığını önceden hissedebiliyordum, kaçmanın bir yolu yoktu. Nilüfer Yakut'un sarsılmaz otoritesi karşısında boyun eğmek zorunda olduğum gerçeğiyle, çok uzun zaman önce yüzleşmiştim... "Merhaba, Süreyya." Annemin, kibar cümlelerine eşlik eden ince sesi keskin bir şekilde kulaklarıma ulaştı. "Nasılsın kızım?" "İyiyim, anne." Ağır aynı zamanda zorlu bir yutkunma boğazımı yakıp geçti. Tek temennim bu konuşmayı hasarsız bir şekilde bitirebilmekti. "Sen nasılsın?" "İyiyim." Sıkıntılı ses tonuna eşlik hışırtı sesini takip eden topuk sesleri ayaklandığını işaret ediyordu. "Eve ne zaman gelmeyi düşünüyorsun, Süreyya? Nişanlı olabilirsin, evet, ama bu haftalarca o adamın evinde kalacağın anlamına gelmiyor. Sana böyle bir imtiyaz gösterdiğimizi hatırlamıyorum canım." O adam. Nilüfer Yakut, Eşref'i bir türlü kabullenemiyordu. Sevgili basamağını aşmış, nişanlanmış ve ciddi bir yola adım atmış olsak da annemin fikirleri değişmiyordu. Eşref'in bana uygun olmadığını her fırsatta dile getiriyor, yıllarımı belirsiz bir geleceğe adamak yerine daha aklı başında seçimler yapmamı öğütlüyordu. Annem için Eşref'in asker olması bir gurur değil, büyük bir endişe ve kaygıydı. Ve ben biliyordum ki, Nilüfer Yakut'un hayalinde benim yanımda görmek istediği kişi, Eşref değildi. Çok daha farklı, hayatımıza 'uygun' bir başka kişiydi. "Aylardır görüşemiyoruz, anne." Diyerek, ciğerlerime doldurduğum sıkıntıyı havaya üfledim. "Altı üstü iki hafta... Ama evden daha uzun süre ayrı kaldığım günlerde oldu, hatırlatırım. Beni İngiltere'ye yolladınız ve değil eve, Türkiye'ye tam bir yıl boyunca ayak dahi basmadım." İzin vermediniz. Anneme açtığım konu, bir savunma veyahut bahane gibi gözükebilirdi, fakat değildi. İçli sesimden dökülen sözler, içimde yara olarak kalan olayların hâlâ geçmeyişindendi. Sözlerim, içimde hâlâ tazeliğini koruyan bir yaranın yansımasıydı. "Nankörlük yapma, Süreyya!" Diyerek hafifçe sesini yükseltti. Sesi kızgın değildi, uyarıcıydı. "Senin eğitimini önemsiyoruz, senin için uğraşıyoruz. Mevzuyu buraya getirmek de neyin nesi? Bu başka, o başka, anlıyor musun kızım?" Hüzünle gülümsedim. O yaşta benim bir dil eğitiminden çok, annemin şefkatine, babamın güvenli kollarına ihtiyacım vardı. Farkında değil miydi? Bize hissetirmediği sevginin hiç mi eksikliğini çekmiyordu? Ben çok çekiyordum. "Tamam, anne." Yenilmişlik. Tam da şu an Süreyya Yakut'un hisleri tarif edilecek olsa, bu tek kelime yeterli olurdu. "Peki... Aslan nasıl?" "Hayret!" Hafifçe güldüğünü işittim. "Eşref Tunga'dan başka bir şey düşünmeyi nihayet akıl edebildin." "Anne..." Gözlerimi sıkıca kapatıp açtım. "Lütfen, anne. Aslan nasıl?" "İyi, Süreyya." Kısa bir nefes aldı ve devam etti. "Baban tüm doktorları seferber etti, haftasonu Amerika'ya gidiyoruz." Dudaklarımda alaycı bir gülümseme peydah oldu. Behram Yakut doktorları seferber etmişti ha? Külliyen yalandı. Kendi canından kendi kanından olan oğlunun hastalığının kullanarak beni tehdit etmiş, sevdamın bedelini ödetmiş, kendi çıkarını garanti altına almıştı. Tüm bunların sonucunda Behram Yakut, Aslan'ı tedavi için Amerika'ya götürmeye ikna olmuştu. Aksi taktirde kardeşimi ölüme terk edecekti. Güç de para da Behram Yakut'un elindeydi, biliyordum ki kimsenin ona gücü yetmezdi. Şimdi düşünüyordum da, bir baba nasıl bu kadar kalpsiz olabilirdi? Elimi kolumu bağlamış, hayatımı alaşağı etmişti. Ne anneme ne ağabeyime ne de sevdiğim adama koşacak dermanı dizlerimde bırakmamıştı. Yıllardır Behram Yakut'a kin güden ve her seferinde beni uyarmaktan geri durmayan ağabeyimin kin dolu sesini takip eden sözcükleri düştü aklıma. 'Behram Yakut'a güvenme, Süreyya. O adam çıkarları uğruna seni, beni bile satar.' Babam ve ağabeyimin arasında ne geçmişti bilmiyordum fakat, düzeltmek için çok çabalamıştım. O zamanlar ağabeyime sinirlenmiş, böyle konuşmaması gerektiğini belirtmiştir ve babamın üzüldüğünü söylemiştim. Ne kadar salaktım! Zaman, Subutay Yakut'u haklı çıkarmıştı. Babam bir hiç uğruna hayatımı harcamıştı. "Süreyya! Kime diyorum ben, Süreyya?" İrkildim. Gözümden ardı ardına düşen yaşları çabucak sildim. "Yarın eve döneceğim, anne. Görüşürüz." Telefonu kapatır kapatmaz bir köşeye fırlattım ve yere çöktüm. Dizlerimi karnıma doğru çekip, belimi arkamdaki koltuğa yasladım. Gözlerimden süzülen yaşlar sicim gibi iniyordu. Eşref'in çok sevdiği o gözlerimin akına, içimdeki ihanetin sancısı kan gibi oturmuştu. Her damla, sevdiğim adama ettiğim ihanetin ağırlığını taşıyor, kalbimde sarsıcı derin bir boşluk bırakıyordu. "Özür dilerim..." Diye fısıldadım, kalbimi kıvrandıran büyük sancıyla. "Özür dilerim, sevgilim. Yüzlerce, binlerce kez özür dilerim..." . Genç kız, yüzüne yapışmış yorgunluğu silip atmaya tenezzül dahi etmeden merdivenleri ağır ağır tırmanmaya başladı. Gözleri sızlıyor, nefesi sıkışıyor ama asıl acıyı kalbinde hissediyordu. Hastaneden çıkalı henüz bir saat bile olmamıştı. Aslan'ın bedeni günden güne eriyor, kardeşi gözleri önünde tükeniyordu. Akut Miyeloid Lösemi teşhisi sadece kardeşinin değil, Süreyya'nın da hayatını paramparça etmişti. Elinden hiçbir şey gelmiyordu. Kızaran gözlerinden süzülen bir damla yaş, yanağına inmeden hırsla sildi. Babasının çalışma odasına yöneldi. Behram Yakut orada olmalıydı. Kapıya vardığında hiç çalma gereksiniminde bulunmadan, tek hamlede içeri girdi. "Tamam." Adamın tok sesi, telefondanki konuşmayı bitirirken sert bir keskinlikle odanın duvarlarına çarptı. Gözlerini kızına çevirmeden hemen önce son sözlerini söyledi. "Dikkat çekmeyin." Süreyya, öfkesini içine atarak dişlerini sıkıca birbirine kenetleyerek bekledi. Babasının telefonu kapatmasını sabırla izledi. Dudaklarını aralayıp konuşmaya yeltenmişti ki, Behram Yakut ondan önce davrandı. "Senin o nişanlın olacak adam yüzünden bu kaçıncı zararım, biliyor musun?" Masanın arkasından hızla çıkıp ona doğru ilerledi. Sesi sakin çıksa da içinde tehdit ve öfke taşıyan patlamaya hazır bir ton saklıydı. Süreyya geri çekilmedi, dimdik babasının karşısında durdu. Behram Yakut, başını eğerek, kızının saçlarına dudaklarını bastırdı. "İyi düşün, prensesim." Bu jestin ve sıcak ses tonunun ardına, gölgesi sertleşmiş bir ikaz vardı. "Eminim, bana meydan okumayı istemezsin." Süreyya, babasının saçlarına bıraktığı soğuk öpücüğü gözlerini kapatarak karşıladı. İçinde kaynayan öfke, acı ve kırgınlık boğazını düğümledi. Gözlerini açıp, çenesini kaldırarak bakışlarını babasının acımasız ifadesine dikti. "Eşref sana zarar vermiyor, baba." Dedi, titrek sesini etkisi altına alan öfkeyi açıkça dışarıya püskürttü. Babasının karanlık işlerini öğrendiğinden beri, içinde tükenmek bilmeyen bir kin ve hayal kırıklığı vardı. "Senin çirkin oyunlarının karşısında duruyor sadece. Ve tüm bunları, karşısında kayınpederinin olduğunu bilmeden yapıyor." Süreyya kısa bir an duraksadı. Yüzünde gururlu bir tebessüm oluştu. "Hoş, bilse dahi yine durmaz! Yapma, baba. Senin kirli hesaplarının bedelini biz ödüyoruz, görmüyor musun?" Behram'ın yüzü gerildi. Kaşlarının ortasındaki çizgi derinleşirken, alaycı bir gülümsemeyle Süreyya'ya baktı. "Sen bana akıl mı veriyorsun, Süreyya?" Diyerek, sertçe soludu. Ses tonundaki sakinlik öfkesinden daha korkutucuydu. "Günlerdir uğraştığım sorunlar boyumu aştı! Sen hastane koridorlarında ağlayıp zırlarken, baban-" "Yeter artık baba!" Sesi çatallaşmış, öfkesinden gözü dönmüştü. " Aslan'ın hâlini görmüyor musun? Kardeşim ölüyor! Sen gelmiş hâlâ ticaretinden, zararından bahsediyorsun! Aslan'ı kurtaracak şey senin kirli hesapların, oyunların, hırsın değil! Onu kaybedince eline ne geçecek baba? Yüklü miktarda para, itibar, şan şöhret? Hangisi Aslan'ın yerini tutacak? Sen bizim için savaşmıyorsun ki, paran için savaşıyorsun." Behram Yakut'un yüzü taş kesildi. Yavaş adımlarla Süreyya'nın etrafında dolaşırken, ellerini cebine soktu. Öfkesini gizlemeye çalışıyordu. Lakin sessizliği her şeyi daha da korkutucu hâle getiriyordu. "Dilini dikkatli kullan, Süreyya!" Dedi, en sonunda. Sesi buz gibiydi. "Benim çatımın altında, benim gölgemde bu zamana geldin. Karşında baban var, diline hâkim ol! Senin bu meydan okumaların, baş kaldırışın Behram Yakut'a dokunur mu sanıyorsun?" Süreyya biliyordu. Babasının sarsılmaz bir kibri vardı. Karşısında her kim olursa olsun, bunu göstermekten çekinmiyordu. Hüzünle gülümsedi genç kız. "Yanılıyorsun, baba." Titreyen sesini zorlukla kontrol altına aldı. "Ben bu evde çocuk oldum, ama çocukluğumu yaşamadım. Ben senin gölgene sığındım, ama gölgende büyümedim, boğuldum." Bir anlık sessizlik hâkim oldu odaya. Aralarındaki mesafe giderek açılmaya başladı, bu Süreyya'nın daha çok canınını yaktı. Çenesinde hissettiği yumuşak, şefkatli dokunuşla yutkundu. Babasıyla göz göze geldiğinde titredi. "Süreyya.." Babasının yumuşak dokunuşu usulca kendisini belli etme. "Bana karşı çıkma, babacığım. İnan seni kırmak istemiyorum, kızım." "Kır, baba..." Yanaklarından yaşlar süzülmeye başladı ansızın. Kendini tutmayı bıraktı. "Kır ki, ben de senden daha kolay kopabileyim..." Süreyya, çenesindeki parmakların baskısı çekilir çekilmez derin bir nefes aldı. Birkaç adım geri giderek aralarında ki mesafeyi açtı. Tekrar göz göze geldiler. Sessiz, soğuk bir savaş başladı. "Dinle beni, kızım." Dedi adam, sesi buz kesilmişti ve sıkıntı doluydu. "O asker bozuntusu, benim işlerime burnunu sokmaya devam ediyor. Tüm düzenimi baltalıyor! Sınırdan geçen her silaha el koyuyor, operasyon üzerine operasyon yapıyor. Aklınca işin ardındaki yüzü açığa çıkarıp, kendini kahraman ilan edecek, it! Eşref Tunga denen o zibidi, boyun eğmeyi öğrenecek, Süreyya!" "Baba..." Süreyya, derin bir nefes aldı. "Lütfen sözlerine dikkat et. O, görevini yapıyor. Sen suç işliyorsun, senin yaptıklarını görmezden gelmesini nasıl beklersin?" "Ben bu bataklığa saplanalı çok oldu, Süreyya!" Behram Yakut'un tehlikeli sesi usulca havaya süzüldü, acımasızca Süreyya'nın yüzüne çarptı. "Yıllardır tıkırında işleyen bu düzeni, değil Eşref, babası gelse bozamaz. Bozdurmam! Kimse benim üzerime basarak yükselemez." Bir adım attı, Ve... bir adım daha. "Onun elindeki belgeler bana lazım. Operasyon raporları, sınır birliklerinde ki listeler, devriye saatleri... Ne buluyorsun, hepsi! Bana bu bilgileri sen getireceksin." Süreyya'nın nefesi kesildi, bir adım geri çekildi ve titreyen dudaklarını zorlukla araladı. "Ben.. yapamam. Asla baba!" Diyerek, hırçınlaştı. "Asla yapmam! Ben Eşref'e ihanet edemem ki..." Behram Yakut gözlerini kısarak tekrar çalışma masasına geçti ve çekmeceden İnce bir dosya çıkararak Süreyya'nın önüne fırlattı. Dosyanın içinden Aslan'ın tahlil sonuçları kayıp yere saçıldı. "Bu bir ihanet değil, strateji. Tercihini yap." Dedi ağır bir sesle. "Bana yardım edersen Aslan'ı yurtdışına göndereceğim. En iyi klinik, en deneyimli doktorlar... Her ne gerekiyorsa elimden gelenin fazlasını yapacağım. Ama hayır dersen... Tedavi burada devam edecek, sonuç ne olur bilemem." Süreyya sarsıldı. Bir kez daha yara aldı. Tekrar tekrar kanamaya başladı. Aslan'ın burada kalması demek, sonunu hazırlamak demekti. Doktor bizzat hastalığının oldukça agresif ilerlediğini, ne kadar hızlı hareket ederlerse, o kadar iyi sonuçlar alacağını belirtmişti. "Bu kadar kötü olamazsın, baba." Canına batan hangi acıya yanacağını bilmiyordu. Babasının bu denli merhametsiz oluşuna mı, Aslan'ın canına mı yoksa yazık olan sevdasına mı? Süreyya Yakut bitmişti. Süreyya Yakut bugün tam anlamıyla benliğini yitirmişti. "Beni... Beni, böyle bir şey için zorlayamazsın." "Seni bir şeye zorladığım yok, Süreyya. Sana tercihleri sundum, karar vermekte tamamen özgürsün. Yol gösterdim, gerisi senin vicdanına kalmış, kızım." Hafifçe gülümsedi. "Kabul edersen, emin ol Aslan en iyi hastanelerden tedavi görecek. İlaç, para, doktor... Her şey hazır, hiçbirini dert etme." Süreyya, bağırmak istedi. Nasıl bu kadar vicdansız olabilirsin, o senin de çocuğun demek istedi ama sustu. Behram Yakut'a gücünün yetmeyeceğini çok iyi biliyordu. "Seni hiçbir zaman affetmeyeceğim baba.." Diyerek, hüzünle soluklandı. "Ne bana yaptığını ne de kendi evladının canını bir şantaj malzemesi hâline getirdiğini asla unutmayacağım!" Akan yaşlarına titrek sesi eşlik etti. "Beni hiç düşünmeden cehenneme attın ya baba, unutma o cehenneme bir gün sen de düşeceksin." Behram Yakut, kalçasını pahalı ceviz kabuğu rengindeki ahşap masaya yaslayarak gözlerini kızına sabitledi. Duygusuz, soğuk ve kontrollüydü. Avucunda tuttuğu USB belleği sertçe masaya bırakarak elini üzerinden çekti. "Bilgisayardaki dosyaları almalısın. Sınır birliklerinden gelen raporları, operasyon dosyaları, bilgisayarda ki tüm veriler... Hepsini istiyorum, Süreyya. Bunları bana getireceksin." Süreyya, titreyen dudaklarına sertçe dişlerini geçirerek sessizliğini korudu. "Plan basit, kızım. Yarın Şırnak'a, sevgili nişanlını görmeye gideceksin. Önce evindeki dosyaları kontrol edecek, ardından Karargaha girip tüm bilgileri elde edeceksin USB'yi bilgisayara taktığın anda sistem geçici olarak kilitlenecek, telaş etme. Kayıtlar duracak, hiç kimse bir şey fark etmeyecek. Her şey siber aksaklık gibi görünecek. Tek bir hata tek bir sorun dahi istemiyorum, Süreyya." . Ağlayışlarım giderek şiddetlendi, hıçkırıklarım göğsüme bin hançer sapladı. Konsolun üzerinde ki çerçeveye gözüm takıldı. Eşref'in kollarında, onun güven veren iri bedenine sığınmıştım. Yüzümde ki güzel gülümsemeyle kameraya bakıyordum, o ise bana. Nişanımızda çekilen bir fotoğraf karesiydi... "Özür dilerim." Sözlerim boğazımda bir düğüm meydana getirdi. "Çok özür dilerim, sevgilim..."
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE